Özel Mülkiyet Ekseninde Hukuk ve Sosyalizm -IV

2

Kazım Bayraktar

NEP sonrası hukuk ve sosyalizm

NEP dönemi özünde kapitalizm ile sosyalizm, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki savaşın sosyalist devletin kontrolü altında farklı araçlarla devamıydı. Sosyalist işçi devleti hem özel (medeni) hukuka izin veriyor hem de idare ve kamu hukuku yasalarıyla bu tarım ağırlıklı kapitalist işletmeleri belli bir sınırda ve denetim altında tutma mücadelesi veriyordu. Öte yandan NEP’in izin verdiği kapitalist işletmeler üretici güçleri -açlığa son vermek amacıyla daha çok tarımda- geliştirirken başta azami kâr ve sermaye birikimi olmak üzere kapitalizmin iktisadi hareket yasalarının hükmü altında sosyalizmin koyduğu hukuk yasalarını yaygın biçimde ihlal ediyor, iktisadi güçlerini siyasi güce dönüştürecek kanallar arıyorlardı. 

Dönemin sosyalizm açısından en kritik yanı, önceki toplumdan gelen ve varlığını hâlâ sürdüren burjuva kültür ve hukukunun, Ekim 1917’den beri 8 yıldır sürekli büyüme ve yayılma eğilimi gösteren NEP kapitalizmi üzerinden de kendini yeniden üretiyor olmasıydı. Marksizmin tarihsel-materyalist felsefesinin açıkladığı gibi: “İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, bilinçlerini belirleyen şey toplumsal varlıkları” olduğuna göre sosyalist iktidar altında Troçki’nin meşhur “dünya devrimi”ni ya da Avrupa devrimlerini beklerken kapitalist üretim ilişkilerinin ister sanayide ister tarımda olsun sürgit devam etmesi halinde ideolojik-kültürel üstyapının sosyalist kalacağını sanmak Marksizm’in inkarından başka bir şey değildi. Toplumsal bilinci belirleyen şey nihayetinde maddi üretim ilişkileri olduğuna göre sosyalizmin ideolojik hegemonyasının sağlanması, sosyalist-komünist bilincinin kitleselleşmesi için öncelikle sosyalist üretim ilişkilerinin ülke çapında tam olarak egemen kılınması zorunluydu, daha fazla beklenemezdi ve bu zorunluluğun öncelikle devrime öncülük eden parti içinde bilince çıkarılması gerekiyordu. Tek ülkede sosyalizmin inşasının mümkün olup olamayacağı konusunda tartışmalar SBKP içinde yeniden alevlendi. 

Bu noktada Sovyet devriminin ilk yıllarında kendini gösteren ve gelecekteki iktidar kavgalarında belirleyici etkisi olan bir olguyu dikkate almakta yarar var. Her devrimin yükselme döneminde mevcut iktidara karşı toplumsal hoşnutsuzluk ve öfke birikimleri harekete geçer ve devrime öncülük eden örgüt(ler)e ve genel olarak toplumsal mücadeleye akın akın katılımlar olur. Sosyalist devrimlerde de böyledir. Düşmanı devirmek için en geniş cephenin oluşturulmasının elzem olduğu koşullarda devrime öncülük eden partiye katılımların kriterleri esnetilir. Eski devlet aygıtı yıkılıp yenisi kurulurken sosyalizmden etkilenen ama sosyalist-komünist bilinci henüz kazanamamış bu geniş cephenin bazı temsilcileri de devlet organlarında ve partide önemli görevlere getirilirler. Devrimin içte ve dışta en zor günleri gelip çattığında, işçi sınıfı sosyalizmi inşa etmeye yöneldiğinde, yükselme döneminin koşullarında mücadeleye katılanların azımsanmayacak bir kesimi devrimi hedefinden saptırmaya, devrimin iç ve dış düşmanlarıyla işbirliğinin yollarını aramaya, bu amaçlarına ulaşmak için iktidarı ele geçirmeye yönelirler. Kişisel zaaflar, hırslar, çıkarlar devrim günlerindeki ideallerin önüne geçmeye, devlet içinde çıkar grupları, parti içinde gizli veya açık hizipler oluşmaya başlar. Lenin’in dediği gibi: Küçük burjuvazi, sınıf mücadelesinden korkar; onu mantıksal sonucuna, gerçek hedefine dek götüremez. 

Sovyet pratiğinde Lenin’e de muhalefet eden Troçki ve taraftarları başta olmak üzere, Zinovyev-Kamenev ile Buharin blokları, Bolşeviklerin safına geçmiş eski menşevikler bu kesimi oluşturuyorlardı. Bunların ortak “kaderleri”nden biri de Lenin ve Stalin dönemleri boyunca muhalif düşüncelerini özgürce dile getirip tartışabildikleri proleter-demokratik ortamda –ki bu durum devrik burjuvaziye diktatörlük uygulayan sosyalist hukukun işçi sınıfına ve müttefiklerine dönük demokratik rejimin gereğidir– gündem olan önemli karar ve önerilerinin oylanmasında olsun, Parti kongrelerinde yapılan seçimlerde olsun hukuksal haklarını sonuna kadar kullanmaları ancak siyaseten sürekli azınlıkta kalıp kaybetmeleriydi.  Örneğin 1925 yılı 14. Kongresi’nde tek ülkede sosyalizm ve sosyalist sanayileşme atılımına -muhalefete karşı yine oy çokluğuyla- karar verildikten sonra Parti içi gerilimlerin arttığı sürecin 1927 yılı yazında tüm Parti üyelerinin katıldığı referandumda Troçki ve muhalefetin aldığı 4 bin oya karşılık Stalin yönetimi 740 bin oyla desteklenmişti. [Michael Sayers-Albert E. Kahn, Sovyetlere Karşı Büyük Komplo, sf. 197] Demokratik-hukuksal yoldan yenilgiyle uğrayan, kimi zaman birbirlerine karşı sert tartışmalara giren bu muhalifler sonunda Troçki’nin şu sözlerini rehber edinerek hep birlikte sosyalist rejime, hukukuna ve Anayasası’na karşı 1936-38 darbesini deneyeceklerdi: “Stalin bürokrasisinin, bir Parti ya da Sovyet kongresiyle değiştirilebileceğini düşünmek çocukluk olacaktır. Hakim kliğin görevden alınabilmesi için normal, anayasal yollar artık yoktur… İktidarı proleter öncüye devretmeye ancak ZOR yoluyla zorlanabilirler” [age sf. 209, Troçki’nin Ekim 1933 tarihli “Muhalefet Bülteni”nden alıntı]  

Sovyet Devrimi 1917-1925 arasında bu muhaliflerle de boğuşarak yol alırken bu durumu gözlemleyenlerden biri de İngiltere Başbakanı Lloyd George’du. Bolşevik devrimin savaş, işgal gibi yöntemlerle yenilgiye uğratılamayacağını kavrayan L. George, Sovyetler’in içinde bulunduğu ağır koşullara, zorluklara, kapitalist işletmelere izin verilmesine, iktidar-muhalefet kavgalarına bakarak  -burjuvazinin 300 yıllık iktisadi-siyasi tarihsel birikiminden gelen sezgisiyle- “ülke sanayilerinin sosyalist kontrolünün başarısızlığa uğrayacağına, Bolşevik önderlerin gerçekliklerin zorluklarıyla yüz yüze geldiklerinde ya komünist teorilerinden vazgeçeceklerine ya da Fransız devriminin öncülerinden Robespierre veya St. Just gibi aralarında çatışıp iktidardan düşeceklerine inanıyordu.” [age  sf. 131] İnanmakla kalmadı, “Sovyet sanayisinin sosyalist kontrolünü” başarısızlığa uğratmak için yapılan gizli planlara onay verdi. Alman ve Japon emperyalistleri de aynı doğrultuda yıkıcı planlar peşindeydiler. Böyle zamanlarda içeriden muhalif kesimlerle işbirliği aramak planın önemli parçalarından biriydi. 

NEP sayesinde sanayide az çok bir gelişme sağlanmış, açlıktan kurtulunmuş olsa da Sovyetler hâlâ geri bir tarım ve köylü ülkesiydi. Başta NEP’in yol açtığı iktisadi-hukuksal sorunlar ve emperyalist kuşatma-tecrit olmak üzere tarihsel-sınıfsal çelişkiler bir yumak haline geldiğinde tarih 1925’i gösteriyordu. Yumak ya hızla sosyalizme doğru çözülecek ya da kapitalizme doğru büyüyerek yuvarlanıp gidecek, nihayetinde proletarya iktidarı kaybedecekti. Yeni dönemin hukukunu da belirleyecek stratejik bir dönüm noktasına gelinmişti. 

Tek ülkede sosyalizmi inşanın olanaksız olduğunu iddia eden Zinovyev-Kamenev bloku, bunun ancak “sosyalizmi kurma olanağını güvence altına almak” için kapitalizmin gelişmesine izin vermek, başta kulaklar olmak üzere yoksul köylülerin sömürülmesine dayanan kapitalist tarım işletmelerini geliştirmekle mümkün olacağını savunuyorlardı. Proletaryanın öncülüğünde sosyalist ekonominin inşası yerine salt kapitalist ekonomik büyüme stratejisi öneriyorlardı. Somut sorunlara somut çözüm önermek yerine “dünya devrimi” gibi soyut sol keskin lafları tercih eden, pratik siyasette apolitik olan Troçki 1925’de de somut bir çözüm öneremedi. Ancak 1926 yılında yapılan 15. Parti Konferansı’nda Stalin’in tek ülkede sosyalizm düşüncesini “dünya devrimine ihanet ve Rusya’da kapitalist restorasyonun garantisi olmakla” suçladı. [Stephen Kotkin, Stalin: İktidar Paradoksları, sf.800] Sosyalizmi hızla inşa etmek yerine bir mesih gibi ne zaman geleceği belli olmayan “dünya devrimini” beklemekte ısrarlı olan Troçki, mevcut rejimi, “sosyalizm olarak değil, kapitalizmden sosyalizme geçiş için bir hazırlık rejimi” olarak adlandırıyor, Marksist literatürde hiçbir yeri olmayan bu rejim tipini pratik açılımını dahi yapmadan soyut boş bir kavram olarak ortada bırakıyordu. [Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, sf.70, aktaran H. Selim Açan, Bilince Dönüşen Zorunluluk, sf.67] Zinovyev-Kamenev ile Troçki’nin buluştukları -aynı zamanda işçi sınıfı ile köylülerin ittifakını bozma potansiyeli taşıyan- nokta sanayileşme için yoksul köylülüğün sömürülmesiydi. 

Lenin’in “o, diyalektiği hiç öğrenememiştir” dediği, soldan sağa sağdan sola yalpalamalarıyla bilinen, parti içinde esas olarak sağ blokun öncülüğünü yapan ama aynı zamanda tek ülkede sosyalizmin mümkün olduğunu savunan Buharin’in temel düşüncesini tarım ve köylülük belirliyor, sanayileşmeyi ve sosyalizmi buna bağlı bir eksenden ele alıyordu. NEP’in sınırlarının kaldırılmasını, kapitalist köylü (kulak) çiftliklerinin büyümesine izin verilmesini istiyordu. 

1925 yılında yapılan 14. Parti Kongresi’nde tek ülkede sosyalizmin kurulması zorunluluğunu bilince çıkaran Stalin, sosyalizm yolunda ağır sanayinin tayin edici önemini şu sözlerle ifade ediyordu:

“Sanayinin her türlü gelişmesi, sanayileşme anlamına gelmez…Sanayileşmenin görevi, … kapitalist devletlerce çevrelenmiş olan ülkemizin iktisadi bağımsızlığını güvence altına almak, onu dünya kapitalizminin bir eklentisine dönüşmekten alıkoymak görevine sahiptir. Bir proletarya diktatörlüğü ülkesi, kapitalist kuşatma karşısında eğer kendi ülkesinde kendisi üretim alet ve -araçları üretmiyorsa, eğer kendi halk iktisadının, üretim alet ve  araçları üreten ve ihraç eden gelişmiş kapitalist ülkelere zorunlu olarak bağımlı kaldığı bir gelişme aşamasında çakılıp kalırsa iktisaden bağımsız kalamaz. Böyle bir aşamada çakılıp kalmak, dünya sermayesine boyun eğmek demektir.”

Lenin’in sözünü ettiği bir adım geri dönemi kapanacak “sosyalist sanayileşme atılımı” başlatılarak iki adım ileri atılacaktı. 1927 sonuna doğru Sovyet ekonomisinde sanayinin payı savaş öncesinin üzerine çıkarak yüzde 42’ye ulaşmıştı. Ancak bu ağır sanayi değildi ve amaçlananın çok gerisindeydi. 

Troçki bloğunun 1927 yılında yapılan parti içi referandumda hezimete uğramasını müteakip sosyalist sanayileşmede büyük atılımın hazırlık süreci başlatıldı. Öncelikle sanayiye seferber edilecek işgücünün beslenmesi için tarımın hızla kolektifleştirilmesi, kulakların elinde onların kâr ve sermaye birikim hesaplarına göre işleyen kapitalist çiftliklere el konulması -diğer bir anlatımla NEP ile ertelenen tarımda sosyalist devrimin tamamlanması- gerekiyordu. Bu sırada parti içinde gerilimler giderek artıyor, sözde sosyalizmi savunan ancak pratikte küçük burjuvaziyi temsil eden muhalifler tam da Lenin’in dediği gibi “sınıf mücadelesinden korkuyor, onu mantıksal sonucuna, gerçek hedefine dek götürmek istemiyorlardı.” Ancak muhaliflerin görüşleri parti kitlesi ve Sovyet meclisleri içinde azınlıkta kalıyordu. 

NEP döneminin sona ermesiyle birlikte öncelikle NEP’e özgü hukukun sosyalizm yönünde yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Sosyalist hukuku yeni dönemin siyasal karar mekanizmalarında alınan kararlar ile sosyalist üretim ilişkileri altında üretici güçlerin ve ekonominin gelişme seyri belirleyecekti.

Kulakların kapitalist ayrıcalıklarına son verildi. Arazi kiralamalarına, işçi çalıştırmalarına, sermaye birikimlerine izin veren yasalar yürürlükten kaldırıldı. “Büyük özel işletmelerin kamulaştırma yasağı kaldırıldı ve köylüler hemen kulak sınıfını kamulaştırdı.1920’lerin sonlarında kırsal kapitalistlerin kamulaştırılması, on yıl önceki kent kapitalistlerinin kamulaştırılması kadar belirleyiciydi.” [Amerikalı tarihçi H. Bruce Franklin’in Zorunlu Stalin başlıklı incelemesinden aktaran H. Selim Açan, Bilince Dönüşen Zorunluluk, Sel yay. sf. 109]

Üretenlerle mülk edinenlerin uzlaşmaz sınıflara ayrıştığı özel mülkiyet sistemlerinin eşitsiz gelişen tarihsel hareket yasaları hukuku sürekli yeniden belirleyerek peşinden sürüklerken özel mülkiyet şu veya bu şekilde (ticaret, kanunla veya kanunsuz el koyma, savaş, yağma vb.) el değiştirir. Ancak bu kez işçi sınıfı iktidarının yürürlüğe koyduğu hukuk yasalarıyla el değiştiriyor, üretim araçları üretenlerin (bu aşamada zorunlu olarak devlet aracıyla) kolektif mülkiyetine geçiyordu. Bu el değiştirme 1917 Ekim Devrimi’nin ertelenmiş tarihsel sözüydü. Sovyetler’deki sınıf mücadelesinin tarihsel seyrinde yeni bir aşama söz konusuydu. Devrimin amacından gelen meşruiyeti bir yana, özel mülkiyetin (savaş, el koyma ve yağma yöntemleri dahil) eşitsiz iktisadi gelişme yasalarını kurallara bağlayarak meşrulaştıran hukukun kendine bağlı olmayan bu tarihsel özellikleri dikkate alındığında kulaklara karşı yeni yasaların hukuka aykırılığından söz edilemezdi. Ancak kulakların yanıtı tam anlamıyla hukuk dışı oldu: “Kulaklar, kooperatiflere ve kolektiflere saldıran, tahıl doluyken ahırları yakan, tarlaları tahrip eden ve hatta komünist köylü liderlerini öldüren terörist gruplar örgütlediler… Bu saldırılardan daha ciddi olarak Kulaklar, şehirlerde açlık ve kaos yaratmak amacıyla kendi büyük tahıl tedariklerini pazardan geri tuttular. Fakir ve orta köylüler geriletildi. Kırsal kesimlerde gerçek, açık bir iç savaş başladı.” [age sf. 109]

Sınıflar mücadelesinde silahlar çekildiğinde hukuk susar siyaset konuşur, güç dengelerine göre hukuk yeniden düzenlenir. Tarafların yürürlükteki yasaların tanıdığı hak ve yetkileri başta yargı yoluyla olmak üzere diğer hukuksal kurumlarda karşılıklı koz olarak kullanıp sonuç alabildikleri -bu nedenle hukukun üstünlüğü yanılsamasına da yol açan- istisnai dönemler dışında hukuk hiçbir zaman sınıfların ve siyasetin üstünde belirleyici bir konuma sahip olamaz ve bu tarihsel-nesnel gerçeklik sosyalizmde de geçerlidir. 

Kulaklar sosyalist ilerlemeye karşı yıkıcı bir güç kullanmaya başladılar. Başta Almanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere tetikte bekleyen Batı emperyalistleri bu durumu fırsata dönüştürdüler. Çarlık artıklarını, muhaliflerden derledikleri işbirlikçilerini, ajanlarını harekete geçirdiler. Sovyet iktidarı kendini hukukla bağlı hissetmeden kimi yerde hukuk kurallarını işleterek ancak orantısız bir güç kullanarak yanıt verdi: “Toprak ağaları ve köy tefecileri tamamen ‘özel işletme sahipleri olarak’ ortadan kaldırıldılar. Kuşkusuz ki, birçok yerde gereksiz şiddete ve acıya maruz kalındığı doğrudur. Ancak bu Stalin ile ortaya çıkmadı. Yüzyıllar boyunca alçaltılmış ve aşağılanmış ve sayısız kan borcu bulunan Rusya köylü kitlelerinin ezicileriyle hesaplaşma saati gelmişti. Stalin onların öfkelerini serbest bırakmış olabilir, ancak yüzyıllar boyunca birikmesine neden olan Stalin değildi… Gerçekte bu kolektif hareket tarafından coşku ile oluşturulan aşırılıkları dizginleyen Stalin idi.” [age sf. 109]. Stalin’in 1930 başlarında Pravda’da yayınlanan Zafer Sarhoşluğu başlıklı makalesi bu dizginleme çabasının kanıtlarından biridir. Ancak önderlik zafiyetlerine işaret eden vahim olaylar Stalin’in, Parti Merkez Komitesi’nin (MK) ve devlet yöneticilerinin siyasal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Gerek hata ve acılarla dolu bu süreçte yaşananlar gerekse takip eden dönemdeki (aşağıda kısaca değineceğimiz) büyük sosyalist atılımın zorunlulukları ve sonuçları birlikte ele alındığında, hukukun sınıf mücadelesinin devam ettiği sosyalizm aşamasındaki rolü hakkında -“özgürlükçü sosyalizmi”, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin sosyalizmde de uygulanmasını   savunanlara da bir yanıt olarak- Sovyet örneğinden hareketle altı çizilmesi gereken bir sonuç daha ortaya çıkar: Yürürlükteki hukuku da ağır biçime ihlal eden bu aşırılıkların siyasi sorumluluğu yanında hukuksal cezai sorumluluğu da vardı. Dolayısıyla hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkeleri uğruna, başta Stalin ve MK çoğunluğu olmak üzere sosyalizm yönünde ilerlemenin öncüsü olan partiyi iktidardan düşürecek veya zayıflatacak, sosyalist devletin bağrında gedikler açacak şekilde geniş kapsamlı tutuklama ve cezalandırma yoluna da gidilmesi gerekirdi. Ama bu durumda sosyalizm hukuka feda edilmiş olurdu. Sınıflar mücadelesi tarihinin birçok çalkantılı döneminde olduğu gibi süreci hukuk değil sınıflar mücadelesi belirliyor, hukuk susuyor, yeni siyasal sürecin sonucunu bekliyordu. Bu koşullarda hukuksal sorumluluğa bakılmaz ancak siyasal sorumluluk eleştiri konusu yapılabilirdi. 

Sosyalist sanayileşmede bir hukuk ve yöntem sorunu

Tarımda hızlı kolektifleştirmeyle başlayan Büyük Atılım’la birlikte dünyada bir ilk olarak birinci beş yıllık ekonomik plan uygulamaya koyuldu. NEP kapitalizminin tasfiyesiyle birlikte üretim, dağıtım ve tüketim ağları arasındaki ilişkiler kapitalizmden farklı bir sosyalist hukuk düzenini ve kurallarını zorunlu kılıyordu. İşin en zor ve en önemli yanı, başta üretken tüketim olmak üzere her birinin kendi faaliyet alanına özgü çalışma sistemini oluşturabilmesi, işletmeler arasında hukuksal sözleşmeler yapılması, mal ve para akışının belirlenmesi vb. yanında teşvik amacıyla işletmelere belli bir özerkliğin tanınması ile merkezi plan arasındaki çelişkili ilişkinin kurallarının belirlenmesiydi. Özerkliğin sınırlarının tespiti yoğun tartışmalara neden oldu. Sahadaki gerçekliğe geçmeden önce bu sorunun ileride Yugoslavya Devlet Başkanı Tito’nun -bürokratlaşmayı önleme gerekçesiyle- ortaya atıp öncülük ettiği “özyönetim sosyalizmi” akımında kendini yeniden gösterdiğini hatırlayarak, Benediktov örneği üzerinden devam edelim.

“Benediktov bu sorunu, Sovyet devlet işletmesini ‘müdürün yönetiminde işçi ve personelin kollektifi’ olarak tanımlamak suretiyle çözmeye çalışmaktadır… Mülkiyet, Benediktov ve diğerlerince ‘doğal çalışma fırsatına sahip olma ve çalışmanın ürünlerinden yararlanma hakkı’ olarak tanımlanır.” Oysa bu sırada SSCB’de mülkiyet devlete aittir ve “Yine Benediktov’un işletme tüzel kişiliğinin hukuki hakkına suje olan işçilerin kollektifi görüşü sert bir biçimde eleştirildi… Benediktov’un Sovyet işletmelerini, mülkiyet hakkının devletle bu tüzel kişiler arasında paylaşıldığı yarı bağımsız tüzel kişiler olarak kabul eden yorumu …” özyönetimli sosyalizm denilen bir tür kapitalizme yol açabilir, “…Prodüktif amaçlar uğruna intifa hakkı ve Benediktov anlamında mülkiyet hakkı sadece Sovyet devleti tarafından değil herhangi bir kapitalist ülkedeki herhangi bir fabrika sahibi tarafından da işverenden ayrı hakların sujesi olmaksızın işçilere devredilebilir.”di. [Marksizm ve Sovyet Hukuk Teorisi, sf. 292-293]

 

“Özyönetim sosyalizmi” veya bir benzeri olan “özgürlükçü sosyalizm” akımları, her fabrikanın o fabrikada çalışan işçilerin ortak mülkiyetinde olması, devletin müdahalesinin en aza indirgenmesi, bu işletmeler arasında serbest ticaret ve piyasa ilişkilerinin teşvik edilmesi, her birinin çalışanlarının kârdan pay alması, her fabrika ve işletmede birbirinden bağımsız işçi konseylerinin oluşturulması, kolektif bir organ olarak konseyin fabrikanın üretim ve işleyişi hakkında karar vermesi, yönetim kurulunu seçmesi ve görevden alması olarak özetlenebilecek ademi  merkeziyetçi bir “sosyalizm” tarzını savunurlar. Özünde burjuva toplumun bireysel mülkiyetini fabrika/işletme bazında grup-özel mülkiyetine dönüştüren, sosyalizm yanılsaması yaratarak mal mübadelesi ve para ilişkilerini hukukuyla birlikte gittikçe sönümlendireceği yerde pekiştiren, bireyci kapitalizme geri dönüşün dinamiklerini de içinde taşıyan ütopik bir sosyalizmden başka bir şey değildir. 

Sosyalizm kapitalizmden farklı olarak yukarıdan aşağı örgütlenmek, kitlelerin görüşünü alarak tüm işletmelerin aynı hedef doğrultusunda birbirlerini tamamladıkları toplumsal merkezi planlamalar aracıyla komünist topluma doğru kesintisiz ilerlemek zorunda olan bir sistemdir. 

Sovyet deneyiminde adı “özyönetim sosyalizmi” olmasa da merkezi planlamayı reddetmese de özerkliğin sınırlarını genişletmeyi isteyen bir eğilim söz konusuydu. Merkezi planlamanın başarısız olma kaygısından doğan bu eğilim her biri kendinden (kendi yönetiminden, kendi kâr veya zararından, kendi mülkiyetinden vb.) sorumlu bağımsız işletmelere doğru gidiş tehlikesini içinde barındırıyordu.

Ancak bir yandan kitlelerin görüşü alınarak düzenlenmiş merkezi beş yıllık sosyalist plan uygulanırken diğer yandan bu planı uygulayacak olan gerek işçiler ve köylüler arasındaki gerekse doğadaki hammaddenin çıkarılmasından üretim ve tüketim araçlarının üretilmesine ve dağıtımına kadar zincirin halkaları arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan çelişkilerin, anlaşmazlıkların çözüm kurallarının hukuksal düzenlemesi, statülerin, hak ve yetkilerin belli kurallara bağlanması, anlaşmazlıkları hukuksal yoldan çözecek kurumların da oluşturulması gerekiyordu. Tartışmaların sonucunda merkezi plan doğrultusunda çoğunluk görüşü oluştu:

“Devlet Hakem Kurulu tarafından bir devlet işletmesi lehine diğer bir devlet işletmesi aleyhine verilen bir hüküm uygulandığı zaman, işletmeler yekdiğerinin işletme binasına ve makinelerine el koymayıp sadece kredileri durdurur, banka hesaplarına el koyar ve daha ağır hallerde yeni malzeme almalarını önler -ayrıca, siparişlerini (merkezi plan doğrultusunda-nba) yerine getirmeyen fabrika idaresinin reorganizasyonuna girişilir. Sovyet Medeni Yasası’nın günümüzdeki uygulamasında bütün fonksiyonlar 19. maddede toplanmıştır. … İşletme müdürlerinin çok geniş bağımsızlığa sahip olmalarından çekinen devlet … hukuki ilişkileri personelin yeteneklerini kontrol etmek için pratik bir metod olarak kabul etmektedir… Prensip olarak özerk şirketler bakımından belirli hukuki ilişkilere girişmelerine izin veren fakat tüzel kişinin tüm haklarını kabul etmeyen böyle bir görüştü Sovyet görüşü”. [age, sf.290-291)

Çelişkiler uzlaşmaz değildir ama devasa üretim-dağıtım ilişkilerinde birimler arasında aynı hedef doğrultusunda uyum sağlamak da kolay değildir. Üretim-dağıtım-tüketim zincirinde her bir halka kendinden öncekinin üretim ve çalışmasına bağlıdır. İşletmeler arasındaki anlaşmazlıkları çözümleyen, idare hukuku kapsamında faaliyet gösteren bir yargı organı olarak Devlet Hakem Kurulu oluşturuldu. Bu organın işini kolaylaştırmak amacıyla Medeni Yasanın 19. maddesinde yapılan değişiklikle devlet işletmelerinin bütün yetki ve hakları merkezi planın verdiği görevlerin yerine getirilmesi şartına bağlandı. 

Tarihten gelen deneyimlerden yoksun Sovyetler ilk örneği yaratmaktadır. Özellikle NEP sonrası sosyalist atılım döneminde sosyalist üretim ilişkilerinin düzenlenmesinde hukuk ile hızlı gelişen iktisadi pratiğin değişen ihtiyaçları arasında çok sorun yaşanmış, hukukun her gelişmeye derhal uyum sağlaması, kimi zaman planın yolunu açacak şekilde önden gitmesi kolay olmamış, belli bir istikrara kavuşması zaman almıştır.  Sosyalist üretim-tüketim ilişkileri nihayetinde hukuku belirlemiş, ayak bağı olduğu noktalarda aşılmak zorunda kalınmıştır. Bu durum hukukun -sosyalizmde de geçerli olan- şu evrensel karakterinden kaynaklanır:

“Hukukta da bezer bir durum var… üretime ve ticarete genel bağımlılığına karşın, o da bu alanlar üzerinde özel bir etki kapasitesine sahiptir. Modern bir devlette hukuk yalnızca genel ekonomik duruma tekabül etmekle ve onun ifadesi olmakla kalmamalıdır; ama aynı zamanda, ülke içindeki çekişmelere uyarak kendisi ile çelişmeyen, içsel olarak tutarlı bir ifadesi olmalıdır. Ve bunu başarabilmek için, ekonomik koşulları [hukuka] tıpatıp yansımasından giderek daha çok fedakarlık edilir. Yasanın, bir sınıfın egemenliğini pervasız, yumuşatılmamış, hile karıştırılmamış biçimde ifade etmesi -ki bu “hak kavramı”nın ihlalinin kendisidir- ne kadar seyrek olursa bu fedakarlık o kadar sık görülür.” [F. Engels’ten Conrad Schmidt’e 27.10.1890 tarihli mektup, Seçme Yazışmalar-2, sf. 242, Sol yay.]

Hukuk kendi içinde tutarlı bir bütün oluşturma eğilimi nedeniyle ekonomik ilişkileri yansıtma işlevini tam olarak gerçekleştiremez. Tutarlılığı esas aldığında ekonomik ilişkilerle çelişmek zorunda kalabilir. Ekonomik ilişkileri tam olarak ifade etmeye çalıştığında kendi iç tutarlılığı bozulabilir. Hukukun bu açmazı -sosyalizmde de devam eden – meta-para ilişkilerinden doğar ve çözümü yoktur. Bu durum hukuk yasalarının sınıf egemenliğinin, siyasetin ve ekonominin hareket yasalarını tam olarak takip etmesini olanaksız kılar. Bu nedenle Sovyetler’de sosyalist toplumsal yaşam hukukun üstünlüğü ilkesiyle değil sosyalist sanayileşme atılımının önceliği altında, hukuku araç kılarak sosyalizme doğru biçimlenmekte, bireysel veya işletmesel çıkarların üstünde olan sosyalizm bilincinin ne derecede tayin edici öneme sahip olduğunu göstermektedir. 

Merkezi planlamayı esas alan, sınırlı özerkliği dahi bu planla uyumlu çalışma şartına bağlayan bu stratejinin ne ölçüde doğru olduğu ilk kez Büyük Atılım deneyiminde sınanmıştır.

Sosyalizm yolunda Büyük Dönüşüm

Üretim araçları ve kaynakları kolektifleştirilip üretim ve artı-değer paylaşımı tüm üretenlerin çıkarlarına ve iç-dış koşullar dikkate alınarak ülkenin öncelikli ihtiyaçlarına göre üretenlerin de katılımıyla planlandığında hem kapitalizme özgü devasa israfa neden olan üretim-tüketim anarşisi ve üretici güçlerin kapitalist sistemlerde geliştikçe yıkıcı güçlere dönüşmesi hem de işçilerin işe ve üretim araçlarına yabancılaşma koşulları ortadan kalkar, üretici güçlerin hızla gelişmesinin yolu açılır. Marksist teorinin bu öngörüsünün doğruluğu Sovyet sosyalizminin birinci beş yıllık planının olağanüstü bir başarıyla uygulanmasında kanıtlandı. Başarının sırrı yıllardır patron-ağa zulmü ve sömürüsü altında çalışan işçi ve yoksul köylülerin ilk kez insanca çalışma koşullarını ve iş üzerinde söz hakkına sahip olduklarını gördüklerinde kendiliğinden gelişen birlikte çalışma şevki ve heyecanı yaratan, insanın ilk kez komünal çağın üretim ilişkilerinde filizlenen gerçek özünü yeniden ortaya çıkaran sosyalist kolektivizmde saklıydı:

“Plana yardım etmek için sözleşmeyle gelen Amerikalı mühendisler bunun gerçekten bir ‘plan’ olmadığını söylemekten pek hoşlanıyorlardı. Teknik bakımdan haksız sayılmazlardı. Çünkü plan, harfi harfine izlenmesi gerekli bir kopya değildi; o karşılanması ve sonra da aşılması gerekli bir yarışmaydı. Yalnız Moskova tarafından yapılmamıştı. Moskova ile birlikte ülkenin en uç köşeleri de elbirliği yaparak hazırlanmıştı. Fabrikalarda ve köylerde insanlar ne istediklerini ne yapabileceklerini ve bunu yapmak için nelere gereksinmeleri olduğunu tartışmışlardı. Bu yerel planlar gerekli yollardan ‘merkez’e gitmiş, öteki planlar ile uyumlaştırılmış ve gene yerel makamlarca kabul edilmek üzere geri gelmişti.” [Anna Louise Strong, Stalin Dönemi, sf. 34]

Hiçbir kapitalist sistemin veya her işçinin çalıştığı fabrikanın ortağı olduğu grup-özel mülkiyetli piyasacı özyönetim sosyalizminin asla yapamayacağı kolektif kitlesel gönüllü devasa bir işgücü seferberliği sürecidir. Bu aynı zamanda sosyalizm bilincinin kitleselleşmesi yönünde de büyük bir atılımdı. Üretenler ürettiklerinin kârdan pay olarak değil toplumsal ihtiyaçlar ve ülke bazında kendilerine nasıl döndüğünü atılım ilerledikçe gördüler. Bu aşamada tayin edici şey merkezi kolektif sosyalist üretim seferberliğine dönük tüm karar ve yönetim mekanizmalarına işçilerin ve yoksul emekçi köylülerin katılımının sağlanmış olmasıdır. Üretenlerin söz sahibi oldukları merkezi plana dayanan bu sistem kurulmadan hiçbir hukuk kuralı ve yaptırımı, “hukukun üstünlüğü” inancı bu seferberliği sağlayamazdı. Daha önce kapitalist sistemin peşinde sürüklenen, mülkiyetin özelden özele el değiştirmesi kavgalarında delik deşik olan hukuk sosyalizmin peşinde, zaman zaman ihlal edilse de hedeflere uygun yasal düzenlemeler yapıldığında ekonomik gelişmeyi kolaylaştırıcı rol üstlenebiliyordu.

Sosyalist Büyük Atılım dünyada öyle bir yankı uyandırmıştır ki New York Times gazetesinin Moskova muhabiri Walter Duranty birinci beş yıllık plan hakkında haberiyle 1932 yılında Pulitzer ödülünü alır. “Rusya ağaç devrinden çelik, beton, motor devrine geçmektedir” diyen İngiliz United Domination Bankasının başkanı Gibson Jarvie 1932 Kasımı’nda Sovyetler Birliği gezisindeki izlenimlerini şu cümlelerle anlatır: “Belirtmem gerekir ki komünist değilim, Bolşevik de. Kesinlikle kapitalist bireyciyim. Rusya ilerliyor, aynı anda bizde bir sürü fabrika hareketsiz duruyor. Halkımızın 3 milyon insanı çaresizlik içinde iş aramakta. 5 yıllık plana çoğu güldü. Fakat şimdi kuşkusuz plan sırasında hedeflenenden daha fazlasını yerine getirdiler. Ziyaret ettiğim sanayi şehirlerinde okulları, hastaneleri işçi kulüplerini gördüm, ayrıca hiç eksik olmayan kreşleri ve çocuk evlerini… Bugünkü Rusya’nın ruhu ve idealleri var. İşçiler öyle bir şeye sahipler ki, kapitalist ülkelerde bugün maalesef bu yok…” [Aktaran H. Selim Açan, Bilince Dönüşen Zorunluluk, Sel yay. sf. 103, abç]

Birinci ve ikinci beş yıllık plan dönemleri aynı zamanda gelmekte olan savaşa da hazırlıktı:

Eşitsizliği en uç noktasına kadar yükselterek, hukuk ihlallerinin gittikçe artmasına yol açan, üretici güçleri sürekli iktisadi-siyasi-toplumsal krizler üreterek geliştirebilen kapitalizmin aksine Sovyetlerde sosyalist iktisadi gelişim hızlandıkça eşitsizlik makası kapanıyor, kolektivizm ruhu ve heyecanı kendini yeniden üretiyor, sosyal ilişkiler istikrar kazanıyor, dolayısıyla hukuk ihlalleri azalıyordu. 

Tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağını ya da tarımda kapitalizmin daha fazla geliştirilmesini savunan muhaliflerin gardı düşüyor, emperyalistlerin beklentileri boşa çıkıyor, kulakların tasfiyesi sırasındaki aşırılıklara rağmen Stalin önderliğindeki iktidarın itibarı ve kitle desteği hızla artarken sosyalizm inancı ve kolektivizm kültürü de kitleselleşiyordu. Bu atılım aynı zamanda dışta emperyalist-kapitalist devletlerin çıkarları içte Lenin’in tanımladığı küçük burjuvazinin genel karakterini temsil eden, partide ve toplumda istediği kitle desteğini elde edemeyen, sınıf mücadelesinden korkan, tarih önünde haksız çıkan muhalefetin siyasi geleceği açısından tehlike çanları demekti. (sürecek)