Emperyalizmin Değişmeyen Dinamikleri

1

Mürüvet Küçük

Almanya’nın Berlin-Bağdat demiryolu girişimi Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın patlama nedeni olmasa da bunu ivmelendiren önemli dinamiklerden biri oldu. Daha tam ifadeyle, emperyalist ekonomik ve jeopolitik rekabetin en önemli ve somut nedenlerinden biri olarak aradaki dalaşı kızıştıran bir rol oynadı. Alman trenleri hızla gelişen kapitalist üretimin ucuz tüketim mallarını Berlin’den başlayıp İstanbul üzerinden tüm bir bölge pazarına ulaştıracak, bölgeden hammadde taşıyarak dönecekti.  

Almanya, o dönem sınai gelişimin önemli motoru olacağı anlaşılan petrol başta olmak üzere hammadde kaynaklarına ulaşmak için Osmanlı coğrafyasını (Balkanlar ve Ortadoğu) stratejik üs olarak görüyordu. Proje, Alman trenlerinin doğrudan Basra Körfezi’ne, oradan da İngiltere’nin sömürgesi olan Hindistan’a yaklaşması, Süveyş Kanalı’ndaki İngiliz hakimiyetinin tehlikeye girmesi anlamına geliyordu. Rusya ise bu hattın kendi nüfuz alanı olan Kuzey İran’a ve Kafkaslar’a uzanmasından ve hızlı askeri sevkiyattan çekiniyordu. Bölgede mali imtiyazlara sahip olan Fransa ise Alman sermayesinin Osmanlı’da bu kadar güçlenmesinden rahatsızdı.

Petrolün geleceğin en stratejik ham maddesi olduğunun anlaşılması onu büyük güç mücadelesinin en önemli enstrümanı haline getirdi. 

Alman mühendisler ve coğrafyacılar, demiryolu hattının geçeceği güzergahta, özellikle Osmanlı toprağı olan Musul ve Kerkük’te devasa petrol rezervleri olduğunu tespit ettiler. Demiryolu projesi, Almanya’ya sadece bir ulaşım hattını değil, hattın her iki tarafındaki 20 kilometrelik şerit içinde kalan tüm madenleri ve petrolleri işletme hakkı (imtiyazı) veriyordu.

Bu durum İngiltere ve Fransa için kabul edilemezdi. Almanya’nın Ortadoğu petrolünü tek başına kontrol etmesi Avrupa’daki tüm güç dengesini altüst edecekti.

Kapitalist sistemin o kesitteki yapısal krizi, paylaşılan dünyanın yeniden paylaşılmasını zorunlu kılıyordu. Yükselen yeni emperyalist güçlerin (Almanya ve ABD) bu bölüşüm kavgasına daha agresif şekilde) dalmaları hammadde kaynakları ve metaların dolaşımını sağlayan kara-deniz ticaret yolları üzerindeki kapışmayı da şiddetlendiriyordu. 

Bugün de rekabete baş döndürücü bir gelişim ve donanımla eklenen Çin ve Rusya gerçekliğiyle karşı karşıyayız. 

Emperyalist Kapitalizmin Değişmeyen Yasaları 

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesindeki dünyanın haliyle bugünü bire bir kıyaslamak elbette ki abes olur. Ancak biraz irdelediğimizde emperyalist kapitalist sistemin değişmeyen yasalarının o gün de bugün de hükmünü yürüttüğünü, olup bitenlerin arkasındaki temel dinamiklerin şaşırtıcı biçimde (!) benzeştiğini görürüz. 

O zamanlar üretimin temel girdileri olan petrol, kömür, demir, çelik, çimento gibi hammaddelerin bulunduğu bölgelerde hakimiyet kurmak ya da sağlamlaştırmak yaşamsal önemdeydi. Üretilen metaları pazarlara taşıyacak ticaret-dolaşım hatlarının güvenliği ve bu hatlar üzerinde hakimiyet sağlamak da öyle. Emperyalist kapitalist sistemin kâr oranlarındaki düşme eğilimi sonucu yaşanan yapısal krizi aşmasının aynı zamanda bu hakimiyet kapışmalarıyla iç içe geçtiği, dönemin temel çizgilerinin buralarda toplaştığı açıktır.

O zamanlar petrol, demir, çelik, çimento; bugün nadir toprak elementleri

Bugüne geldiğimizde de tablo çok değişmiyor. Kapitalist üretimin yenilenmeye çalışılan altyapısında, dahası beyninde nadir toprak elementleri yaşamsal bir anlam kazanmış durumda. Bu, emperyalistler arası kapışmanın jeostratejik hattını oluşturan düğüm noktalarından biridir. Yeşil dönüşüm (rüzgâr türbinleri, elektrikli araçlar, güneş panelleri) denilen sahtekarlıkta, yapay zekâ teknolojisi ve bağlı her şeyde bu elementler olmazsa olmazdır. 

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndaki temel dinamiklerle bugün arasındaki tek fark o dönem kapitalizmin serbest rekabetçilikten bir dünya sistemi haline gelen emperyalizme geçişi açısından pek çok şeyin henüz taze olmasıydı. Eski sömürgeci güçlerin bu sistemin tepesindeki yerleri sarsılıyordu. Keza sahneye agresif bir çalımla ABD ve Almanya gibi yeni güçler iniyordu. 

Aradan neredeyse bir buçuk asır geçti. O arada bir dünya savaşı daha yaşandı, devrimler oldu, sosyalizm tarih sahnesine çıktı, yenildi ama sistem açısından ciddi korkularla birlikte deneyimler bıraktı, bilimsel teknik gelişmeler üretimden tüketime kadar aklımıza gelebilecek her şeyi dönüştürdü, toplumsal deneyim ve birikim kadar egemenlerin yönetme alışkanlık ve birikimleri de dönüştü. Kısacası her açıdan daha da olgunlaşmış, olgunlaştıkça çürümüşlüğü daha da görünür hale gelmiş bir sistem var karşımızda. Fakat bunca deneyime, dönüşüm ve farklılaşmaya rağmen temel dinamikler bir buçuk asır öncesiyle neredeyse özdeş.  

Petrol, kömür, demir, çelik, çimentonun yerini nadir toprak elementleri; devasa ölçekte hammadde kullanılarak gerçekleşen büyük ölçekli üretimin yerini mikro girdilerle gerçekleşen üretim almış durumda. Artık en kritik girdi, çipler için silisyum ve nadir elementlerdir. Bugün tonlarca demirden ziyade birkaç gramlık çipler veya miligramlık galyum/lantan elementleri küresel üretimi kilitleyebilmektedir. 

O Dönem ABD ve Almanya Vardı; Şimdi Çin ve Rusya…

O dönem Almanya ve ABD gibi emperyalist yağma arenasına fırlayan genç ve zinde güçler varken bugün Çin ve Rusya var karşılarında. Çin, dünyanın fabrikası olmaktan çıkıp kapitalist üretimin altyapısını oluşturan nadir toprak elementlerinin rezervi kadar bunları işlemesi-rafine etmesiyle de dünya pazarının yüzde 90’ını kontrol ediyor. Bu, bilgi teknolojileri, “yeşil dönüşüm” kapsamına giren aletlerin-araçların üretimi, çip üretimi başta olmak üzere tüm bir kapitalist üretim ve askeri teknolojinin başat girdilerine hükmetmek demek. F35 savaş uçaklarının üretimi açısından bile bu kilit rolüyle baş ağrıtıyor. Geleneksel emperyalist metropollerin imparatorluk kurdukları otomotiv ve silah üretimi başta olmak üzere aklımıza gelebilecek hemen her kritik alanda dünya pazarlarını fethetmiş durumda ve giderek askeri olarak da azmanlaşma yolunda. 

Ona savunma, havacılık ve enerji sanayisi için hayati önem taşıyan titanyum, nikel, paladyum gibi kritik minerallerde ve nükleer yakıt (zenginleştirilmiş uranyum) pazarında küresel bir dev olan Rusya eşlik ediyor. Yüksek teknoloji üretemese de Rusya coğrafi derinliği, nükleer caydırıcılığı ve Kuzey Kutbu (Arktik) üzerindeki lojistik üstünlüğüyle bugünün kapitalist üretimin ihtiyaç duyduğu ham madde musluklarını elinde tutmaktadır. Dünyanın en büyük askeri kapasiteye sahip ülkelerinden biridir. Mevcut Batılı hava savunma sistemleri tarafından durdurulamayan hipersonik füzelerde öncüdür. 

Çin’i çevreleme siyasetinde Rusya’nın bu özellikleriyle onu besleyen bir depoya dönüşmesi ve kendisinin de son olarak Suriye ve Libya’da olduğu gibi jeostratejik derinliğini genişletme çabaları (Suriye’de eski konumunu koruyamasa da), Avrupa enerji ve hammadde kaynaklarının kilidini elinde tutması ve dayatılan makbul sınırları tanımamasıyla ilk elde kuşatılıp etkisizleştirilmesi gereken bir aktör haline geldi. 

Diğer yandan devasa kalifiye işgücü nüfusu, bilgi teknolojileri, yazılım, uzay teknolojileri, ilaç sanayi gibi kilit alanlarda önemli bir güç haline gelen Hindistan ve onun sıkletinde olmasa da yakın yerde duran başka devletlerin varlığı da bu kapışmada azımsanmayacak bir yer tutuyor.

Eskiden Berlin-Bağdat Demiryolu, Süveyş ya da Panama Kanalı; Şimdi Enerji ve Ticaret Koridorları 

Aynı şey tedarik zincirleri, enerji nakil hatları ve ticaret yolları için de geçerlidir. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı dönemi ve sonrasında Sanayi Devrimi’nin etkisiyle küresel ticaret hacmi büyümüş ve deniz yollarının dünya ticareti açısından önemi artmıştı. Dönemin emperyalist güçleri (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya) bu yolları kontrol etmek için yoğun bir rekabet içindeydi. Buharlı gemilerin yaygınlaşmasıyla mesafeleri kısaltan her geçit, emperyalist güçler açısından yaşamsal anlam kazandı. Bu geçitlerin en önemlisi Süveyş Kanalı’ydı. 1869’da açılan bu kanal İngiltere’nin Avrupa’dan Hindistan’daki sömürgelerine giden yolunu yarı yarıya kısalttı. İngilizler burayı “İmparatorluğun Şah Damarı” olarak görüyordu.

Tam savaşın başladığı 1914 yılında açılan Panama Kanalı ise ABD’yi Atlantik ve Pasifik okyanusları arasındaki ticarette büyük bir güç haline getirdi. 

Yine İstanbul ve Çanakkale Boğazları Rusya İmparatorluğu’nun dış dünyaya açılan, buğday ve petrolünü satabildiği tek kapıydı. 

Denizlerde İngiltere’nin mutlak bir üstünlüğü olmasından rahatsız olan çiçeği burnunda emperyalistlerden Almanya, dengeleri değiştirmek için karadan büyük bir hamle yaptı ve yukarıda sözü edilen Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi o koşullarda ortaya çıktı.

Aynı dönemde Rusya da boş durmayarak Moskova’yı Büyük Okyanus’a bağlayan devasa Trans-Sibirya Hattı’nı inşa ederek Asya’daki gücünü sabitledi.

Üretimin bu ölçekte toplumsallaştığı günümüz emperyalist kapitalizmi açısından ticaret yolları ve enerji nakil hatları, nadir toprak elementleri rezervlerine hakim olmak kadar kritik bir anlam kazanmış durumda. Birinci Paylaşım savaşı öncesinde Süveyş ve Berlin-Bağdat rekabeti bugün yerini kıtaları birbirine bağlayan çok daha büyük ve karmaşık “ekonomik koridor savaşlarına” bıraktı. Ki bugün ticaret yolları sadece malların taşındığı hatlar değil; yapay zekâ kablolarının, enerji boru hatlarının ve siyasi nüfuzun aktığı yeni nesil cephelerdir. 

Bu rekabet üç dev proje ve rota üzerinde yoğunlaşıyor. 

Bunlardan biri Çin’in 2013’ten beri trilyonlarca dolar yatırım yaptığı Kuşak Yol projesidir. Bu proje emperyalist güçler arasındaki ticaret savaşlarının, bütünsel olarak rekabet ve kapışmanın nirengi noktalarından biridir. Proje, Çin’i Orta Asya üzerinden Avrupa’ya bağlayan kara hatları (Kuşak) ve Hint Okyanusu üzerinden Akdeniz’e ulaşan deniz rotalarından (Yol) oluşur. Çin bu sayede Asya ve Afrika’daki kritik limanları kontrol ederek küresel lojistiğin merkezine oturmayı amaçlamaktadır. 

ABD ve AB’nin buna yanıtı Hindistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) liderliğinde oluşturulan IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru) olmuştur. Bu proje doğrudan Çin’in projesine alternatif olarak tasarlandı. Hindistan limanlarından kalkan gemilerin BAE’ye ulaşması, buradan demiryoluyla Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden İsrail’in Hayfa Limanı’na varması ve yeniden deniz yoluyla Avrupa’ya bağlanması hedefleniyor. Süveyş Kanalı’ndaki tıkanıklıklara ve jeopolitik risklere alternatif bir rota sunuyor. 

Bir de Türkiye, Irak, Katar ve BAE ortaklığında yürütülen Kalkınma Yolu Projesi var. Proje, Basra Körfezi’ndeki devasa Büyük Faw Limanı’ndan başlayarak Irak’ı baştan başa geçen ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanan 1200 kilometrelik bir demiryolu ve otoyol koridorudur ve IMEC’e alternatif olarak pazarlanıyor özellikle Türkiye tarafından. 

Eski önemini koruyan Süveyş ve Panama kanallarının yanı sıra, bugünkü kapışmada Malakka Boğazı (Çin’in enerji ithalatının yüzde 80’inin geçtiği darboğaz) ve Kızıldeniz’in girişindeki Babülmendep Boğazı en kırılgan küresel güvenlik noktaları haline gelmiş durumda. İran’ın çevrelenmesi, onun kontrolündeki güçlerin de kendisiyle birlikte etkisizleştirilmesi siyasetinin yarattığı bu risk emperyalistler açısından önemli bir mesele. Tıpkı Hürmüz Boğazı gibi…  

Tüm bunlara ek olarak bir de Zengezur Koridoru var. Rusya’nın denetiminde bölgesel bir geçiş yolu olarak başlayan koridor, küresel güç dengelerinin değişmesiyle ABD güvenceli bir “Batı koridoru” olarak tamamladı. Bugün bu hat Çin’i Avrupa’ya bağlayan “Orta Koridor”un en kritik kapısı olmasının yanı sıra Kafkasya’da Rusya ve İran etkisini minimize eden, Türkiye ve diğer Kafkas ülkelerini ise doğrudan birbirine bağlayan yeni nesil bir jeopolitik zafer olarak propaganda ediliyor. Tüm ipleriyse ABD’nin elinde. Zaten Trump koridorun anahtarını da ismini Trump Koridoru yaparak ele geçirdi. 

Putin’in Kuril Adaları’na ziyareti ve gerçekleşen askeri tatbikat üzerine Japonya’nın adeta zıplarcasına tepki vermesini de eklemek lazım bunlara. Gerek zengin nadir element rezervleri gerekse balıkçılıktaki ünüyle bilinen Kuril Adaları üzerindeki bu gerilim denizlere açılan stratejik kapıların ve askeri güvenliğin korunması üzerinden yaşanıyor. Bu Adalar Rusya’nın Büyük Okyanus’a ve küresel deniz rotalarına serbestçe açılabildiği kilit önemde noktalardır. Ticari ve askeri güvenlik açısından stratejik önemdedir. Rusya, bu 4 küçük adaya yerleştirdiği gelişmiş füze savunma sistemleri ve hava üsleri sayesinde ABD’nin Pasifik’teki askeri mobilizasyonunu doğrudan izleyebilmekte ve dengeleyebilmektedir. Onun müttefiki olan Japonya ve Güney Kore üzerinde de basınç uygulayabilmektedir. 

Trump’un sık sık Kuzey Kutbu’ndaki (Arktik) egemenlik ve güvenlik bağlantısı dolayımıyla Grönland’ı satın alma veya ilhak etme talepleri de dönemin ruhunu anlamak açısından çarpıcıdır. Gerek Avrupalı emperyalistler gerek ABD, Çin ve Rusya açısından bu bölge buzulların erimesiyle birlikte geleceğin en önemli ticaret geçiş noktası olacağı gibi açığa çıkacak zengin nadir element rezerviyle de kapışılacak niteliktedir. Trump’un Avrupalı emperyalistler açısından kabul edilemez çıkışı şimdilik Almanya tarafından o bölgede ortak askeri kalkan oluşturulması gibi bir öneriyle dondurulmuş oldu. Ama bu kriz (de) her an yeniden alevlenebilir.

Ankara’daki NATO Zirvesi’ne Bu Tablo Üzerinden Bakmak

Tablonun başka pek çok boyutu olduğu açık. Fakat 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan 36. NATO Liderler Zirvesi’ne nüfuz eden ve daha fazla silahlanma, silah teknolojilerini geliştirme ve sanayiyle entegre etme kararlarıyla açığa çıkan ruhun anlaşılması açısından bunlar da yeterlidir. Daha da netleşen gerçek ise o zirveyle Batılı emperyalistlerin sahici bir savaş hazırlığı içinde olduklarını alenen ilan etmeleridir. 

Yakın zamana kadar NATO toplantıları içerik olarak belli bir rutinle yapılıp ediliyordu. Bu rutinde stratejik hedef Rusya’nın kontrolü, uyumlu bir partner haline getirilmesi, sözüm ona dünya özelde de Avro-Atlantik bölgesinin “barış ve güvenlik” içinde yaşamasının sağlanması şeklinde özetlenebilecek dostlar alışverişte görsün kabilinde bir içeriğe sahipti. NATO’nun varlığını gerekçelendirmekte en çok vurgu yapılan “terör” tehlikesiydi. 2010’da kabul edilen Lizbon Güvenlik Konsepti bu stratejik yaklaşımı ifade ediyordu. Rusya’nın partnerliği, Çin’in yalnızlaştırılması, Avrupa’nın enerji başta olmak üzere ticaret ve nakil hatları açısından güvenliğinin sağlanması olarak özetleyebileceğimiz kaygılar üzerinden şekillenen bir yaklaşımdı bu esasında. 

Yaklaşım böyle konulduğu halde emperyalist kapitalizmin yapısal özelliklerini ifade eden dinamikler alttan alta işledi. NATO şemsiyesi altındaki emperyalist güçler iki Almanya birleşirken şifahen dile getirdikleri “Doğuya bir inç bile genişlemeyeceğiz” sözlerini unutup Rusya’yı çevreleme siyaseti kapsamında alanlarının genişlettikçe genişletti. Daha 1999’da başlayan bu genişleme siyaseti son noktada Ukrayna’ya kadar vardırıldı ve bu noktada ipler tümüyle kopmuş oldu. 

Silah Sözleşmeleri, Taahhütler ve Söylemlerdeki Pervasızlık

Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşları aynı zamanda tekniğin silahlanmaya uyarlanması, yeni tipte silahların geliştirilmesi ve sınai altyapının savaşın ihtiyaçlarına göre dönüştürülmesiyle tarih kitaplarına geçmiştir. İngiltere’nin geliştirdiği savaş gemisi tüm eski gemileri demode hale getirirken Almanya’nın bu gelişmeye hızla kendi gemisini üreterek yanıt vermesi, Alman sanayi devi Krupp’un makineli tüfek ve devasa kuşatma topları imal etmesi, demiryolu ağlarının yaygınlaştırılıp uzatılması, zorunlu askerlik sürelerinin uzatılması ve başka pek çok şeyle savaş başlamadan önce Avrupa tam bir barut fıçısına dönmüştü. Savaş sırasında ise tanklar ve uçaklar üretilerek cepheye sürülmüştü. Olan hem cepheye sürülen hem de cephe gerisinde köleler gibi çalıştırılan milyonlarca emekçiye oldu!

Resmî belgelere geçmese de NATO 3.0 olarak literatürde yer alan yeni dönem stratejisinin esasları tam da bu ruhu çağrıştırıyor. Zirvenin kendisi de buna uygun oldu zaten. Bu ruh 2022 Madrid Zirvesi’nde netleşmişti. Geçen yıl yapılan Lahey Zirvesi’nde hedefler konulmuş, Ankara zirvesinin hemen öncesinde Almanya’da düzenlenen 62. Münih Konferansı’nda temel çerçevesi oluşturulmuştu zaten. “Eski dünya artık yok ve jeopolitik açıdan yeni bir çağda yaşıyoruz” diyordu ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio. 

Ankara Zirvesi’nde alınan kararlarla bu ruh somut askeri bir çerçeveye kavuşturulmuş oldu. Zirve NATO’nun Çin’i çevreleme (adı anılmasa da), Rusya’nın kanatlarını kırıp kuşatma, bu iki güçle ilişkili olan İran gibi dikenleri “direniş ekseni” denilen bağlaşıklarıyla birlikte ayıklama, ABD’nin sarsılan hegemonyasını tesis etme, NATO içindeki çelişkileri tehdit ve şantajla en azından kontrol altına alma noktasında kritik bir eşiği ifade etti. 

Ama her şeyden önce de adeta bir silah fuarı niteliği kazandı. Bir sürü silah sözleşmesi yapıldı, ülkeler savunma bütçelerinde el yükseltti, taahhütler sıralandı. ABD’nin dayattığı ama ondan da önce kendilerinin de savaş hazırlığı kapsamında zaten yapacakları savunma harcamalarının 2035’e kadar GSMH’nın yüzde 5’ine çıkarılmasına ilişkin Lahey Zirvesi kararı hararetli taahhütlerle somutlandı. NATO’nun caydırıcılığı ve savunmasının uzay ve siber unsurlarla desteklenen uygun nükleer, konvansiyonel ve füze savunma kabiliyetleri bileşimine dayandığı kaydedildi.

Muharebe üstünlüğünün korunması konusunda kararlı olunduğu vurgulanan bildiride, “Birbiriyle uyumlu çalışabilen transatlantik muharebe bulutu geliştiriyor ve güçlü yapay zekâ modellerini benimsiyoruz.” ifadeleri kullanıldı.

2026 yılı için Ukrayna’ya 70 milyar euro askeri destek sözü verilirken, 2027 için de en az eşdeğer seviyeleri sürdürme taahhüdünde bulunuldu. Yani Ukrayna savaşını uzatmak için her şeyi yapacağız denilmiş oldu.

Silahlanma için böylesine pervasız bir açıklıkla hareket eden emperyalistler, tüm bunları aynı zamanda işsizliğe de bir çözüm olarak pazarlıyorlar. Çin’in dünya otomotiv piyasasının neredeyse yarısına yakınını ele geçirmesinin yarattığı tıkanma başta olmak üzere başka hesaplarla gerçekleşen işçi kıyımları her geçen gün artıyor. Batı ve ABD emperyalistleri şimdi otomotiv fabrikalarını savunma sanayine entegre ederek bir yandan bu tekellere pazar açıyor diğer yandan da işsizliğe bir çeşit çare ürettikleri izlenimi yaratıyorlar. Bu arada emekçileri savaş politikalarına angaje etmeleri de cabası. 

Aynı şey Çin ve Rusya açısından da geçerli. Çin 336 milyar dolarlık askeri bütçesiyle ABD’den sonra en fazla askeri harcama yapan ülkedir. Onu izleyen ve dört yıldır Ukrayna ile savaşta olan Rusya’nın askeri bütçesi ise genel bütçesinin yüzde 40’ına yakın! 

Milyarlarca dolarlık bu savaş bütçelerini elbette ki emekçiler vergileriyle fonlayacak. Toplumsal ihtiyaçlara ayrılan bütçelerin tüm Avrupa’da budanması, tasarruf tedbirleri adı altında kısıtlamaların-hak gasplarının devreye sokulması, tarihsel kazanımlardan 8 saatlik işgününün gaspının bile gündeme gelmesi boşuna değil. 

Sadece Askeri Değil

Ortaya çıkan sonuçların NATO şahsında askeri nitelikler taşısa da esasında ekonomik-siyasal-toplumsal bir bütünü ifade ettiği açık. Bu bütünlük her alanda ve her açıdan daha fazla egemenlik ve siyasal gericilik, daha fazla sömürü ve zorun devrede olduğu bir geleceği işaret ediyor. 

Dünya tedarik zincirlerinin, ticaret-enerji nakil hatlarının ve nadir elementler açısından zengin bölgelerin kontrol altına alınması üzerinden yaşanan hegemonya telaşının temel motivasyonu elbette ki kapitalizmin yapısal krizinin bir yıkımla aşılıp bilimsel-teknik gelişmelerin altyapısını oluşturduğu birikim modellerini daha bütünlüklü ifadeye kavuşturmak ve bunu güvence altına almaktır. Bu modelin ne olduğu (gerek üretim organizasyonları gerek sermaye birikim yöntemleri gerekse ideolojik-siyasi-toplumsal açıdan) nettir. Mesele engelsizce uygulanabilmesi için rakipleri kuşatmak, kontrol altına alıp oluşan “yeni dünyaya” entegre etmektir. Emperyalist sistemi yeni bir işbölümü başta olmak üzere çizgileri netleşmiş bir bütünlüğe kavuşturmaktır. Bunun da artık alenileşen emperyalist kapitalist hegemonya kavgasını kızıştıracağı açık. 

Ankara Zirvesi’nde ortaya çıkan çerçevenin önümüzdeki yıllarda gerek silahlanma gerekse işçi ve emekçileri bu çılgınca militaristleşme siyasetine eklemlerken ümüklerini daha fazla sıkma konusunda kolektif bir tutumun imza altına alınması anlamına geldiği ortada. 

Lenin’in Birinci Emperyalist Dünya Savaşı için sarfettiği şu cümleler bugünün dünyasında da tüm canlılığıyla yankılanıyor: 

Bütün ülkelerin hükümetleri ve burjuva partileri tarafından on yıllardan bu yana hazırlanan Avrupa savaşı başladı. Silahlanmanın artması, ileri ülkelerde kapitalizmin en yeni çağında, emperyalist gelişme aşamasında pazarlar uğruna savaşın şiddetlenmesi, en geri Avrupa monarşilerinin hanedanlık çıkarları, kaçınılmaz olarak bu savaşa yol açacaktı ve açtı. Toprak ilhakları ve yabancı ulusların boyunduruk altına alınması, rakip ulusun yenilgiye uğratılması, servetinin yağmalanması, emekçi kitlelerin dikkatinin Rusya, Almanya, İngiltere ve öteki ülkelerdeki iç politik krizlerden saptırılması, işçi sınıfının parçalanması, milliyetçilikle aptallaştırılması ve onun öncüsünün, proletaryanın devrimci hareketinin güçsüzleştirilmesi amacıyla yok edilmesi –bugünkü savaşın tek gerçek içeriği, önemi ve anlamı budur.”

Lenin’in bu sözlerinin günümüzdeki izdüşümü çok çarpıcıdır. Sadece Ankara’da gerçekleştirilen zirve öncesinde “önleyici gözaltı” denilerek yüzlerce devrimci-demokrat-ilericinin gözaltına alınması, bunlardan onlarcasının tutuklanması bile çok şey anlatıyor. NATO zirvesi sırasında estirilen bu terörün o ana mahsus ya da emperyalist efendilere “sizin için dikensiz gül bahçesi var etmeye her açıdan hazırım” gösterisinden ibaret olmadığı açık. 

Yaşanan, özünde yıllardır sayısız krizle iç içe geçerek inşa edilmeye çalışılan yeni tipte faşist rejimin dünyadaki genel eğilimin rüzgarını da arkasına alarak varlığını tahkim etmekte nasıl bir zorbalık sergileyeceğinin ilanıydı. Yasama-yürütme ve yargı gücünün tek elde toplandığı bu rejim-devlet tipinin temel zaafı olan rıza üretme kapasitesinin neredeyse tükenmiş olması ve giderek daha da netleşecek biçimde zor ve baskıya dayalı bir politikayla yoluna devam edeceği sayısız kez açığa çıkmış bir gerçek. 

ABD emperyalizminin bölgesel politikalarına daha tam bir teslimiyetle angaje olunması, bunun karşılığında gerek ticaret ve enerji nakil hatlarının geçtiği alanların güvenliği karşılığında nemalanacağı kırıntılar gerekse Kürdistan’ın zaten yayıldığı bölgelerindeki konumunu pekiştirip İran’da yaşanacak olası gelişmeleri de aynı yönde kullanmak gibi beklentileri var. Buna uygun pazarlıklar içinde olduğu açık. 

İttifak içi dengelerin yeniden şekillendiği bu küresel kısıtlama ve silahlanma sarmalında Türkiye’ye özellikle askeri alanda kritik jeopolitik misyonlar yüklendiği ortada. ABD’nin Avrupa’daki askeri yükünü hafifletme stratejisine paralel olarak Boğazlar ve Adana merkezli yeni askeri karargahların kurulmasıyla Türkiye Avrupa’nın güney savunma kalkanı olarak konumlandırılmış oldu. Elbette o da bu konumu karşılığında Batılı emperyalistlerden koparabileceği tavizleri koparma peşinde. NATO’nun sürekli silahlanma düzeni kapsamında Türk savunma sanayisinin uluslararası tedarik zincirinde stratejik bir “kapasite sağlayıcı” haline getirilmesi bunlardan biri. Ucuz ve hızlı silah tedariki yani. Bu aynı zamanda Ukrayna’ya yönelik lojistik desteğin de merkezi olmak yani savaşın daha doğrudan parçası haline gelmek anlamı taşıyor. Kısacası yüklenen rol oldukça tehlikeli.

Tüm bunlar aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu “valisi” Tom Barack’ın bölge için ilan ettiği ABD stratejisinin “güçlü merkezi rejimler”, “hayırsever monarşiler” olmasıyla eşgüdümlü yaşanıyor. Türkiye Ortadoğu’da NATO’nun uzantısı olarak çeşitli birlikler-ittifaklar kurma yolunda adımlarını sıklaştırıyor. Irak ve Suriye’de oynadığı rolü konumunu güçlendirecek şekilde başka yerlere de taşıma çabası içinde. 

Tüm bunlar “iç cepheyi güçlendirme” hamleleriyle iç içe geçiyor. 

Kimileri bu olup bitenlerin bir ayağı çukurda Trump dönemine mahsus olduğunu söylese de dünyanın genelinde yaşananlar meselenin tek tek siyasi aktörlerin kişilik ve tutumlarıyla değil emperyalist kapitalizmin dünya genelindeki siyasal gericilik eğilimiyle dolayısıyla yapısal krizinin derinliğiyle ilgili olduğu anlaşılır. 

Erdoğan’a meşruiyet bahşedilmesinden de anlaşılacağı gibi Türkiye’deki yönetim krizi de öyle hafife alınacak bir düzeyde değil. Rıza üretemedikçe saldırganlaşan, artık sadece devrimci-demokratik nitelikteki dinamiklere değil hak talepli işçi eylemlerine de aynı saldırganlıkla yanıt veren bu rejim tıkanıklığını başka türlü aşamayacağını düşünüyor. Ki bu tıkanıklık AKP ve Cumhur İttifakı içindeki sürtünmeler, klik çatışmalarıyla dile geliyor. Tam da bu nedenle varlığının garantisini “iç cephenin sağlamlaştırılması” mottosunda görüp onu da devletin kurucu partisi CHP’nin bölünüp parçalanması dahil muhalefet dinamiklerinin dağıtılması, Kürt dinamiğinin “süreç” üzerinden sisteme özümsenmesi (elbette bölgesel gelişmeler, korkular, hesaplarla birlikte) gibi yaklaşımlarla hayata geçiriyor. 

Tüm bunlar Türkiye’ye mahsus da değil. İngiltere dijital evreni kontrol altına alma ve göç politikalarını sertleştirme yolunda ardı ardına düzenlemeler yapıyor. Bu ülkede mülteci haklarında yapılan köklü değişiklikle kalıcı mülteci statüsünün kaldırılması, insani sığınma özgürlüğünü yasal bir belirsizliğe sürüklenmesi söz konusu. Antifaşist-ilerici grup ve oluşumlara yönelik saldırgan düzenlemeler, ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı yasalar tüm bunlara eşlik ediyor. 

ABD’de ise kurumsal ve anayasal haklar doğrudan hedefte. İkinci Trump yönetimiyle birlikte “eşitlik odaklı” denilen sivil hak programlarının bütçeleri kesiliyor ve seçmen kaydı kuralları zorlaştırılarak oy kullanma özgürlüğü daraltılıyor. Anayasal bir hak olan doğum hakkı vatandaşlığının sınırlandırılması ve kitlesel sınır dışı kararları, Trump’un özel birliği gibi hareket eden ICE’nin estirdiği terörle birleşik olarak göçmen hakları tarihin en geri noktasına doğru zorlanıyor. İdeolojik olarak hükümetle ters düşen üniversitelerin fonlarının dondurulması ve muhalif medyaya yönelik federal baskılar ise akademik ve ifade özgürlüğünü ciddi şekilde sınırlıyor. 

Almanya, Fransa ve “demokrasinin beşiği” olarak tanımlanan diğer pek çok ülkede benzer kısıtlamalar, yasal düzenlemeler yapılıyor. Almanya gerek siyasal gerekse ekonomik terörünü “Savaş Hazırlıkları” başlığı altında paketleyecek kadar açık oynuyor. Bu kapsamda “Borç freni” uygulamasını askeri harcamalar için esnetirken toplumsal ihtiyaçlar için ayrılan harcamaları alabildiğine daraltmaya çalışıyor. Ücretsiz aile sağlık sigortasının kaldırılması ve “Vatandaşlık Parası” gibi sosyal güvencelerin tırpanlanması gibi adımlar sadece başlangıç gibi. Siyasal alanda yapılan düzenlemelerde de durum farklı değil. Polis yetkilerinin genişletilmesi, ifade özgürlüğü kapsamındaki hakların daraltılması…

Sözün kısası ekonomik-siyasi-askeri bütünlük oluşturacak şekilde savaşa hazırlanılıyor. Savaşın ne olduğu ve günümüz dünyasında nasıl vücut bulacağını öngörmek zor değil. Mesele bu gidişata karşı işçi ve emekçiler arasında bilinç yaratma yollarını çeşitlendirmek, bu savaş sarhoşluğunu devrimci çıkışlara dönüştürebilmekte. Lenin’in kendi döneminde belirttiği gibi yarın “Anayurdu savunma” ya da “teröre, medeniyetin ortadan kaldırılma çabasına karşı” denilerek emekçilere pazarlanacak tüm savaş politikalarına karşı bütün ülkelerde savaşı iç savaşa dönüştürme devrimci iradesinin geliştirilmesidir.