Türkiye Devrimi’nin Karakteri – III

798

H. Selim Açan

Siyasal sorunlarla örgütsel sorunlar mekanik biçimde birbirinden ayrılamaz. Bolşevik parti örgütünü, proleter devrimler çağında yaşadığımızdan bağımsız kabul ya da reddeden biri, bu örgütün mahiyetinden kesinlikle hiçbir şey anlamamıştır” (V.İ. Lenin, Proletarya Partisi Üzerine, abç.) 

Sosyalist Devrim Düşmanlığına Evrilen Demokratik Devrim Fetişizmi

Türkiye solunda demokratik devrim fetişizmi, sorunu ele alışı sırasında Leninizm’e uzaklığının farkına hâlâ varmış değildir. Bu öylesine kökleşmiş tarihsel bir zaaftır ki, Maoculuğa mesafeli hatta bizim gibi sonradan da olsa ondan kopan kesimler içinde bile konuyu hâlâ eskinin sığ ölçütleri temelinde ele alan yaklaşımlar yaygındır. 

Üstelik bu öyle vahim bir yüzeyselliktir ki, devrimimizin içinde bulunduğumuz aşamasında devrimci proletaryanın sınıf bakış açısını daha işin başında sulandırıp bulanıklaştırmakla kalmaz sosyalizme uzaklık ve yabancılık üretir. Öyle ki, 1970’li yıllarda TİP ve TKP gibileriyle aramızdaki sınırlar belirsizleşir kaygısıyla “Yaşasın Sosyalizm” sloganını en azından propaganda sloganı olarak kullanmaktan bile uzak durmuş, ‘sosyalistlik’ tekelini gönüllü olarak bu revizyonist reformculara terk etmişizdir. Sosyalizme bu uzaklık ve yabancılaşma, 1989 sonrasında ona kolayca sırtını dönüp büsbütün unutma boyutuna vardı. Sınıfsız komünist toplum tarihsel amacı ve onun başlangıç adımı olarak sosyalizm hedefinin yerini demokratik talepler için mücadele ve demokratikleşme ideali, proletaryayı temel alan sınıf devrimciliğinin yerini post-Marksist kimlik ve kültür politikaları aldı. 

Ufku demokratik devrimcilikle sınırlı basamaklandırılmış devrim ve devrimcilik anlayışı, bu ideolojik titreklik ve savruluşları kolaylaştırıcı olduğu kadar zihinlerde meşrulaştırıcı bir rol oynadı. Dahası bu ikisi arasında birbirini besleyip kökleştiren simbiyotik bir ilişki ortaya çıktı. İş o hale geldi ki, bir taraftan hâlâ “Marksist” olduğunu iddia eden ama öte yandan sosyalist devrimi savunmanın gözüne kırmızı bez gibi göründüğü bir devrimcilik anlayışı türeyebildi. Örnek mi istiyorsunuz:

Marksist Teori dergisi yazarlarından İbrahim Çiçek, geçtiğimiz Kasım sonunda yayınlanan bir polemik yazısında TİKB’den TKP’ye, TKİP’ten EMEP’e kadar bütün sosyalist devrim savunucularını ayrımsız aynı torbaya doldurmakla kalmayıp  Marksizmi karikatürleştirmek” ve “emperyalist ekonomizm”le damgalıyordu. Ona göre doğrudan sosyalist devrimi savunmak “siyasal devrimin önceliğinin reddi” idi. “Marksist teoriyle proleter devrimci politikayı buluşturma (konusunda) sığlık(tı)… Marksist yöntemden uzaklık, indirgemecilik, reçetecilik, dogmatizm(di)… siyasal bakımdan sağa kayma(ydı)… keza siyasi devrimin reddedilmesiyle ‘sosyalist devrim’ (veya ‘toplumsal devrim’) önceliği ile birleşen, buluşan ‘sınıfa kaçış’ olarak da kavramlaştırılabilecek yaygınlaşan uvriyerizm (günümüzde tasfiyeciliğin gelişen bir görüngüsü oluyor); dahası da var, siyasi devrimin reddedilmesinin Kürt ulusal sorunu yakıcı gerçekliğine yabancılaştırarak, ilgisizleştirerek aynı zamanda nesnel olarak sosyal şovenizme açılan bir kapı(ydı).” 

Siz tam, “Yapıştırılmadık başka hangi etiket, okunmadık başka hangi lanet kaldı” diye düşünürken öldürücü darbe geliyordu: “Bırakalım siyasal hokus pokus yeteneği gelişkin TKP’yi, bırakalım ‘sınıf cephesi’ çağrısı yapan anarko sendikalistleri ve diğerlerini, en keskin sosyalist devrim savunucuları da Kürt ulusal sorunu üzerinden atlayarak, etrafını dolanarak ya da sınıflar mücadelesinin tanımadığı herhangi başka bir icatla, yöntemle işçi sınıfının sınıf bilincini, burjuvaziye karşı Lenin’in ifadesiyle ‘iç savaş’ hazırlığı düzeyine yükseltecek politik çalışmayı yürütemezler.” (İ.Çiçek, Marksizmin Bir Karikatürü ve ‘An’da Düşündürdükleri, 28 Kasım 2024, https://etha54.com/haberdetay/ibrahim-cicek-yazdi-marksizmin-bir-karikaturu-ve-anda-dusundurdukleri-198762, abç)

Türkiye sol hareketinin sonuç olarak 1968’den beri gündeminde olan, dahası MDD’cilik-Sosyalist Devrimcilik ekseninde temel bir saflaşmaya yol açmakla kalmayıp asıl olarak MDD kampında yer alan devrimci örgütlerde çok sayıda iç tartışma ve ayrılığa yol açan Türkiye Devrimi’nin karakteri konusunda uzun yıllar egemen olan sığlığı (ölçü çarpıklığı ve yetersizliğini) aşmaya ilk yönelenler yıllarca -ve halen- parlamentarizmin ve reformizmin bayraktarlığını yapan eski TİP çevresiyle Troçkistler oldu. MDD’ci kampın tamamı olarak bizler (hatta ortaya çıkışından itibaren kendisini TDH’de ‘biricik sosyalist devrimci’ olarak gören TKİP) konuya en fazla sosyo-ekonomik yapıdaki değişimler temelinde yaklaşmayı sürdürürken -aslında bu konu çoğumuzun gündeminden büyük ölçüde çıkmışken- 1986 yılından itibaren Gelenek dergisini yayınlayan bir grup eski TİP’li (önce birlikte SİP’i kurup sonra bugünkü TİP ve TKP olarak bölündüler) emperyalizm çağında Leninist yaklaşımın esaslarına dikkat çeken bir kulvar açtılar. Hemen hemen aynı dönemde Sınıf Bilinci dergisini yayınlayan Troçkist bir çevre de (bugünkü DİP) aynı doğrultuda farklı bir yoldan yürüdü. 1990’ların sonunda bunlara Köz çevresi de eklendi. Tabii ki aralarında çok ciddi ideolojik-politik farklılıklar da olan bu üç yapı/çevre sonuç olarak bu konuda “öncü” bir rol oynadılar. Bu gerçeği hiçbir komplekse kapılmadan teslim etmek gerekir. 

Fakat tam da onların siyasal pratiği yanında sosyalizmi bile nasıl iğdiş ettikleri dikkate alınacak olursa belirli bir konuda hatta teoride ‘öncü’ bir rol oynamanın Marksist-Leninist anlamda militan sosyalist bir devrimcilik anlamına gelmediğini, bunun referansı olamayacağını görmek için yeterlidir. Marksist-Leninist karakterde bir devrimcilik, geçmişte olduğu gibi günümüzde de herşeyden önce teori-siyaset-örgüt ve pratik bütünlüğünü taşımak zorundadır. Ayrıca bu bütünlük, birbirini besleyip büyüten militan devrimci bir karakterde olmalıdır. Teorimizin kendisi gibi onun temellerini atan Marx ve Engels ile onu emperyalizm çağının Marksizm’i mertebesine yükselten Lenin bunun canlı örnekleridir. Dolayısıyla bu yapısal ögelerden birinin bile yokluğu ya da şu veya bu düzlemde tek boyuttan ibaret göreli gelişkinliğe dayalı bir Marksistlik ve Marksist devrimcilik iddiası içi boş bir palavra ve aldatmacadan başka bir şey değildir. 

Kırılma İçinde Kırılmalar

Devrimin karakteri konusundaki tartışmanın emperyalizm çağının karakteristik özellikleriyle bağlantısı içinde devrimci proletaryanın kendi tarihsel amaç ve hedefleri doğrultusunda esas alması gereken bağımsız sınıf tavrının gerekleri yerine çözülmemiş demokratik sorunların varlığından hareketle kendisini daha ileri ve kapsayıcı olana göre değil geri olana, insanlığın tarihsel ilerleyişi bakımından yarına değil düne, diyalektik değil doğrusal tarihsel ilerleme anlayışına, olası müttefiklerinin özlem ve beklentilerine uyarlama yaklaşımı vb. salt Leninizm’e uymayan oksimoron bir öncülük anlayışı olmakla kalmaz; devrimin nesnel dayanağını yanlış biçimlerde yanlış yerlerde aramayı beraberinde getirir. Bu anlamda keyfi seçim ve yönelimlere olanak tanıyan idealist bir sübjektivizme kapıları açar. Temeldeki kırılmaya bağlı olarak yeni ideolojik kırılmalara davetiye çıkarır. 

Kaypakkaya geleneğinin takipçisi kimi Maocu çevrelerin günümüz Türkiyesi’ni hâlâ ‘komprador kapitalizm ve feodal kalıntıların egemen olduğu yarı-sömürge bir ülke” olarak tanımlamalarını bu katmerli sübjektivizme örnek verebiliriz. Düşünebiliyor musunuz, birilerinin “emperyalist” olarak tanımladığı bir ülkeyi başka birileri hâlâ “yarı-feodal komprador kapitalist” olarak tanımlıyor!!! 

Proletaryanın izlemesi gereken devrim stratejisinin belirlenmesi sırasında tarihsel-güncel nesnelliği salt sosyo-ekonomik yapının gelişkinlik düzeyine indirgemenin yanıltıcı darlığını bir an için bir tarafa bırakacak olsak bile günümüz Türkiyesi’nde hâlâ feodal kalıntıların belirleyici ölçüde varlığından ve komprador bir kapitalizmden söz edebilmek olsa olsa vahim bir akıl tutulmasıyla ya da dogmatik saplantılardan kurtulamamakla açıklanabilir herhalde.  

Türkiye Kapitalizmi: Tarihsel Gelişim-Karakteristik Çizgiler

Türkiye kapitalizminin bağımlı bir kapitalizm, Türk tekelci burjuvazisinin işbirlikçi bir burjuvazi olduğu kuşkusuz doğrudur. Fakat bu bağımlılık ilişkisini herhangi bir Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkelerinde gördüğümüz türden bir yarı sömürgelik, işbirlikçilik ilişkisini ise komprador karakterde bir acentalık-ajanlık ilişkisi olarak görmek gözümüzün önündeki gerçekliği kafamızdaki kalıplara uydurmaya çalışmaktan başka bir anlama gelmez. 

Kapitalizm Türkiye’ye Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde, 1800’lü yılların ortalarında girmiştir. Bu doğal olarak geç kalmış bir kapitalistleşmedir. Üstelik ülkenin iç dinamiklerinden ziyade dönemin güçlü kapitalist devletlerinin baskıları belirleyici olmuştur bu gelişmede. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu hızla açık pazar haline gelir ve yarı sömürgeleşir. 

Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan dönemde asıl olarak gelişmiş kapitalist ekonomilerin ihtiyaç duyduğu hammadde ve tarım ürünlerinin ihracına onların ürettiği sınai ürünlerin ülke içinde pazarlanmasına dayalı az gelişmiş bir ticari kapitalizm söz konusudur. Bu bağlamda dönemin burjuvazisi Avrupalı kapitalistlerin uzantısı, onların ülkedeki aracısı ve acentası konumundaki komprador nitelikte ticari bir burjuvazidir. Çoğunluğunu da gayrımüslimler oluşturur. 1890’larda Adana ve Trakya’daki Ermenilere yönelik yerel katliamlarla başlayıp 1908 sonrası İttihat Terakki tarafından merkezi devlet politikası haline getirilen “Milli İktisat Siyaseti” yoluyla bunların ellerindeki birikmiş sermayeye devlet zoruyla el konularak Müslüman Türk burjuvazisi palazlandırılır. Türk tekelci burjuvazisi ilksel birikimini ağırlıklı olarak devlet zoruyla gerçekleştirilen bu kaynak transferi sayesinde gerçekleştirir. 1915’teki Ermeni soykırımı, 1924’teki Mübadele dramı, 1942’deki Varlık Vergisi yağması İttihat Terakki’nin başlatıp Kemalist iktidarın sürdürdüğü bu gasp siyasetinin zirve noktalarıdır. 

Bağımlı Türkiye kapitalizminin gelişme sürecini kabaca beş tarihsel evreye ayırabiliriz: 

Kapitalizmin filizlenmeye başladığı 1820’ler-1908 arasını ‘doğum dönemi’ olarak tanımlayabiliriz. 

Türk milli burjuvazisinin bağımsız bir sınıf olarak öne çıktığı, güç toplayıp palazlandığı 1910-1950 arasını ‘çocukluk dönemi’ olarak tanımlamak herhalde yanlış olmaz. 

Bunların ardından üç büyük tarihsel sıçrama kesiti gelir:

“1950-1960 arası dönem, Türkiye’de kapitalizmin gözle görülür bir gelişme ve genişleme kaydetmesiyle karakterize olur. Bu onun tarihindeki ilk büyük sıçramadır. O zamana kadar ağırlıklı olarak ticari bir karakter taşıyan kapitalizmin montaj biçiminde de olsa sınai bir kapitalizme yönelmesi, tarımda makinalaşma ve sınai ürünler üretimine yönelimle karakterize olan gözle görülür bir kapitalistleşme sürecinin başlaması, enerji, ulaşım ve haberleşme alanında yoğunlaşan yatırımlara paralel olarak iç pazarın genişlemesi ve değişik sektörlerde faaliyet gösteren holding tipi tekelci yapılanmaların ilk örneklerinin ortaya çıkışı bu evrenin temel çizgilerini oluşturur.

Emperyalizmle olan ekonomik, mali, siyasi, askeri ve kültürel ilişkilerin kapsam ve derinlik olarak alabildiğine gelişmesi yine bu dönemdedir. Türk burjuvazisinin kendi içinde tekelci bir burjuvaziye dönüşümü de bu evrede başlar.

Keza sermayenin genişletilmiş yeniden üretim süreçlerinde artıdeğer sömürüsünün payı, tarihsel olarak bu aşamadan sonra ön plana geçer ve belirleyici bir ağırlık kazanır.” (TİKB Programı, sf.43)

İkinci tarihsel sıçrama 1960-1980 arasında gerçekleşir:

“1960-’80 arası dönem, Türkiye’de kapitalizmin derinleşme dönemidir. Türkiye’de kapitalizm bu tarihsel kesitte -özellikle de 1970 sonrası- artık egemen hale gelmiştir.

Emek-sermaye çelişkisi 1970′lerden itibaren temel çelişki halini almıştır. Bu henüz geri ve hâlâ bağımlı bir kapitalizmdir. Fakat toplumsal yaşamın genelinde kapitalist ilişkiler artık belirgin bir üstünlük kazanmıştır. 

Bu sıçramanın gerisinde “ithal ikameci sanayileşme” stratejisi vardır. Bu, o yıllarda dünya çapında yürürlükte olanbir sermaye birikim modelidir. Model, yüksek gümrük duvarlarıyla koruma altına alınmış olan iç pazarın emperyalist sermayeyle ortaklık temelinde sömürülmesine dayanır. Emperyalist burjuvazi açısından miadını doldurmuş geri teknolojiye dayalı montaj sanayi biçiminde bir sanayileşmeyi de beraberinde getiren bu birikim modelinin kapitalist iç pazarı özellikle enine genişletici bir işlevi vardır. 

Meta ekonomisi ve ilişkilerinin yaygınlaşması, tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasi gücündeki artış, egemen sınıflar bloku içinde üstünlüğü ele geçirmekle kalmayıp hegemon bir konuma yükselmesi, tarımda feodal ilişkilerin çözülmesinde hızlanma, sanayide imalat sanayinin ön plana geçmesi, hisse senedi piyasasının doğuşu, bankacılık sektörünün güçlenmesi, banka ve sanayi sermayesindeki kaynaşmanın ileri boyutlara ulaşması, tekelleşme düzeyindeki yükseliş, kırdan kente göçün hızlanması- bu evreyi farklı kılan başlıca gelişmelerdir. 

Bu evrenin tarihsel bir özelliğini de bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin ortaya çıkması, işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleriyle burjuvazi ve onun devleti arasında büyük tarihsel çatışmaların yaşanması oluşturur.” (agk, sf.43)

Türkiye kapitalizmi üçüncü büyük tarihsel sıçramayı ise 24 Ocak sonrası yapar:

“1980 sonrası, Türkiye kapitalizminin artık iç pazarına sığmaz hale gelerek sınırlarının dışına taştığı, bölgesel bir güç ve çekim merkezi haline geldiği bir evredir. Bu onun tarihindeki üçüncü ve en büyük sıçramayı oluşturur. 

Bu sıçramanın iç dinamik yönünden altyapısı, bir önceki gelişme döneminde (1960-80 arası) gelişip olgunlaşmıştır. Bu olgunlaşma, sadece Türk tekelci burjuvazisinin elindeki sermaye birikiminin büyümesiyle sınırlı değildir. Bunun yanında onun özellikle tüketim malları ve ara malı üretiminde kazandığı tecrübe, emperyalist tekellerle yıllar öncesinde kurduğu ortaklık ilişkilerinin kendisine kazandırdığı avantajlar, bu arada ülkenin genç ve nispeten eğitimli bir işgücüne sahip olması ve hepsinden önemlisi Türk tekelci ve orta burjuvazisinin dışa açılma cesareti ve özgüvenindeki artış bu atılımı olanaklı kılan ana unsurları oluştururlar.

Kendi çapında sınırlarına gelip dayanmış bu iç dinamiklerin rolü az ve önemsiz olmamakla birlikte Türk tekelci kapitalizminin 1980 sonrası yaptığı büyük sıçramanın arka planındaki asıl dinamik, kapitalist emperyalizmin dünya çapında yeni bir yeniden yapılanma yönelimine girmiş olmasıdır. Sistemin dünya çapındaki yeniden yapılanmasına paralel olarak Türkiye’de de ekonomiden siyasete, üretimin örgütlenmesinden toplumsal yaşama kadar her alanda neoliberal temellerde bir yeniden yapılanma sürecine girilmiştir.

Türkiye kapitalizminin ’80 sonrası yaptığı tarihsel atılım, bu iç ve dış dinamiklerin karşılıklı etkileşimi temelinde ortaya çıkan bir sonuçtur. Bunlar arasında kopmaz bir bağ, diyalektik bir ilişki vardır. Bu nedenle birinin rolü ve işlevi diğerinin varlığından ve oynadığı rolden kopuk ele alınıp değerlendirilemez. Bunlardan herhangi birinin yok sayılması ya da önemsizleştirilmesi, sadece tarihsel gerçekliği keyfine göre eğip büken idealist bir tekyanlılık anlamına gelmekle kalmaz; Türkiye kapitalizminin gücünü ve ’80 sonrası yaptığı atılımı “kendinde şey” olarak abartıp pazarlama çabası içindeki burjuva propagandaya ortak olmayı beraberinde getirir ya da onu basit bir komprador ekonomi sınırları içinde algılamayı sürdüren ulusalcı savrulmalara kapıyı aralar.

Bu sürecin toplamında, sermaye yapısının görece zayıflığı, kendini büyütme ve genişletme olanaklarının sınırlılığı, bilgi ve teknoloji yönlerinden emperyalist ülke ve tekellere olan bağımlılığı sürmekle birlikte yüzyıl öncesinin komprador kapitalizminin yerini artık çevresine sermaye ihraç eden, Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a, Ortadoğu ülkelerinden Balkanlar’a kadar geniş bir alana yayılan yatırımlarıyla ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da artıdeğer sömürüsü gerçekleştirebilen bölgesel bir güç almıştır. Türkiye, uluslararası piyasalara ağırlıklı olarak tarımsal ürünler ve hammadde satan ve sanayi ürünleri ihtiyacının büyük bölümünü ithalatla karşılayan geri bir tarım-sanayi ülkesi olmaktan çıkıp ihracatının büyük bölümünü otomotiv başta olmak üzere değişik sektörlerde görece gelişkin teknolojiye dayalı sanayi ürünleri ve işlenmiş ara malların oluşturduğu orta düzeyde gelişkin bir sanayi-hizmet ülkesine dönüşmüştür. Kırın ülke ekonomisi ve toplumsal yaşamdaki ağırlığı alabildiğine küçülmekle kalmamış, kapitalist meta üretimi ve ilişkileri kırsal alanlarda da egemen hale gelmiştir.

Tarımda makineleşmenin ve pazar için üretimin ön plana geçmesi, yerli ve yabancı tekellere ait büyük kapitalist çiftliklerin, tarımsal ve hayvansal ürünleri yerinde işleyen entegre tesislerin yaygınlaşması dışında küçük üreticilerin de artık tekeller hesabına üretim yaptıkları sözleşmeli üreticilik gibi kapitalist ilişkilerin egemen biçim haline gelmesi tarımsal yapıdaki kapitalist dönüşümün öne çıkan göstergeleridir.

Tarımsal yapıdaki feodal ve yarı feodal kalıntıların çözülüşünün hızlanmasında, IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan politikalar ve kapitalizmin doğal yasalarının işleyişi kadar Kürt ulusal hareketinin gelişiminin Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısında, özellikle de üstyapıda, toplumsal yaşam ve ilişkilerde yolaçtığı devrimci dönüşümlerin payı büyüktür.

Diğer yandan aynı dönemde Türkiye ekonomisi, dış kaynaklara ve ithalata olan bağımlılığının büyüdüğü, katmadeğer oranı düşük emek yoğun sektörlerde ucuz emek sömürüsüne dayalı taşeronlaşmış bir tedarik ekonomisi haline geldi.

Madalyonun öteki yüzünde de bu gerçek vardır. Çelişkili görünen bu tablo aslında, Türkiye kapitalizminin 1980 sonrası gelişimini belirleyen dinamikler içinde belirleyici bir rol ve ağırlığa sahip olan dış dinamiklerin özelliğinden kaynaklıdır.

Dünyada kapitalizmin enine gelişmesine yeni bir ivme kazandıran neoliberal küreselleşme özünde yeni bir uluslararası işbölümü düzenidir. Doğal olarak emperyalist burjuvazinin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda, onun tarafından belirlenen bir işbölümüdür bu. Daha önceki Fordist üretim modeline dayalı ‘ithal ikameci’ düzenden farklı olarak bu yeni uluslararası işbölümünde kâr oranları düşük emek yoğun sektörler ile kirlilik yaratan sektörler bağımlı ülkelere bırakılmıştır. Bilişim, iletişim, finans, genetik ve nanoteknolojiye dayalı sektörler gibi katmadeğer oranı yüksek sektörlerin tekelini ellerinde tutmaya devam eden gelişkin emperyalist-kapitalist ülke ve ekonomilerin tedarikçisi rolünü bunlar üstlenmiştir.

Türkiye işte bu rolü üstlenen ekonomilerden biridir ve Türkiye kapitalizminin ’80 sonrası yaptığı atılımın arkasında da öncelikle bu itici güç yatar.

Bu yeni uluslararası işbölümü modeli, ülke içinde de benzer bir hiyerarşik ilişki düzenini beraberinde getirir. Türkiye kapitalizminin ilk kuşak tekelleri, yeni modelin zorladığı uluslararası rekabet koşullarıyla başedebilmek için ‘odaklanma’ adı altında finans, enerji, otomotiv, iletişim ve inşaat gibi kâr oranı daha yüksek sektörlere yoğunlaşırken, tekstil başta olmak üzere kendileriyle özdeşleşmiş marka ve sektörleri bile kendi dışlarındaki İstanbul ve Anadolu burjuvazisine terkederler.

Ekonominin, siyasetin ve toplumun neoliberal temellerde yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak atılan diğer adımlarla birleşik olarak bu yeni işbölümü düzeni, kapitalizmin Türkiye taşrası ve Kuzey Kürdistan’daki gelişimine de yeni bir ivme, genişlik ve derinlik kazandırır. Anadolu ve Kürdistan’ın o güne dek kendi içine kapalı, tarımsal bir ekonomiye sahip birçok kenti gıda, tekstil, konfeksiyon sektörleriyle değişik sektörlere ara malı üreten sanayi kentleri haline gelir; uluslararası burjuvazi ve finans çevreleriyle doğrudan bağlara sahip uzmanlaşmış tedarikçilere dönüşürler.

Kapitalizmin gelişimindeki hızlanma, bir taraftan Türkiye’deki sermayenin yapısını, dağılımını ve iç dengelerini değiştirirken diğer kutupta ise işçileşmeyi hızlandırır, yaygınlaştırır, genelleştirir. Her iki yöndeki gelişme de özellikle ’90′ların ortalarından itibaren gözle görülür bir ivme kazanır ve Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıkar.” (agk., sf. 44-46)

Sonuç olarak Türkiye’nin sosyo-ekonomik gerçekliğini ve kapitalizmin gelişme düzeyini hâlâ 1950’ler öncesinde görmekte ısrarın dogmatik saplantılardan kurtulamamak ya da o dogmatizmden kaynaklanan ‘mahalle baskısı’nın  inkârcılık suçlamasına muhatap olmaktan duyulan korku dışında bir dayanağı ve açıklaması yoktur. 

Devrimimizin karakterini belirleme konusunda sosyo-ekonomik yapıyı, bu bağlamda kapitalizmin gelişme düzeyini ya da işçi sınıfının nicel gücündeki artışı tek ölçü olarak esas almanın Leninizmle çelişkisini bir kez daha hatırlatarak Türkiye’nin mevcut gerçekliğine biraz daha yakından bakalım. 

(Gelecek sayı: Türkiye’nin Sosyo-Ekonomik Gerçekliği)