Teknolojik Hız ile Devrimci Zamanın Diyalektiği

2

Selçuk Ulu

Kapitalizmi yalnızca bir üretim sistemi ya da piyasa ekonomisi olarak tanımlamak onun tarihsel özgüllüğünü kavramak için yetersiz kalır. Kapitalizmin her şeyden önce zamanı yeniden örgütleyen bir sistem gerçekliği olduğunu da görmeliyiz. Toplumsal yaşamın ritmini sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre biçimlendiren, insan varoluşunu ölçülebilir, parçalanabilir ve satılabilir bir meta haline dönüştüren tarihsel bir gerçeklik… Sanayi Devrimi’nden bu yana fabrika saati köy çanının, dakika mevsimin, üretkenlik yaşamın yerini almış, Edward Palmer Thompson’un deyimiyle “zaman disiplini”(*) modern kapitalizmin temel kültürel aracı olmuştur. Bugün ise dijital teknolojiler ve yapay zekâ bu dönüşümü yeni bir aşamaya taşımış durumda. Zaman artık yalnızca ölçülüp disipline edilmemekte, aynı zamanda mikro saniye düzeyinde optimize edilmekte, algoritmik olarak yönetilmekte ve yaşamın kılcal damarlarına nüfuz eden bir veri akışına dönüşmektedir.

Ancak kapitalizmin zaman rejimi ile devrimci hareketin zaman anlayışı arasında derin ve aşılmaz bir çelişki var. Sermaye için zaman hızın, dolaşımın ve azami kârın zamanıdır. Devrimci strateji içinse zaman bilincin olgunlaşması, örgütlü deneyimin birikmesi ve tarihsel sıçramanın (devrimin) hazırlanmasıdır. Bu çelişki 21. yüzyılda yeni bir yoğunluk kazandı. Yapay zekâ ve dijital ağlar sermayenin denetim kapasitesini eşi görülmemiş ölçüde artırırken aynı teknolojiler kolektif planlama ve sınıf eğitimi için de bizlere benzeri görülmemiş olanaklar sunmaktadır. Dolayısıyla teknolojinin sermayenin hız silahı olmaktan çıkarılıp sınıfın kolektif zaman aracına dönüştürülmesinin teorik ve pratik koşulları üzerine daha fazla kafa yormaya ihtiyacımız var.

Hızın Sınıfsal Dağılımı ve Eşitsizliğin Zamansal Boyutu

Kapitalist toplumda nasıl ki gelir ve servet eşitsiz dağılıyorsa hız da aynı ölçüde eşitsiz bir biçimde dağılır. Sermaye, bilgi ve iletişim teknolojilerine erişimdeki avantajını kullanarak üretim ve karar alma süreçlerini hızlandırırken, işçi sınıfı ve emekçiler bu hızın nesnesi haline gelir. Bu asimetri kapitalizmin yapısal bir özelliğidir aynı zamanda. Hız sermaye için bir özgürleşme aracı (daha hızlı dolaşım, daha esnek yatırım, daha hızlı karar) iken, emek için bir tahakküm biçimidir. Post-Fordist üretim tarzında “tam zamanında” üretim, esnek istihdam, kısa sözleşmeler ve algoritmik yönetim, emek sürecine nüfuz eden başlıca hızlandırma mekanizmalarıdır. Sermaye küresel ağlar içinde hareketlenirken emek, tam da bu hızın kurbanı olarak güvencesizleşmekte, mekânsal olarak yerelleşmekte ve zamansal olarak parçalanmaktadır.

Burada belirleyici olan, hızın sınıfsal dengesizliğidir. Sermaye için hız, devir süresini kısaltan ve kâr oranını koruyan bir araçtır. Emek için ise hız yoğunlaşan sömürü, uzayan çalışma saatleri, daralan dinlenme zamanı ve artan meslek hastalıkları anlamına gelir. Dijital platformlarda çalışan kuryelerin rotaları saniye saniye optimize edilirken çağrı merkezi çalışanlarının nefes alma aralıkları bile performans ölçümüne konu olmaktadır. Amazon benzeri tekellerin depolarında çalışan işçilerin her hareketi sensörlerle izlenmekte, yapay zekâ sistemleri işçinin bir raftan diğerine geçiş süresini hesaplayarak “verimlilik” adı altında insan bedenini makinenin ritmine uydurmaktadır. Bunu Marx’ın “makinelerin işçiyi eklentisine dönüştürmesi” tespitinin dijital dönemdeki çarpıcı tezahürü olarak adlandırmak yanlış olmaz.

Hızın sınıfsal dağılımındaki bu asimetri, devrimci pratiğin de çelişkisini oluşturur. Sermaye zamanı sıkıştırırken emek zamanı genişletilmiş bir sömürüye tabi tutulur. 21. yüzyıl sosyalizmi için bu, yalnızca daha kısa çalışma saatleri talebinden ibaret görülemez. Bu durum aynı zamanda zaman üzerindeki sınıfsal denetimin yeniden örgütlenmesini gerektirir. Sosyalist bir toplumda hız, sermayenin rekabet baskısının tersine toplumsal ihtiyaçların demokratik olarak belirlenmesiyle yönetilmek durumundadır. Bu, üretim hızının, dolaşımın ve iletişimin kolektif karar mekanizmalarına tabi kılınması anlamına gelir. Bugünün dijital altyapısı bu tür bir demokratik zaman yönetimi için teknik olanaklar sunmaktadır. Ancak bu olanaklar sermayenin özel mülkiyetinden ve hiyerarşik kontrolünden kurtarılmadıkça yalnızca mevcut eşitsizliği derinleştiren bir işlevsellikle malul kalacaktır.

Devrimci Örgütlenmede Zaman Yönetimi

Kapitalizmin dayattığı anlık ve tepkisel zaman rejimine karşılık, devrimci örgütlenme kolektif iradeye dayalı, uzun erimli ve stratejik bir zaman anlayışını zorunlu kılar. Bu, sermayenin bireyselleşme ve anlık tatmin mantığına doğrudan bir meydan okumadır. Devrimci zaman ne doğrusal ilerleyen bir çizgidir ne de pasif bir bekleyiştir. Marx’ın diyalektiğinde tarih, nicel birikimlerin belirli eşiklerde nitel sıçramalara dönüşmesiyle ilerler. Devrim hızdan ziyade olgunlaşmanın ürünüdür. Ama bu olgunlaşma, kendiliğinden gerçekleşen doğal bir süreçten farklı olarak örgütlü bilincin aktif müdahalesini gerektiren etkin bir politik pratiktir.

Lenin’in siyasal teorisinin merkezinde zaman ve tarihsel an’ı kavrama problemi de yer alır. Ona göre devrim ne salt nesnel koşulların kendiliğinden ürünüdür ne de yalnızca öznel iradenin eseridir. Devrim, uzun süren birikim ile patlama anının diyalektik kesişiminde ortaya çıkar. Lenin’in Bolşevik Parti anlayışı, bu tarihsel diyalektiğin bilinçli bir örgütlenmesidir. Parti, sıradan günlerde sınıfın eylemli deneyimini biriktiren, kadrolarını yetiştiren ve stratejisini olgunlaştıran bir kurumdur. Amacı “sıradan” görünen günlerde biriken bu gücü, tarihin kapısını araladığı o ender ve kısa “devrimci durum” anlarında, iktidarı ele geçirecek bir kaldıraca dönüştürebilmektir.

Bu noktada asıl mesele, “hız çağının” zihni ve algıyı parçalayan etkisine karşı örgüt içinde ortak bir zaman disiplini oluşturabilmektir. Önceliklerin sıralamasını sürekli değiştiren, güncel akıntıya kapılan, her yeni olayı acil müdahale gerektiren bir kriz gibi gören yaklaşım, bütünün stratejik hareketini felç eder. Oysa devrimci örgüt, zamanı yönetmeyi bir siyasal beceri olarak geliştirmeli; uzun vadeli hedeflerden kopmadan günlük taktikleri konumlandırmalı; toplantı, eğitim, eylem ve değerlendirme döngülerini dinamik kılarak kolektif bir zaman ritmi oluşturmalıdır. Kişisel düzeyde ise dikkati dağıtan uyarıcılara karşı bilinçli bir mesafe, okuma ve tartışma için ayrılmış düzenli zaman dilimleri, örgütsel kararları takip eden bir öz-disiplin bu parçalanmışlığın panzehiridir. Önemli olan, zamanı kapitalizmin akışına bırakmak değil onu sınıfın kolektif amacına hizmet edecek şekilde inşa edebilmektir.

Dijital çağın en büyük yanılsaması, hızlı iletişimin güçlü örgütlenme anlamına geldiği inancıdır. Oysa sosyal medya platformları dikkat ekonomisinin mantığıyla çalışır: Daha çok etkileşim daha kısa içerik daha hızlı tüketim. Bu mantık siyasal mücadeleyi kesintisiz bir “gündem akışı”na indirgeme eğilimine yol açar. Devrimci örgütlenme algoritmaların belirlediği görünürlük sıralamasına teslim olamaz. Onun asli görevi sermayenin zaman ritmini takip etmek olmadığı gibi kendi mücadele ritmini yaratma zorunluluğudur. Bu, dijital araçların reddi anlamına gelmez. Tam tersine, bu araçlar doğru kullanıldığında öncünün etki alanını/güç kapasitesini artıran bir işlevsellik kazanır. Ancak stratejik öncelikler algoritmik trendlerle değil sınıf mücadelesinin uzun erimli hedefleriyle belirlenmek durumundadır.

Bellek ile Anlık Akış Arasında Tarihsel Bilincin Savunusu

Dijitalleşme içerisinde kapitalizmin belirleyici ideolojik başarılarından birisi zamanı anlık akışa indirgeyerek tarihsel belleği tasfiye etmesidir. Algoritmalar sürekli yenilenen içerik akışıyla bilincin derinlikli kavrayışını engellerken sınıf mücadelesinin birikimli deneyimini de parçalamaktadır. Burada unut(tur)ma, sansürden farklı olarak “aşırı görünürlük” yoluyla üretilir. Her şey aynı anda görünür olduğu için hiçbir şey kalıcı hale gelemez. Bir direniş haberi birkaç gün içinde tamamen görünmez olabilirken büyük bir işçi eylemi “ünlü” bir kişinin tek bir paylaşımının gerisine düşmekten kurtulamıyor. Dikkat ekonomisi, uyku dahil yaşamın her anını metalaştırmaya çalışan, sürekli uyarıcı değişimiyle tarihsel derinliği ortadan kaldıran bir mekanizmadır. Bu mekanizma, insanın zihinsel kapasitesini kesintisiz bir tüketime açarak uzun süreli odaklanmayı ve derinlemesine düşünmeyi imkânsız kılar. Oysa sınıf bilinci tam da bu derinlikte, tarihsel süreçlerin kavranmasında ve bunların bugünle ilişkilendirilmesinde yeşerir.

Sınıf belleği, nesiller boyu süren mücadele deneyimlerinin birikimini içerir. Her grev her direniş her yenilgi ve her devrim sonraki kuşaklara aktarıldığında siyasal bir üretici güce dönüşme potansiyeline sahiptir. Kapitalizm ise bu birikimi sürekli olarak kesintiye uğratmanın peşindedir. Egemen sınıflar her kuşağın mücadele deneyimini unutturmak ister çünkü her yeni kuşak mücadeleye sıfırdan başlarsa sermaye açısından büyük bir avantaj oluşur. Bu nedenle devrimci öznenin temel işlevlerinden birisi sınıfın tarihsel hafızasını korumak ve geleceğe taşımaktır. Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde işaret ettikleri gibi “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da emri altında bulundurur, öyle ki, bu sayede, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri de genel olarak egemen sınıfa bağımlıdır.”(**) Bu, yalnızca bugünün fikirleriyle sınırlı olmayıp geçmişin nasıl hatırlanacağını da kapsar. Dijital çağda bu mücadele dijital arşivlerin, sözlü tarih projelerinin, grev veritabanlarının ve çevrimiçi eğitim platformlarının inşasıyla yürütülmek durumundadır. Wikipedia benzeri ancak kolektif denetim altındaki işçi sınıfı ansiklopedileri, sendikaların dijital hafıza merkezleri ve enternasyonal dayanışma ağları bu belleği canlı tutmanın araçları olabilir.

Dijital platformlar aracılığıyla sistem belleği daha derin bir çelişkiye sokar. Bu platformlar bir yandan geçmiş davranışlarımızı büyük veri olarak depolarken, diğer yandan tarihsel bilincin zayıflamasına neden olan bir etkendir. Hatırlanan şey tarihsellikten ziyade tüketim alışkanlığıdır. Sınıf mücadelesinden öte kullanıcı tercihleri, kolektif deneyim yerine bireysel davranış kalıplarıdır. Bu nedenle 21. yüzyılda sınıf mücadelesi yalnızca fabrikalarda, işyerlerinde ya da sokaklarda değil aynı zamanda hafızanın korunması ve yeniden üretilmesi alanında da yürütülmek durumundadır. Belleği örgütlemek aynı zamanda sınıfın tarihsel sürekliliğini örgütlemektir. Devrimci sosyalist hareket kendi dijital ekosistemini yaratmalı, algoritmaların akışına karşı erişilebilir, güvenilir ve kolektif olarak geliştirilen bellek organizmaları inşa etmelidir. Bu yalnızca geçmişi korumak anlamına gelmez, bugünün mücadelelerini tarihsel bir bağlama oturtarak anlamlandırmak ve gelecek için dersler çıkarmak anlamına gelir. Hatırlamak bu bağlamda pasif bir arşivciliğin ötesine geçen aktif bir siyasal eyleme dönüşür.

Zamanın Metalaşması ve Teknolojik Belirlenimcilik

Zamanın metalaştırılması kapitalist üretim modelinin kendi açısından en büyük tarihsel başarılarından biridir. Marx’ın Kapital’de açımladığı üzere patron işçinin emeğini değil emek-gücünü belirli bir zaman dilimi için satın alır. Ücret, yapılan işten ziyade belirli bir süre boyunca çalışma kapasitesinin bedelidir. Dolayısıyla kapitalizmin gerçek hammaddesi demir, enerji ya da verinin yanında asıl olarak insan ömrüdür. Bu nedenle bir metanın değerini belirleyen şey, onu üretmek için harcanan toplumsal olarak gerekli emek-zamanıdır. Teknolojik yeniliklerin ekonomik anlamı da aynı metayı daha kısa sürede üretmek anlamında burada saklıdır. Ancak burada önemli bir paradoks ortaya çıkar. Teknoloji geliştikçe üretim için gerekli emek zamanı azaldığından mantıksal olarak insanların daha az çalışması gerekir. Gerçekte ise bunun tam tersi hüküm sürüyor. Çünkü teknoloji kapitalizm altında insanların boş zamanını artırmak yerine rekabeti hızlandırmak için kullanılmaktadır. Dolayısıyla her teknik ilerleme yeni bir boş zaman yerine yeni bir “performans” standardı yaratır.

Marx’ın Grundrisse’de öngördüğü “general intellect” (toplumsal bilgi birikiminin maddileşmiş biçimi) bugün yapay zekâ algoritmalarında cisimleşmiştir. Hiçbir büyük dil modeli tek bir mühendisin ürünü değildir. Onlar on yıllar boyunca üretilmiş bilimsel bilgi, milyarlarca metin, kolektif kültür ve ortak insanlık deneyimi üzerine kuruludur. Fakat bu ortak zekâ birkaç teknoloji tekelinin özel mülkiyetine dönüşmüştür. Dolayısıyla kapitalizmde zaman yalnızca ölçülen bir nicelik olarak görülemez; o doğrudan toplumun belirleyici egemenlik biçimlerinden biri olarak çıkar karşımıza. Yapay zekâ ile birlikte bu egemenlik, saniyenin altına inen ölçümlerle daha da boyutlanarak çığrından çıkmıştır. Fare hareketleri, klavye kullanımı, ekran süresi, göz hareketleri her şey veriye dönüşerek sermayenin denetimine alan açan bir boyuta ulaşmış durumda.

Teknolojik belirlenimcilik (toplumsal değişimin temel nedenini teknoloji olarak gören yaklaşım) bu noktada ideolojik bir işlev görür. Teknolojinin yönünü belirleyen şey üretim ilişkileridir. O kendi başına ne özgürleştiricidir ne de baskıcıdır; hangi sınıfın iktidarı altında geliştirildiğine bağlı olarak farklı toplumsal sonuçlar üretir. Dolayısıyla 21. yüzyıl sosyalizminin temel hedeflerinden biri üretim araçlarının yanı sıra zamanın da toplumsallaştırılması olmalıdır. Bu, üretkenlik artışının meyvesini daha yüksek kârlar yerine daha kısa çalışma haftaları daha fazla sosyal-kültürel etkinlik, demokratik katılım için genişleyen boş zaman ve insanın çok yönlü gelişimi olarak örgütlemek anlamına gelecektir. Bugün, otomasyonun yaygınlaşmasıyla birlikte 15 saatlik çalışma haftası, insanca yaşamaya yetecek ücret gibi temel talepleri daha fazla gündemleştirmeliyiz. Bu, sermayenin kâr hadlerini koruma mantığının sırlarını parçalayacak düzlemde ve toplumsal zenginliğin demokratik dağılımı temelinde düşünülmelidir.

Mekânsal/Zamansal Parçalanmaya Karşı Dayanışma

Dijital ağlar emeği coğrafi olarak parçalarken aynı zamanda zamansal olarak da atomize ediyor. Platform kapitalizmi işçileri fiziksel olarak birbirinden uzaklaştırırken zaman kullanımlarını da parçalara bölüyor. Bu parçalanma, mekânsal ve zamansal olarak benzeri görülmemiş bir esneklik kazanmıştır: Aynı işçi aynı anda birden fazla platformda çalışır aynı anda farklı zaman dilimlerine bölünür. Uber sürücüleri, kuryeler, serbest çalışanlar ve uzaktan çalışanların hepsi, sermayenin esneklik talebine uyum sağlamak zorunda kalırken sendikal örgütlenmenin geleneksel mekânsal temelleri de aşınıyor.

Devrimci pratik bu parçalanmaya karşı birliği-dayanışmayı örgütlemek zorundadır. Birlik yalnızca mekânsal bir araya gelmeyi değil aynı zamanda ortak bir zamansal bilinci, mücadelenin ritmini ve kolektif karar alma süreçlerini içermek durumundadır. Burada dijital ağlar ikili bir karakter taşır: sermaye için bir parçalanma aracı olduğu kadar işçi sınıfı için yeni örgütlenme olanakları da sunar. Ancak bu olanaklar sermayenin zaman rejimine teslim olmadan kendi zamanımızı inşa etme kapasitesine bağlıdır. Sendikaların, kooperatiflerin ve mahalle örgütlenmelerinin dijital araçlarla desteklenmesi, parçalanmış emek gücünü yeniden birleştirmenin yollarından biridir.

21. yüzyıl sosyalizmi, ulusötesi emek ağlarını örgütlemek için dijital araçlardan yararlanmalıdır. Küresel tedarik zincirleri, farklı ülkelerdeki işçileri birbirine bağlarken aynı zamanda onların dayanışmasını da zorunlu kılıyor. Dijital platformlar, bu dayanışmanın iletişim ve koordinasyon altyapısını sağlayabilir ancak bu, fiziksel toplantıların, ortak eylemlerin ve yüz yüze dayanışmanın yerine geç(e)mez tamamlayıcısı olur. Asıl mesele, teknolojinin aracılık ettiği bu birliğin dayanışmayı güçlendirip güçlendirmediğidir. Eğer dijital ağlar işçilerin birbirlerini tanımasını, güven inşa etmesini ve kolektif karar almasını sağlıyorsa o zaman parçalanmaya karşı birliğin aracı haline gelecektir. Bunun için sendikaların ve kitle örgütlerinin dijital stratejileri yalnızca propaganda ve iletişimle sınırlı kalmamalı aynı zamanda üye katılımı, eğitim ve ortak eylem planlamasını da kapsamalıdır.

Kriz Zamanı ile Devrim Zamanı Arasındaki Kayma

Kapitalizmin yapısal krizleri zaman algısında radikal kırılmalar yaratır. Kriz anlarında mevcut zaman rejiminin sürdürülemezliği açığa çıkar ve yeni zaman olanakları belirir. Ancak burjuva ideolojisi kriz zamanını olağanüstü hal ve acil önlemler zamanına indirgeyerek devrimci zamanın imkânını ortadan kaldırmaya çalışır. Devrim zamanı krizin yarattığı boşlukta ortaya çıkar fakat krizden devrime geçiş otomatik bir süreç değildir. Kapitalizm krizlerle doludur ama her kriz devrim doğurmaz çünkü kriz yalnızca mevcut düzenin çatlaklarını görünür hale getirir. Bu çatlaklardan hangi siyasal gücün çıkacağı ise örgütlenmeye bağlıdır. 1873, 1929, 1973, 2008 her büyük kriz kapitalizmin kendi kendini yeniden ürettiği birer uğrak olmuştur. Bunların hiçbiri kendiliğinden sosyalist devrime dönüşmemiştir. Tarih, krizlerin faşizmi, savaşı veya otoriter rejimleri de besleyebildiğini göstermektedir.

Bu nedenle devrimci komünist örgüt kriz anlarını bekleyen değil ona hazırlanan bir özne olarak konumlanmalıdır. Lenin’in 1917 deneyimi bu açıdan belirleyicidir. Bolşevikler yıllarca süren örgütlenme, eylem, propaganda ve kadro yetiştirme sayesinde birkaç ay içinde iktidar sorununa müdahale edebilecek bir kapasiteye ulaşmışlardı. Eğer yalnızca uzun vadeli birikim olsaydı ama ani tarihsel fırsatı değerlendirecek siyasal esneklik bulunmasaydı Ekim Devrimi mümkün olmazdı. Tersine, yalnızca anlık fırsatlara odaklanan bir hareket de tarihsel momentleri değerlendiremez. Devrimci zamanın diyalektiği tam burada ortaya çıkar. Uzun süreli hazırlık ile ani müdahale, stratejik sabır ile taktik hız, tarihsel süreklilik ile kopuş anı arasındaki gerilimi doğru biçimde örgütleyebilmek…

21. yüzyıl sosyalizmi, bu diyalektiği dijital dönemin koşullarında yeniden düşünmek zorundadır.

Leninin Elektrifikasyon Vizyonundan Günümüze Vizyon Zamanı

Lenin, 1920’de “Komünizm = Sovyet iktidarı + tüm ülkenin elektrifikasyonu” formülüyle, teknoloji ile devrim arasında kurulacak ilişkinin vizyoner bir tanımını yapmıştı. Elektrifikasyon, bir teknik proje olmaktan çok yeni bir toplumsal zamanın (planlı ve kolektif kalkınmanın zamanının) inşasıydı. Bu vizyon, teknolojinin sermayenin hız silahı olmaktan çıkarılıp sınıfın kolektif kurtuluş aracı olabileceğini gösteriyordu. Lenin bu projeyle yalnızca ekonomik kalkınmayı değil aynı zamanda köylülüğü ve işçi sınıfını modern bir kültürel düzeye taşımayı, zaman algısını dönüştürmeyi ve sosyalist toplumun maddi temelini inşa etmeyi hedefliyordu. Bugün bu vizyonun izdüşümü yapay zekâ ve dijital ağlar üzerinden düşünülmelidir.

“Vizyon zamanı”, teknolojinin mevcut kullanımının ötesine geçerek onun potansiyelini sınıfın kolektif çıkarı doğrultusunda yeniden tasarlama kapasitesidir. Bu, yalnızca mevcut dijital araçları ele geçirmek değil onları toplumsal ihtiyaçları karşılayacak, ekolojik dengeyi gözetecek, emeği insanileştirecek ve demokratik katılımı mümkün kılacak yeni bir teknolojik paradigmaya dönüştürmektir. Vizyon zamanı kısa vadeli kâr mantığına saplanmayan, gelecek nesillerin zamanını da hesaba katan bir ufku ifade eder. Bugün yapay zekâyı sağlık hizmetlerini demokratikleştirmek, eğitimi yaygınlaştırmak, ekolojik planlamayı mümkün kılmak ve emek süresini alabildiğince kısaltmak için kullanmak pekâlâ mümkün. Örneğin enerji şebekelerinin yapay zekâ ile optimize edilmesi, tarımsal üretimin iklim koşullarına göre planlanması, ulaşım ağlarının toplumsal ihtiyaçlara göre düzenlenmesi… bütün bunlar sosyalist planlamanın dijital çağdaki olanaklarıdır. Ancak bu, üretim araçlarının toplumsallaştırılması kadar bilgi ve zaman araçlarının da toplumsallaştırılmasını gerektirir. Algoritmaların mülkiyeti, veri merkezlerinin kontrolü ve yapay zekâ eğitimi için kullanılan veri kümelerinin sahipliği 21. yüzyıl sınıf mücadelesinin stratejik hedeflerinden biri olmalıdır.

Kuşaklararası Köprü

Dijital teknolojilerle büyüyen genç kuşaklar anlık erişim, hızlı geri bildirim ve sürekli yenilenme beklentisi içindedir. Bu teknolojik yatkınlık, bir yandan genç işçilerin dijital araçlara hakimiyetini ve yeni örgütlenme biçimlerine açıklığını getirirken diğer yandan devrimci pratiğin gerektirdiği sabırla doğrudan gerilim halindedir. Burada sabır pasif bir bekleyişten farklı olarak aktif bir olgunlaşma sürecidir. Örgütü örgütleme, bilinç geliştirme, kadro yetiştirme, deneyim biriktirme, sınıf bağları ve örgütlenmesini oluşturma faaliyetlerinin aktif biçimidir. Ancak bu sabır, gençliğin dinamizmiyle çatışıyor gibi görünse de aslında onu tamamlayan bir unsurdur.

Gençliğin teknolojiye yatkınlığı ile örgütlü sabır ihtiyacı arasındaki gerilim ancak diyalektik bir ilişki içinde aşılabilir. Gençliğin dinamizmi devrimci harekete canlılık ve aciliyet kazandırırken, örgütlü sabır bu enerjiyi stratejik bir yöne kanalize eder. Teknolojinin sunduğu hız devrimci pratiğin uzun erimli karakteriyle çelişmek zorunda değildir. Aksine hızlı iletişim ve örgütlenme araçlarını uzun vadeli stratejik birikimi hızlandırmak için kullanmak mümkün. Örneğin günümüzde iklim ve teknoloji odaklı sosyal hareketler, gençlerin dijital becerilerini ve aciliyet duygusunu somut siyasal hedeflere dönüştürmede ilginç örnekler sunmaktadır. Bu hareketler hem teknolojiyi etkili kullanmakta hem de kalıcı örgütsel yapılar kurma ihtiyacını deneyimlemekteler. 

Önemli olan anlık öfkeyi kalıcı örgütlenmeye, tekil direnişleri sınıf hafızasına, viral kampanyaları tarihsel sürekliliğe dönüştürebilmektir. Öncü genç işçiler yeni teknolojik araçları benimserken eski kuşakların mücadele deneyimlerinden öğrenmeye ve bu deneyimleri güncellemeye açık olmalıdır. Aynı şekilde eski kuşaklar gençliğin teknolojik kapasitesini küçümsememeli, onların dijital doğasını sınıf mücadelesinin hizmetine sokmanın yollarını aramalıdır. Bu kuşaklar arası diyalektik, 21. yüzyıl sosyalizminin dinamik alanlarından biridir. Eğitim çalışmaları, mentorluk programları, ortak eylem planlamaları ve dijital okuryazarlık atölyeleri bu köprüyü inşa etmenin somut araçları olarak işlev görecektir.

Teknolojik hız ile devrimci zaman arasındaki diyalektik 21. yüzyıl sosyalizminin merkezi sorunsallarından biri olmak durumundadır. Kapitalizm, teknolojiyi sınıf tahakkümünü derinleştiren bir hız silahı olarak kullanırken devrimci pratik bu silahı kolektif zamanın aracına dönüştürme olanağına sahiptir. 21. yüzyıl sosyalizmi teknolojiyi sınıfın kolektif iradesine tabi kılan bir ileri sıçrama olmak zorundadır. Kapitalizmin hız rejimi, sonsuz bir akış yanılsaması yaratırken, devrimci zaman diyalektik sıçramaların, birikimli dönüşümlerin ve kolektif özgürleşmenin zamanıdır. Çünkü kendi zamanını kuramayan bir hareket, geleceği de kuramaz. Bugün, insanlığın ortak bilgi birikimi hiç olmadığı kadar büyümüş, üretkenlik tarihte görülmemiş ölçüde artmışken, bu zenginliğin kimin zamanını özgürleştireceği sorusu, 21. yüzyılın temel politik mücadelesi haline gelmiştir. Sosyalizmin görevi, teknolojinin vaadini sermayenin elinden almak ve onu özgürlük zamanının inşasına yönlendirmektir. Zamanın artık para olmadığı, insanların kendi yaşam ritimlerini kolektif olarak belirlediği, teknolojinin insani gelişmenin hizmetine girdiği bir toplum.

Bu ufkun gerçekleşmesi, yalnızca teknik düzenlemelerle değil köklü bir siyasal ve kültürel dönüşümle mümkündür. Bunun için öncelikle, dijital altyapının ve verinin toplumsallaştırılması, algoritmik karar süreçlerinin şeffaf ve denetlenebilir kılınması gerekir. İkinci olarak çalışma süresinin radikal biçimde kısaltılması ve üretkenlik artışının toplumsal ihtiyaçlar için seferber edilmesi, tekelci sermaye birikiminin mantığını kıracak en somut adımlardan biridir. Üçüncü olarak teknolojik gelişmenin yönü, halkın katılımına açık demokratik platformlarda belirlenmeli; bilim insanları, işçiler, çevre aktivistleri ve tüketiciler bu sürecin öznesi haline getirilmelidir. Dördüncü olarak, bu dönüşüm ulusal sınırları aşan bir karaktere sahiptir, çünkü dijital tekeller ve küresel tedarik zincirleri ulusötesi güçlerdir. Bu nedenle 21. yüzyıl sosyalizmi, uluslararası işçi dayanışmasını dijital ağlar üzerinden yeniden inşa etmeli, ortak veri havuzları, açık kaynak kodlu yazılımlar ve küresel eğitim ağlarıyla sermayenin tekeline karşı bir “dijital enternasyonal” geliştirmelidir.

Ancak tüm bunların ötesinde belki de en zorlu olanı, insanın zamanla kurduğu ilişkiyi dönüştürmektir. Kapitalizm bize zamanı sürekli yetişilmesi gereken bir baskı olarak öğretti. Oysa özgürlük zamanı, zamanın bir kaynak olarak değil bir yaşam alanı olarak deneyimlendiği andır. Bu ufuk, bugünün krizlerinden çıkışın da tek gerçekçi yoludur. Çünkü mevcut hız rejimi, hem ekolojik hem toplumsal hem de psişik olarak sürdürülemez hale gelmiştir. İşte 21. yüzyıl sosyalizmi, bu sürdürülemezliği aşmanın adıdır.

(*) Thompson, E. P. (2023). Zaman, iş-disiplini ve sanayi kapitalizmi. U. Kocabaşoğlu (Çev.), Avam ve görenek: İngiltere’de geleneksel popüler kültür üzerine araştırmalar içinde (s. 437-494). İletişim Yayınları.

(**) Marx, K. ve Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi [Feuerbach] (S. Belli, Çev.). Ankara: Sol Yayınları, s. 70.