Yargıda merkezileşme ve Nazi yargısı

129

Kazım Bayraktar

Alman faşizminin Nazi tipi yargı sisteminin temel özelliklerinin günümüz kapitalist devletlerinde adım adım pratikleştiğine, bunun arka plânında neoliberalizmin genel olarak toplumsal çelişkileri “yumuşatma ve soğutma” taktiğinin yerini sınıfsal çelişkileri etnik, dinsel, kültürel farklılıklara doğru manipüle ederek -kitlesi ve nüfusa oranı gittikçe büyümekte olan- işçi ve emekçileri birbirine düşmanlaştırma politikalarının aldığına tanık oluyoruz. Türkiye ve benzeri ülkelerde bu adımlar daha hızlı atılıyor.

En son, iktidar partilerinin kadrolaştığı Yargıtay’ın 3. Ceza Dairesinin Anayasa Mahkemesi’ne -dolayısıyla Anayasa’ya- başkaldırısı, ardından Yargıtay Başkanının ve iktidar sözcülerinin AYM’ni  suçlayan  açıklamaları, bazı açıklamalarda milliliğin yeniden vurgulanması, yürütmenin başı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargıya “hakemlik” teklifi ve kendi ürettiği “krizi” bahane ederek Anayasa değişikliği talebini tekrarlaması yargının faşist merkezileşme yönünde yeniden yapılandırılmasında yeni bir aşamanın zorlandığını apaçık gösterdi. 

Tanık olduğumuz güncel pratikleri Nazi tarzına benzetmek için yargının başında “Führer’im, halk mahkemeleri bundan böyle bir karar verirken, sizin nasıl karar vereceğinize inanıyorsa, o yönde bir karar vermeye çalışacaktır” diyen bir Freisler bulunması gerekmiyor. Benzerlik biçimde değil, yargının siyasal merkezileşmesiyle birlikte siyasi davalarda uygulanan suç ve ceza kriterlerinde, yargılama usûllerinde kendini gösteriyor. 

Faşizmin evrensel özelliklerinden biri de ülkeden ülkeye, her ülkede dönemden döneme, sınıf mücadelesinin koşullarına göre biçim değiştirebilen bir rejim tarzı olmasıdır: “Faşizme tam ve kesin olarak belirlenmiş bir şey olarak bakılmamalıdır; faşizm hiçbir zaman oturmuş bir şey, bir şema ya da model olarak değil, tam tersine, ekonomik durum ve yığınların savaşı gibi gerçek etkenlerden doğan bir dizi gerçek ekonomik ve politik ilişkiler dizisinin bir sonucu olarak görülmelidir [Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, sf. 59]

Faşizmi tanımlarken, Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası gibi tarihteki belirli koşullara özgü belli biçimlere değil özüne odaklandığımızda; Nazi tipi faşist yargılama tarzında görülen iki özsel özelliğin, 12 Eylül Anayasasıyla temeli atılan ancak 2010 Anayasa değişikliğiyle yeni bir düzlemde yeniden yapılandırılan Türk yargısında adım adım pratikleştiğini görebiliriz. Gerçi bu eğilimin Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kadar giden bir tarihsel geçmişe sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. İstiklâl Mahkemeleri, Demokrat Parti’nin Tahkikat Komisyonu girişimi, sıkıyönetim mahkemeleri ve DGM’ler Türk yargı sisteminin ‘özel’liği yanında bu eğilimin sürekliliğini yansıtan biçimlerdir. Fakat bunlar nihayetinde yürürlükteki yargı sisteminin bütünü içinde ‘istisna’yı temsil ederler. Bugün ise sistemin bütünü-kendisi farklılaşmıştır. 

Temel Belirleyici Olan 

Nazi tipi yargı sistemini karakterize eden özelliklerden ilki ve belirleyici olanı, başta yasama, yürütme, yargı, ordu ve polis olmak üzere devletin tüm kurumlarının yetki ve karar organlarının iktidardaki belli güç odaklarının elinde toplandığı siyasal merkezileşmedir. Yargı bu kapsamda kendi içinde de merkezileştirilmektedir.  

12 Eylül askeri faşist darbesinde temelleri atılan bu yönelim, sol siyasal muhalefet ve bazı devrimci yapılarda hâlâ yönetenlerin niyetlerinin, keyfi ya da ideolojik tercihlerinin sonucuymuş gibi yanılsama yaratmaya devam ediyor. Siyasal merkezileşmenin kapitalizmin gel-gitler içinde gittikçe derinleşen kriziyle birlikte sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi ile ilişkisi göz ardı ediliyor. Bu nedenle siyasal söylem ve eylemler hukuk, adalet, demokrasi ve insan hakları sınırında kendini tekrarlayıp dururken, seçime ve iktidar odakları arasındaki çelişkilere umut bağlanıyor. Bir yanda kapitalizmi düzeltme umuduyla emperyalist Yeni Dünya Düzeninin Fukuyama gibi ideologlarından medet umanlar [Fukuyama İzmir Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği İkinci Yüzyıl İktisat Kongresine online olarak katıldı], öte yanda rejimin geldiği bu aşamada dahi ona faşizm teşhisi koymakta hâlâ tereddüt edenler az değil.

Tarihte küçük bir azınlığın elinde devasa boyutlara ulaşan her özel mülkiyet biçimi azami siyasi merkezileşme ve dolayısıyla azami baskı ve zulüm ile özdeşleşerek varlığını sürdürebilmiştir. Siyasi merkezileşmenin kaçınılmaz sonucu devletin özellikle ordu, polis, yargı gibi baskı aygıtlarının güçlendirilerek tek merkeze bağlanmasıdır. Bu merkezileşme, sadece devletin kendi ülkesi içindeki sınıfsal çelişkilerin değil aynı zamanda -özellikle kapitalizm çağında- iç ve dış pazar ve kaynakların paylaşım krizlerinin de zorunlu kıldığı bir yönelimdir. Bu yönelimin yargıya yansıma biçimleri yazının konusunu oluşturuyor.

Ortaçağın son birkaç yüzyılında krallar, imparatorlar, dinsel kurumlar ve feodal beylikler elinde devasa boyutlara ulaşan feodal toprak mülkiyetinin iktisadi ekseninde merkezileşen siyasi yapının yargıdaki doruğunu engizisyon; kapitalizm çağının emperyalist tekelleşme dönemindeki siyasi merkezileşmenin yargısal doruğunu da Nazi mahkemeleri temsil eder. Her ikisi de ait oldukları çağların devletlerindeki yargı biçimlerinin en merkezileşmiş prototipleridir.

Tüm toplumsal düzen ve kuralların dinin onayından geçerek meşrulaştırıldığı feodal çağın engizisyonunda kullanılan kafa ezici, kazığa oturtma, diri diri yakma, demir bakire, gergi, testere, aşağılama maskeleri; Osmanlı İmparatorluğunda ise şöhreti engizisyon kadar olmasa da dayak, kısas, pranga, zindan, kürek, tomruk, ölüm vb. işkence aletleri ve yöntemleri; tarih yeni bir altüst oluşa doğru ilerlerken asalak bir feodal zümrenin elinde devasa boyutlara ulaşmış özel mülkiyetin toprak-serf biçiminin en merkezi, en çürümüş, en saldırgan aşamasına ve tarihsel sonunun da başlangıcına tekabül ediyordu. Nazi mahkemeleri ise özel mülkiyetin sermaye biçimine dönüşerek yine küçük bir azınlığın elinde tekelleşip merkezileştiği kapitalizmin emperyalizm dönemine ve dolaysıyla tarihsel sonuna tekabül ediyor.

Nazi mahkemeleri birinci emperyalist paylaşım savaşında yenik düşen, dünyadaki pazar ve kaynaklarını kaybeden Alman emperyalizminin dışarıda yeniden paylaşım kavgasına girebilmek için -diğer emperyalist ve işbirlikçisi devletlerde olduğu gibi- içeride ihtiyaç duyduğu faşist siyasi merkezileşmenin dönemin Alman yargısına yansıma biçimiydi. 

Her iki çağda da yargı, iktidarların muhaliflerini hedef alan baskı, cinayet ve katliamların meşruiyet aracı olarak kullanıldı. İlkinde meşruiyetin kaynağını din, ikincisinde hukuk ve yasalar oluşturuyordu. Faşist Nazi iktidarı devrildikten sonra, “Adalet Davası”nda yargılanan katil yargıçların bu meşruiyete ve yürürlükteki faşist yasalara (diğer bir deyimle pozitif hukuka) sığınarak yaptıkları savunmaların arka planındaki gerçeklik, mahkemenin mahkȗmiyet kararının gerekçesinde şu cümlelerle teşhir ediliyordu: “Kısaca suçlama, ülke çapında hükümet tarafından düzenlenen zulüm ve adaletsizlik sistemine bilinçli olarak katılmaktır. İnsanlık yasalarının ihlali söz konusudur ve suç Adalet Bakanlığı’nın otoritesi ile hukuk adına işlenmiş, mahkemeler de suçun işlenmesine aracılık etmiştir. Suikastçının hançeri, yargıcın cübbesinin altında gizlenmiştir”.  [Nazi Almanyasında Hukuk, Editörler Alan E. Steinweisw, G. Robert, D. Rachlin]

Faşist yargılama biçimlerine Türkiye’nin geçmişinden çokça örnek vermek mümkün. Ancak 70’lerin sonuna doğru dünya çapında başlatılan neoliberal stratejiye uyarlanmış kurumsal yapılanmasının temeli 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle atıldı. Daha sonra askeri biçimin yerini alan sivil mahkemeler (önce devlet güvenlik mahkemeleri daha sonra özel görevli mahkemeler), 12 Eylül’ün faşist yargılama biçimini sivil görünüm altında daha da derinleştirerek istikrar kazandırdılar. Klasik burjuva ceza hukukunun temel ilkelerini açıkça reddeden Nazi tarzından biçimsel farkları bu ilkeleri sözde kabul edip hukuksal yorum cambazlıklarıyla içlerini boşaltmasıydı.

12 Eylül Anayasası yargıyı yeniden yapılandırmıştı ancak her hükümet değişikliği ile birlikte iktidarı ele geçiren partinin yargı kurumlarında hızla kadrolaşmasının önünde hâlâ birtakım engeller vardı. Bu engeller -yeni metnin kenar süsleri altına gizlenerek- 2010 “yetmez ama evet” Anayasası ile birlikte kaldırılarak savcı ve yargıçları iktidarın memurlarına dönüştürmenin, yetkiyi ele geçiren her iktidar odağının yargıda istediği değişikliği ve kadrolaşmayı daha hızlı yapabilmesinin yolu açıldı ve yargının siyasal merkezileştirilmesinde yeni bir düzleme geçildi. İktidar ortakları arasındaki paylaşım krizleri ve darbeleşmeler nedeniyle, Nazi mahkemelerinde olduğu gibi tek lidere bağlanmasında sorunlar yaşansa da yargının devletle birlikte yeniden yapılandırılma süreci adım adım tek siyasi merkeze bağlama yönünde ilerlemeye devam etti. 

Önemli adımlardan biri tutuklamaya ve tutuklama kararlarına itirazları karara bağlamaya yetkili belli davalara bakma görevine de haiz genel sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması ve yerine sadece tutuklama işlemlerine hasredilmiş özel nitelikte sulh ceza hakimliklerinin kurulması oldu. Bu yapısal değişiklikle birlikte iktidar partilerinin sulh ceza hakimliklerinde hızla kadrolaşması sağlandı. Ardından “keyfi” tutuklamaların, tutuklamayı açık bir baskı ve tehdit aracı olarak kullanmanın yolu sonuna kadar açılmış oldu. Atananların çoğu, iktidar partisinin veya liderinin siyasi hedef ve çıkarlarına göre “durumdan vazife çıkarabilen”, gizli ilişkiler kurarak talimat alıp uygulayabilen, hukukta “tam kanunsuzluk” denilen kanunun emredici hükümlerine aykırı kararlar verebilen, her türlü kirli çıkar ilişkilerine bulaşmaya teşne, siyasi kimliklerini açıklamakta cüretkâr iktidar/parti “militan”larından oluşuyordu. Örneğin yargıç ve savcıların tayin, atama ve özlük işlerini düzenleyen, HDP-Kobané davasının yargıçlarını bu davaya özel olarak seçip atayan Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) 1. Dairesinin üyelerinden Hamit Kocabey istifa ederken şu açıklamayı yapmaktan çekinmedi: “TBMM tarafından seçildiğim HSK üyeliği görevinden Genel Başkanımız Devlet Bahçeli ile yaptığımız istişareler neticesinde istifa ediyorum.”  

Nazi yargısında olduğu gibi partisini ve liderini görevinden üstün tutan, görevini partinin aracı kılan partili yargıçlar iktidar tarafından yargının en yüksek kurumlarına atanıyor, siyasal merkezileşme adım adım yol almaya devam ediyordu.

Önemli diğer bir adım da savcılık birimlerinin yetkileri yeniden düzenlenerek atıldı. Amaç bir yandan iktidar güçlerinin çıkarına ters düşen beklemedikleri soruşturma ve davaların açılmasını engellerken, öte yandan hedefe konulan siyasi muhaliflere ve hatta çıkar çatışmasına girdikleri belli sermaye gruplarına, yine çıkarlarıyla çelişen işler yapmaya başlayan mafya çetelerine anında operasyonlar yapılarak soruşturmalar açılmasını sağlamaktı. 

Yeni düzenlemeyle soruşturmalarda görev alacak kolluk görevlilerini atama yetkisi iktidarın içişleri bakanına bağlı valilere ve kaymakamlara verildi. Böylece iktidar odaklarına soruşturmaları daha doğrudan yönlendirme olanağı sağlanarak merkezileşmede yeni bir adım daha atılırken, soruşturmaları yürüten polislere ve amirlerine adli görevlere ilişkin emir ve talimat verme yetkisi savcılardan alınarak Başsavcılara verildi. Yargı-yürütme işbirliği temelinde iktidar tarafından atanan ve yetki gücü arttıkça baskı gücü de artan Başsavcılar giderek adliyelerin “reis”lerine dönüştürüldü. Her adliyenin hakim ve savcıları başsavcıların fiili hegemonyası altına alındı. Bu tarz merkezileştirme Nazi yargısında Halk Mahkemeleri (Volksgerichtshof) başkanı üzerinden yapılıyordu.  

Hem devlet-iktidar bütünlüğünde hem de kendi yapısı içinde siyasal merkezileştirilmesi sonucunda yargı, “parlamenter demokrasi”nin parlamentosuna seçim yoluyla girmeyi başarmış belli siyasal muhalifleri, parlamentodan atıp cezaevlerine gönderecek bir silaha dönüştürülebildi. Geriye kalan son engel Anayasa’da düzenlenmiş milletvekili dokunulmazlıklarıydı. HDP dışındaki tüm partilerin ittifakıyla dokunulmazlıkları kaldıran bir Anayasa değişikliği daha yapılarak çok sayıda HDP milletvekili ile CHP’den iki milletvekili tutuklatıldı; tıpkı SPD ve KPD milletvekillerinin Hitler’in talimatıyla tutuklandıkları 1933 Nazi Almanyası’nda olduğu gibi. 2010’da sol liberallerin “yetmez ama evet” desteğiyle başlayan süreçte TBMM’nin yasama yetkisinin önemli ölçüde tırpanlanarak kararnameler yoluyla Cumhurbaşkanına devredilmesi de sağlanmıştı; tıpkı Nazi Almanyası’nda parlamentonun yetkilerinin “Ermächtigungsgesetz” (Yetkili Kılma Kanunu) ile hükümete devredilmesinde olduğu gibi.

Bir yandan faşist merkezileşme ilerlerken öte yandan muhaliflere yönelik baskı, tehdit ve şiddet politikasının önünde AİHM’nin ve zaman zaman da AYM’nin verdiği kararlarla ortaya çıkan engeller, bu kararları fiilen uygulamama politikasıyla aşılmaya başlandı. Örneğin: AİHM’nin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Kavala başvurularında verdiği hak ihlali tespiti ve tutukluluklarının kaldırılması yönünde kararları karşısında “AİHM bizi bağlamaz”, “karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” diyen Erdoğan, yakın tarihte AYM’nin milletvekili Enis Berberoğlu ile ilgili hak ihlali tespiti ve tutukluluğun kaldırılması yönünde kararı açıklandığında “AYM kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyerek iç hukuk yargısında siyasi hedeflerine ters düşen yargı kararlarını uygula(t)mayacağının işaretini vermişti. AİHM kararları uygulanmadı ve peşinden Erdoğan, Demirtaş ve Yüksekdağ’ı kastederek “bunları bırakamayız, bırakırsak şehitlerimiz bize hesap sorar” şeklindeki açıklamada bulundu. Faşist siyasal merkezileşmenin yargıda ulaştığı boyutlar bu “karşı hamle”de bir kez daha kanıtlandı. Örnekler çoğaltılabilir. 

Son olarak, AYM’nin milletvekili Can Atalay hakkında vermiş olduğu hak ihlali kararı bahane edilerek Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından verilen “AYM kararına uyulmaması ve AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulması” kararıyla birlikte yargıda siyasi merkezileşme kritik bir eşiğe dayandı. Bir yandan iktidar ortakları arasında paylaşım krizi derinleşirken öte yandan AYM’nin kapatılması ya da iktidarın vitrin süsü olarak kalması için çareler aranıyor.

Siyasal Merkezileşmenin İdeo-politiği

Nazi tipi yargılamanın ikinci özsel özelliği, çürümenin ve saldırganlığın siyasal-ideolojik meşruiyetinin milliliğe dayandırılmasıdır. 

Ortaçağda mahkeme üyelerinin de zaman zaman katıldıkları işkence ve cinayetlerin üzerine Tanrının şalı örtülüyor, hukuk tanrının kanatları altında hükmünü sürdürüyordu.

Burjuva devrimleri çağında tanrının yerini hukuk aldı. Kapitalist emperyalist tekelleşmeyle birlikte gericileşen burjuvazi kendi klasik liberal hukukunu faşist politikalar doğrultusunda yeniden yapılandırırken ırkçılığa ve milliyetçiliğe sığındı. Devleti ele geçiren iktidar odaklarının muhaliflerine yönelik baskı ve zulmü, her türlü kirli-kanlı siyasi çıkar hesapları milliliğin arkasına gizlendi. Nazi hukukçusu Alfred Rosenberg siyasi merkezileşmenin ideolojik meşruiyetini şöyle ifade ediyordu: “Hukuk ve siyaset, sadece en yüksek ırksal değerimizin hizmetindeki aynı iradenin iki farklı ifadesini temsil etmektedir” (bba) [Age, sf.189]

Naziler millilik kutsamasını Hitler üzerinden gerçekleştirdiler. Hitler gökyüzüne çıkarılan yeni kutsalın yeryüzündeki yegane temsilci ilan edildi. Türkiye’de çok kullanılan deyimle “milli irade”, nazilerin deyimiyle “halk (Volk)”ın yani “ırkın sağlam vicdanı”, sadece ceza yasalarında açıkça tanımlanan suçların değil, her türlü cezalandırmanın da ölçütü oldu. 

Nazilerin “Halk Mahkemesi”, bir yandan Yahudileri ve siyasal muhalifleri katliam ve işkence merkezleri olan toplama kamplarına gönderiyor, öte yandan idam cezalarında sınır tanımıyordu: “Verilen idam cezalarının kesin sayısı bilinmemekle birlikte, tahmin edilen en makûl sayı, 5 bin 266’dır. Volksgerichtshof, totaliter olmayan bir toplumda dikkat bile çekmeyecek eylemlere aşırı cezalar uygulayarak Alman halkına dehşet saçmıştır; öyle ki, masum bir şaka, kişiyi idama gönderebilirdi. Mahkemenin usûl kuralları sanıklara, kendilerini savunma fırsatı verilmeyecek biçimde tasarlanmıştır.”

Millilik maskesinin arkasındaki gizli amaç, “kanunsuz suç ve ceza olmaz”, “suç ve cezaların şahsiliği”, “yasalar önünde eşitlik” gibi klasik liberal burjuva hukuk ilkelerinin tasfiyesidir. Birey eylerken -kanunların değil- milli iradenin eylemi nasıl yorumlayacağını öngörme zor(un)luğuyla karşı karşıya bırakılır. Öte yandan milli iradeyi tanımlama ve hukuku bu yoruma göre biçimlendirme yetkisi lidere veya siyasi merkeze verilmiştir. Millilik siyaseti yürürlükteki yasaların “keyfi” biçimde yorumlanmasına sınırsız olanak sağlarken, yargıçları da milliliğe elverişli olmayan yasalara bağlılıktan kurtarır. Yargıç önüne gelen her somut olayı karara bağlarken – Freisler’in meşhur sözüne uyarlarsak -“milli iradenin nasıl karar vereceğine inanıyorsa, o yönde bir karar vermeye çalışacaktır” Milli irade ne doğal hukuk tanır ne  pozitif hukuk. Nazi pratiği tüm kirli kanlı sonuçlarıyla birlikte tarihçi hukuk akımının yüzüne tutulan aynadır.  

Nazi yargılamalarında yasa yerine geçen milli iradeyi, “Anayasa Mahkemesi kapatılmalıdır” diyen iktidar ortağı MHP Genel Başkanı Bahçeli 24 Aralık 2020 günü kamuoyuna yaptığı bir  açıklamada Türkiye’ye uyarlayıverdi:

“AİHM’in Demirtaş’ın serbest bırakılmasını dayatan kararını tanımıyoruz, takmıyoruz, milli vicdanda hükümsüz olduğunu buradan haykırıyoruz. Milli iradeye ve Türk mahkemelerine hakareti reddediyoruz.”

Neoliberalizmin AKP-MHP ile devam eden sürecinde Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekiliğine kadar yükselen Mehmet Uçum, Yargıtay’ın  Anayasaya başkaldırısını ”Milli Yargıya karşı saldırıların çok büyük bir birikim oluşturması sebebiyle reaksiyoner bir tavır” olarak savundu ve  “Türkiye, Milli Yargısını batıcı ve neoliberal yargı anlayışlarına karşı sonuna kadar savunacaktır, kimsenin bundan şüphesi olmasın” diyerek AYM’ni neoliberal olmakla suçladı. Uçum’un bu açıklaması faşist rejimin adım adım pekişmekte oluşunun farkında olanlar için sürpriz değildi ama Erdoğan’ın eski hukuk danışmanlarından Prof. İzzet Özgenç’e bile “hukukçu geçinen çakallar” dedirtecek derecede infial uyandırdı. Doğanın verdikleriyle beslenen çakalların hukuku ve milliyeti yoktur ama liberal hukukun reddi faşizmin evrensel siyasetidir. “…Alman liberal hukukunun terki, Alman hukuk sisteminin dönüşümü ve anti-liberal Nazi hukuk düzeninin ihdası” der Douglas G. Morris “birbirine dolanmış sarmaşıklar gibiydi” [Age, sf.132] 

Uçum’un açıklaması Nazi hukukçularının liberal hukuk/yargı karşıtlığı ile tam olarak çakışıyordu. Onun temsil ettiği ve ülkenin kaynaklarını kapitalist-emperyalist sermaye tekellerine peşkeş çekerek paylaşırken yüzlerce “gayrı milli” iktisadi hukuk sözleşmesine imza atan yerli ve milli işbirlikçilerin asıl derdi, burjuva demokrasileri çağında şekillenen liberal hukukun temel ilkelerinden kurtulmaktan başka bir şey değildi. 

Kapitalist sistem hukuksuz düzen sağlayamaz. Kural ihlali ya da kuralların sınıfsal çıkarlara göre “keyfi” değiştirilmesi özel mülkiyetin mülkiyete saldırarak kendini var eden bencil bireyci karakteristik özelliğinin toplumsal siyasi üstyapıya yansıma biçimi ve kaçınılmaz sonucudur. Bu nedenle faşizm bir hukuksuzluk değil kapitalist sistemin ve burjuvazinin iktisadi-siyasi ihtiyaçlarına ve zorunluluklarına göre koşullanmış bir hukuk biçimidir:

“Nazi rejimi aynı zamanda norm devletine, hukuk sistemine de dayanıyordu. …Terör taktikleri, kısa vadede liberal düzenin yerinden edilmesine yardımcı olmuştu ama uzun vadede Nazilerin toplumsal düzen vaadini tehlikeye atıyordu. Siyasi ağırlığı olan pek çok Nazi, hukuk sisteminin kullanılmasının yeni hükümetin meşruiyetini güvence altına alabileceğini ve hedeflerini daha sistematik, tutarlı ve kapsamlı bir şekilde ilerletebileceğini fark etmişti. Kuşkusuz liberal hukukun yerine Nazi hukukunu koyarak hukuk sistemini dönüştürmeleri gerekiyordu. Bu süreçte hükümet, 7 Nisan 1933 tarihli iki yasa ile büyük bir adım attı. Bu yasalar liberal devleti canlandıran mesleklere, yani yargıçlara ve avukatlara saldırıyordu. Profesyonel Kamu Hizmetinin Restorasyonu Kanunu yargıçlara, Baroya Kabul Kanunu da avukatlara uygulanmıştır.” [Age sf.137] 

Alman tekelci burjuvazisi emperyalist-kapitalist sermaye ekseninde siyasal merkezileşme ihtiyacını pratiğe geçirecek ideo-politik gücü o günkü koşullarda Hitler ve Nazilerde buluyor, Alman faşizmi o koşullara göre biçimleniyordu. Bugünün Türkiyesi’nde ise faşist siyasal merkezileşme AKP-MHP ittifakı elinde biçimleniyor.