Özel Mülkiyet Ekseninde İktisadi-Siyasi Güç ve Hukuk

435

Kazım Bayraktar

Kapitalist-emperyalist dünyanın bırakalım yasa ve hukuku, kural tanımaz biçimde güç konuşturduğu yeni bir tarihsel sürecin içindeyiz. Var olan iktisadi-siyasi dengeler, dengeleyici kurallar bozuluyor yeniden kuruluyor ama yeninin ömrünün ne kadar olacağının, nasıl bir seyir izleyeceğinin öngörülmesini sağlayacak koşullar da yok. Kullanım değeri tükenmeden çöpe atılan teknolojik araçlar gibi, yeni denilen her şey hızla eskimeye, kurulan her denge her an bozulmaya aday. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası paylaşılmış dünyayı yeniden paylaşmayı dayatıyor, emperyalist çakalları yeni bir paylaşım savaşına doğru sürüklüyor.

Burjuva toplum düzeninin iktidar ve muhalifleri arasındaki siyasal çizgileri buharlaştıran, toplumsal kültürel yapıları yapı bozuma uğratan, kitleleri atomize ederek pasifize eden, bencil bireyciliği tarihsel doruğuna ulaştıran neoliberalizm toplumla birlikte burjuva siyaset arenasını öyle çürüttü ki, burjuva diplomasisinin görünen etiğinde gizli iki yüzlülük tarihinde ender rastlanan biçimde müttefikini sırtından hançerlemeye, kalleşliğe, diplomatik üslup mafyatik bir dile hatta küfürleşmeye dönüşüyor.

Liberal piyasaların hukuka bağlanmış iktisadi kuralları, uluslararası sözleşmeler kapitalizmin azami kâr ve yıkıcı rekabet yasalarına bir kez daha dar geliyor, yeryüzünün kaynaklarına hukuksuz-kuralsız biçimde çökmeyi, işgal ve ele geçirmeyi, güç konuşturmayı dayatıyor. Demokrasi ve insan hakları vaat eden uluslararası hukuk ve ulusal anayasalar hükmünü yitiriyor. Hukukun gücü/üstünlüğü sanılan şey aslına yani egemen gücün hukukuna, nihayetinde kuralsızlığa ve zorbalığa dönüşüyor. 

Güç konuştukça hukuk ya susuyor ya da gücün isteğine göre kendini yeniden formatlıyor. Hukuk-güç ilişkisi kapitalizm çağında sermaye biçimini almış özel mülkiyetin yörüngesinde tarihsel döngüsünü sürdürürken sömürülen ve ezilenlerin bilinci gücün hikmetini sual etmekten uzak. Kendinin bilincinden yoksun emek gücü kendine ait olmayan, gittikçe başına bela olan iktisadi-siyasi gücü her gün yeniden üretiyor. Hukuk ve adalet çığlıkları silahların gölgesinde, adliye koridorlarında kaybolup gidiyor.   

Eşitsiz güçler savaşı bir sözleşmeye dönüşme yoluna girdiğinde, güçlü olan diğerinin gücünü zayıflatma ya da feshetme karşılığında “hak-hukuk” vaat ediyor. Karşı güç ortadan kalktığında vaat ettiği ya da uygulamak zorunda kaldığı hukuku resmen veya fiilen feshetmenin her zaman mümkün ve kendi tekelinde olacağını biliyor.

Sınıflar mücadelesi tarihi, sömürülenlerin ve ezilenlerin kazandıkları her hakkın, her mevzinin garantisinin hukuk değil, onu mücadeleyle elde eden siyasi gücün şu veya bu biçimde varlığının sürdürülmesine ve geliştirilmesine bağlı olduğunu gösteren trajik olayların da tarihidir. Yunan partizanlarının 1945 Şubatında yapılan bir anlaşma ile (Varkiza Antlaşması) silah bırakmalarını müteakip, binlerce üyesinin ve öncülerinin tutuklanmaları, öldürülmeleri, siyasi örgütlerinin yasaklanması; Sudan’daki halk isyanı sürecinde 2019 Temmuzunda, isyana öncülük eden  “Özgürlük Ve Değişim Güçleri” ile darbeci ordu arasında hükümetin paylaşılması ve Anayasanın değiştirilmesiyle birlikte vaat edilen ve hatta uygulamaya konulan hukukun 2021 Ekiminde yeni bir askeri darbeyle tasfiye edilmesi vb. örnekler tarihin hafızasında kayıtlıdır. 

“Herkül Yargıç”

Hukuku çıkarlarının oyuncağına dönüştüren gücün hikmetini hukukçu idealizmi de sorgulamıyor. Yeryüzü bu halde iken gökyüzünde kurguladığı kavramlar aleminde “çözüm” aramaya devam ediyor. Çok sayıda hayranı olan hukuk felsefecisi Dworkin – tam da  neoliberal ideolojik  hegemonyanın yükselişe geçtiği dönemde – hukukun gücünü tanıtlamaya çalışıyordu: “Hukuk, hayatımızın her alanına nüfuz etmiş durumda. Bizi ne isek o yapan hukuktur: Bizi vatandaş, işveren, doktor, eş, malik yapar. Kılıçtır, kalkandır, tehdittir… bütün bunlar soyut ve semavi egemenimiz olan hukukun buyruğu uyarınca gerçekleşir. …Böyle bir durumda ne yapmamız gerektiğini tartışırken, hukuk imparatorluğunun tebasıyızdır; onun yöntemlerinin ve ideallerinin takipçisi, ruhen ona bağlı olan tebası.”*

Dworkin “Hukukun Hükümranlığını” idealist dünyasında 550 sayfa boyunca tartıştıktan sonra yasa koyucu siyasi gücün inkar edilemez hükümranlığına karşı “Tutum” kavramı tanımlayarak noktayı koyuyordu: “Hukuk imparatorluğu egemenlikle, güçle veya usulle değil tutumla tanımlanır. Bu tutumu asıl itibariyle denetleme kisvesine büründüğü temyiz mahkemelerinde incelemiştik ama eğer mahkemede de işimize yarayacaksa gündelik yaşamımıza nüfuz etmek durumundadır. En geniş anlamıyla siyasete yönelmiş, yorumla inşa edilen, sürekli öz-düşünümsel [self-reflektive] bir tutumdur bu.”**

Hukukun gücünü siyasete yönelik “yorumla inşa edecek” “öz-düşünümsel” tutum sergileyecek yargıç bulmanın gerçeklikte zor -istisnalar dışında- imkansız olduğunu tarih sürekli kanıtlamaktadır, ama hukukçu idealist mitolojiden esinlendiği bir kavram icat ederek zorluğu aşıverir: “Herkül Yargıç”. 

Antikçağ insanı çözemediği toplum ve doğa olaylarını tanrılaştırarak “çözer”di. Gerçekliğin trajedisinden hayal dünyasına kaçarak “ insani özünün düşsel gerçekleşmesini” sağlıyordu. Çünkü “insani öz asıl gerçekliğe sahip değildi.”*** 

İnsani özün düşsel gerçekleşmesi, insanın istenç, ihtiyaç ve duygularını hayali olarak gerçekleştirmesidir: “İnsanlar ister, tanrılar yapar”. Dworkin ister “Herkül Yargıç” yapar. 

Adaletin ve demokrasinin hukukla sağlanacağını düşleyen idealist hukukçu gerçek “kılıcı, kalkanı, tehdidi” sürekli üreten iktisadi ilişkilerin hareket yasalarını, kavramlar ve kategoriler dünyasında salt akıl yoluyla belirlediği hukuk ilkelerine uymaya davet eder. Kapitalist sistemin hukuka olan zorunlu ihtiyacı nedeniyle davet tümüyle reddedilemez ama kabul de ret de belli koşulların sonucunda belli bir süre için geçerlidir. Özel mülkiyetin eşitsiz hareket yasası güçler dengesini bozdukça, sermaye birikimi ve ihtiyaçları büyüyüp genişledikçe kabul edilen redde, reddedilen kabule dönüşüverir. Hukuk da devasa bir kurallar yığınına, içinden çıkılmaz bir labirente ve çöplüğe dönüşür. Süreç idealist hukukçuyu kavramlar dünyasında yeni arayışlara, yeni kavramlar üretmeye, sonu gelmez soyut tartışma döngülerine sürüklerken, nihai sözü özel mülkiyetin/sermayenin iktisadi hareket yasaları söyler ve sahiplerinin zihninde siyasi iradeye dönüşerek yasama erkinin önüne kanun olarak koyulur.  

Egemenlerin değişen çıkarlarına göre sürekli biçim değiştiren hukuk, Bakunin’in dediği gibi “siyasetin fahişesi” olursa iktidar bağımlısı yargıç ve savcılar ne olur? Her şeye rağmen olabildiğince yoksuldan, halktan, doğadan yana karar veren, kapitalizmin çürüme döneminde nesli tükenmekte olan yargıç ve savcıları bu sorunun cevabından tenzih edelim.

Gücün Tarihsel Özü ve İki Yüzü

Kendi yaşam araçlarını yeniden üreterek hayvandan insana, doğal, eşitlikçi toplum düzeni kurarak sürüden topluma evrim sürecinde ne hukuk vardı ne siyaset ne de devlet. Evrimin yüzbinlerce yıl süren bu en zorlu sürecinde insanal öz ve özellikler üretimin elbirliği, yeryüzünün doğal sahipliği, toplumsal yaşamın komünal tarzında gelişiyordu. Üretici güç (doğa, emek ve üretim aletleri) insanı insan yapan komünal güce dönüşüyor onunla özdeşleşiyor, dolayısıyla ortak dil, bilinç ve insanal öz komünal yaşam ilişkilerinde kazanılıyordu. 

Tarih ve doğa bilimin buluşlarıyla kesin olarak kanıtlanmış bu gerçeklik bugünkü insanlık-dışı durumla karşılaştırıldığında: 1- İnsanı insan yapan komünal üretici güçlerin küçük bir azınlığın özel mülkü (sermaye) olarak merkezileşip büyüdüğü, sahiplerinin elinde iktisadi güce dönüştüğü 2- İktisadi gücün topluma ve insana ait her şeye hükmeden, dünyayı tarihte benzeri görülmemiş düzeyde kan ve zulüm deryasına dönüştüren siyasi güce dönüştüğü 3- İnsanlığın onbinlerce yıllık  kafa ve kol emeğinin ürünü olan bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde tarihsel doruğuna ulaşan, herkesi refah içinde yaşatacak düzeye gelen üretici güçlerin bu iktisadi-siyasi gücün elinde yıkıcı güce dönüşerek insanı da doğayı da mahvetmekte olduğu apaçık gözlemlenebilir. 

Komünal çağın koşullarıyla sınırlı insan bilincinin, birkaç bin yıla yayılan zorunlu tarihsel dönüşüm sonucunda ortaya çıkan özel mülkiyet amaçlı üretimin ve onun yörüngesinde oluşan siyasi gücün peşinde sürüklenerek yeniden sürü bilincine doğru belli bir gerileme kaydettiği de. 

Sürüklenmenin ilk aşamasında özel mülkiyet ilişkileri adım adım sistemleştikçe çözülen komünal toplumun birey-birey, birey-toplum ilişkileri doğallığını yitirip yabancılaşarak hukuksal-siyasal ilişkilere, insan ise Aristo’nun ünlü deyimiyle “politik hayvana” dönüşür. Antikçağda efendilerine biat eden köleler, orta çağda kralları, padişahları tanrının temsilcileri sanan serfler, kapitalizm çağında dünyayı bu hale getiren çürümüş kapitalist sistemin faşist veya düzen partilerine hâlâ azımsanmayacak oranda oy veren kitleler sürü bilicine doğru gerilemenin tarihsel kanıtlarından bazılarıdır. 

Doğanın kucağında üretimin elbirliği tarzında ortak gelişen insan bilincinin antikçağdan itibaren azınlık bir iktisadi-siyasi gücün peşinde sürüklenmesini mümkün kılan şey, o gücün varlık nedeni olan üretici güçlerle birlikte entelektüel, kültürel, enformatik vd. bilinçsel gelişme araçlarının da o azınlığın elinde özel mülke ve ideolojik egemenlik aracına dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Hukuk, basit meta değişiminin (başlangıçta trampanın) basit kurallarından doğarak ve gittikçe sistemleşen meta-özel mülkiyet ilişkilerini takip ederek; siyaset, özel mülkiyetin çıkar çatışmaları ekseninde gelişen, hem hukuka hem de özel mülkiyete (ekonomiye) müdahil olan eylem, düşünce ve davranış biçimi olarak devletten önce “sivil toplum”un bağrında, özel mülk (başlangıçta köle-toprak) sahiplerinin iktisadi gücü öncülüğünde devletin ön koşulları ve kurucu unsurları olarak tarih sahnesine girer. Siyasi irade toplumsal düzenin yerleşik iktisadi ilişkilerinin zorunlulukları, üretici güçlerin sürekli değişmekte olan koşulları ekseninde ve egemen iktisadi gücün değişen çıkarları doğrultusunda biçimlenir. İktisadi-siyasi iki gücün kurumsal yapılarını ve ilişkilerini, ekonomik ilişkilerin işleyiş ve hareketini yaptırım da içeren toplumsal kurallara bağlayarak ifade eden, bu işlevi ile sınırlı belli bir üstyapısal özerkliğine sahip olsa da iktisadi-siyasi güce bağımlı olması, her an bu iki güç tarafından sınıfsal çıkarlara göre değiştirilebilir ya da ihlal edilebilir olması nedeniyle hukuk kendi başına bir güç değildir. 

Siyaset devlet biçiminde örgütlenip merkezi bir güce dönüştüğünde her toplum kesiminin serveti yani iktisadi gücü oranında devletin organlarında yetki ve temsiliyet sahibi oldukları, hukuku da bu çıkarlara göre düzenledikleri tarihteki ilk devletlerin yazılı hukuk belgelerinde kanıtlıdır. 

Komünal biçimin özel mülkiyete doğru çözülmekte olduğu ancak devletin kurulumunun tamamlanmadığı geçiş toplumları (Kalinga, Ashanti, Ifugao, Cheyenne, Nuer, Tallensi, Shilluk, Lango, Bantu, Barotse, Shilluk, Polynesia) üzerinde yapılan bilimsel inceleme ve araştırmalar iktisadi ağırlığı oranında sahibine siyasal güç sağlayan özel mülkiyetin bir yandan aynı kabile içinde farklı (her biri kendi çapında ve alanında devlet olmadan iktidar sahibi) aile/gens gruplarının elinde çok parçalı güç odakları (henüz devlete dönüşmemiş “iktidar fonksiyonları”), toplumsal tabakalar ve çıkar çatışmaları üreterek geliştiğini, toplum halinde bir arada yaşamın komünal dayanaklarının çözülmekte olduğunu; öte yandan özel mülk sahiplerini gittikçe artan özel çıkar kavgalarına, mülksüzleştirilenlerin özel mülke ve sistemine zarar veren eylemlerine, mülkiyetin toplumsal dağılımına (adalete) hukuksal-siyasal çözüm üreterek ve yaptırım uygulayarak müdahale etme ve toplum halinde yaşamın devamını sağlama zorunluluğu ile karşı karşıya bıraktığını gösteriyor.****

Üretenlerle  mülk edinenlerin adım adım ayrıldığı koşullarda bu misyon özel mülk sahibi sınıfın omuzlarındadır, kölelerin değil. Başlangıçta en büyük mülk sahipleri ve kanaat önderleri öne çıkarlar.

Uyuşmazlıklara ve çatışmalara müdahale eden, özel çıkarları gözeterek çözüm üreten, özel mülkiyetin varlığını, örf ve adet biçiminde gelişmekte olan özel hukukun uygulanmasını güvenlik altına alan, arabuluculuk tarzında başlayan yargılama faaliyeti kendiliğinden ve zorunlu olarak ancak özel mülkleri en çok olan ailelerin öncülüğünde ve onların elinde siyasal-hukuksal bir aygıt olarak biçimlenir ve aynı zamanda siyasal güç aracına dönüşür.

Arabuluculukla sağlanan her anlaşma aynı zamanda bir güçler ilişkisi olduğundan arabuluculuğun yaptırım gücü, anlaşmanın arka planındaki güçlerde içerili olan siyasal tehdit ve şiddetin caydırıcılığından başka bir şey değildir. Anlaşma olmaz ya da karar uygulanmazsa silahlar konuşabilir. 

Uyuşmazlıklar özel mülkiyet sisteminin somut gerçekliği içinde, tam da onun karakteristik özelliklerine göre çözümlenmekte; yargılamaların maddi konusu olan özel mülkiyet nesnesinin kime ait olacağı, kimin nasıl dışlanacağı, mülkiyet hakkına veya mülkiyet dolayımlı haklara karşı kimin nasıl haksız fiilde bulunduğu soruşturulmakta, yargılanmakta ve yaptırım uygulanmaktadır. Yargılama konusu mülkiyet nesnesini kimin nasıl ürettiği hususu gittikçe önemsizleşirken, özel sahiplik hakkının kime ait olduğu önem kazanmaktadır.

Komünal toplumda bireylerin birbirlerine olan doğal saygınlık ve tutkunluğunun yerini, özel mülkiyetin sistemleştiği geçiş toplumlarında iktisadi-siyasi güçten duyulan korku-saygınlığı alır. İlki doğal ve insanal, ikincisi insana yabancı güçlerin yabancılaşmış saygınlığıdır. Özel mülkiyet bir şekilde yitirildiğinde saygınlık da biter.

Yaşadığı çağa tanıklık eden Heredotos’un Tarih’i bu sürecin olaylarının ve savaşlarının tarihidir. Destansı bir üslupla yazılan eserde tümüyle eski gens, kabile ve aşiretlerin komünal biçiminin çözüşmesiyle servet, toprak ve köle sahibi olmuş henüz devlet olamamış ama her biri kendi çapında sınıflaşarak iktidar fonksiyonları kullanmaya başlamış soy ve akraba topluluklarının, bu topluluklarının birleşerek kurdukları küçük kent devletlerinin, zayıf devletleri yutarak imparatorluğa dönüşmekte olan görece daha büyük devletlerin yağma ve işgal savaşları, birleşmeleri, bölünmeleri, egemen sınıf-aile içindeki kavgaları, cinayetleri, kirli oyunları anlatılır. Heredotos’un yazdığı Tarih, aslında Marx’ın “eski çirkeflik” dediği komünalden sınıflı topluma dönüşümün tarihidir.

İktisadi-Siyasi Güç Saldırarak Varlık Sürdürür

“Özel mülkiyet mülke saldırarak var olur” der Engels. Bu nedenle her çözüm ya da barış yeni uyuşmazlıkların ve savaşların tohumunu atarak gelişir. Şu veya bu düzeyde güç gerektiren, gücünü özel mülkünden alan bu saldırı kaçınılmaz olarak karşıtını üreten, dinsel, ırksal vd. görünümlere de bürünebilen, bu görünümün arkasında ele geçirme amaçlı iktisadi dayatmaların yer aldığı siyasal bir eylem biçimidir. “Kamu” adına hukuksal meşruiyet kazanmış vergilendirme biçimlerinden tutalım “kamu gücü” kavramıyla maskelenen siyasal güç aracıyla kamulaştırma ve bedelsiz el koymaya kadar görünürde şiddet içermeyen değişik yasal düzenlemeler yanında her türlü mafyatik yöntemlerle mala çökmeler, gasplar, savaş yoluyla ele geçirmeler bu saldırının öne çıkan değişik biçimleridir. 

İster egemen sınıf içindeki güç odakları arasında olsun, ister egemen sınıfın sömürülen sınıflara, ezilen ulus ve halk kesimlerine yönelik olsun bu saldırılar tarihsel-sınıfsal arka planı olan, üretim ilişkileri ekseninde saflaşıp ayrışan güçlerin savaşıdır. Geniş kitleleri iktisadi yoldan mülksüzleştirerek büyüyen iktisadi-siyasi güç aynı zamanda zor kullanmadan varlık sürdüremez. Zor, kanun denilen şeyin maskesini düşürüverir.

Antikçağın ünlü isimlerinden “demokrat” Perikles ile “aristokrat” Alkibiades (her ikisi de toprak-köle biçiminde iktisadi güce, yetkilerini paylaştıkları devlet aracıyla siyasi güce sahip aynı zamanda içinden geldikleri ataerkil yapıları temsil eden iki erkek ve aile başkanlarıdır) arasında geçen, siyasal zor-hukuk ilişkisinin demokrasi-diktatörlük özdeşliğinde içkin iki yüzünü açığa vuran şu diyalog bugüne de ışık tutar:

“Anlat bana Perikles” der Alkibiades, “bana bir yasanın ne olduğunu açıklayabilir misin?”

“Tabii açıklayabilirim” 

“O halde açıkla bana. Çünkü ne zaman insanların yasalara riayet eden yurttaşlar oldukları için övüldüklerini duysam, bir yasanın ne olduğunu bilmeyen birisinin gerçekten bu övgüye mazhar olamayacağını düşünüyorum”

“Bir yasanın ne olduğunu bilmek istemende özel bir sorun yok Alkibiades. Yasalar yurttaşların büyük bir çoğunluğunun bir araya gelip istişare ederek aldıkları ve nelerin yapılıp nelerin yapılamayacağını beyan ettikleri kararlardır.”

“Bir insanın iyilik mi yapması gerektiğini düşünürler yoksa kötülük mü?”

“Tabii ki iyilik evladım, kötülük değil.”

“Fakat … eğer bir araya gelip neyin yapılması gerektiğine karar verenler kitleler değil de bir oligarşide olduğu gibi azınlık olursa -buna ne ad verirsin?”

“Şehirdeki egemen gücün istişare ettikten sonra yapılması gerektiğine karar verdiği her şey yasadır.”

“Şehri yöneten tiran yurttaşlar adına karar alsa bile bu da bir yasa olur mu?”

“Evet, bir tiran hükümdar olarak ne karar alırsa alsın o dahi bir yasa olarak adlandırılır.”

“Fakat … zor kullanma (bia) ve yasanın hükümsüz kılınması, bu nedir Perikles?  Güçlü olanı istediğini yapmaya, ikna ederek değil güç kullanarak mecbur kılması değil midir bu?”

“Evet, sanırım öyle”

“O halde, bir tiranın onları ikna etmeden, yurttaşları bir karara uymaya mecbur etmesi, yasanın hükümsüz kılınması değil midir?”

“Evet, katılıyorum, bir tiranın ikna etmeden aldığı her karar yasadır demiştim. Söylediğim şeyi geri alıyorum.” 

Kafasını karıştırarak Perikles’i tuzağa düşüren  Alkibiades üstüne gitmeye devam eder:

 

“Fakat azınlık, ikna ederek değil de güç kullanarak karar aldığında buna zor kullanma diyecek miyiz demeyecek miyiz?”

“Kabul etmeliyim ki,” diye yanıt verir Perikles (hâlâ tuzağın farkında değildir), “ister karar alarak olsun ister başka türlü ikna etmeden birinin başka birini bir şey yapmaya mecbur etmesi yasadan ziyade zor kullanmaktır.”

“O halde … kitlelerin mülk sahiplerini ikna etmeden kabul etmeye mecbur bıraktıkları her şey yasa değil de zor kullanma olmayacak mıdır?”

“Sana bir şey söyleyeyim Alkbiades, senin yaşındayken bu tür meselelerde ben de çok akıllıydım; çünkü tam da senin şimdi ilgileniyormuş gibi gözüktüğün meseleler üzerine düşünüp konuşurdum.”

“Ah, Perikles,” der Alkibiades, “keşke seni bu tür meselelerde son derece akıllı olduğun zamanlarda tanımış olsaydım!”***** 

Ait olduğu sınıfın çıkarının bilinciyle hareket eden Alkibiades bu diyalogtan sonra Sparta’da yaptığı bir konuşmada demokrasiyi “tasdik edilmiş aptallık” olarak tarif etiğinde Avrupa antikçağın kent cumhuriyetlerinden toprak mülkiyetinin belli bir azınlığın elinde büyüyüp giderek merkezileştiği ortaçağın imparatorluklar dönemine geçmektedir.

Yaklaşık ikibin yıl sonra “insanlığın vicdanı” olarak tanınan yazar Galeano, yasaların tasdik edilmiş gerçekliğini, yasalar önünde eşitlik hakkını tanımakla övünen burjuvazinin suratına şu cümlelerle çarpıyordu: “Yasalar karşısında hepimiz eşitiz. Hangi yasalar karşısında? İlahi yasalar mı? Yeryüzü yasalarında, eşitlik her zaman ve her yerde eşitsizliğe dönüşüyor, çünkü iktidarın adalet terazisinin kefelerinden birinin üzerine oturmak gibi bir huyu var. … Her hukukçu bilmelidir ki, yasa yukarıda yaşar ve aşağıya tükürür”******

Siyasal Zor ve Hukuk, Özel/Sınıfsal İktisadi Gücün Tasfiyesi Zorunluluğu

Özel mülkiyetin kapitalizm çağında dönüştüğü sermaye biçiminin öncelikle iktisadi işleyiş ve ilişkilerde istikrar ve güven gereksinmesi nedeniyle hukuksuz, kapitalizmin rekabet ve eşitsiz gelişme yasası nedeniyle şiddetsiz varlık sürdürmesi olanaksızdır. Bu uzlaşmaz çelişkiyi aydınlatmak yerine “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” gibi soyut kavramlarla çözmeyi öneren hukukçu idealizminin anonim bir sözü vardır: “Hukuk hava gibi su gibidir, hukuksuz yaşanmaz”.  Öte yandan insana hayat veren su ve temiz havanın dahi meta-para-sermaye ilişkisine zincirlenerek kirletildiği kapitalist sistemde yaşamak için meta değişimine sokacağı özel mülkü/parası olmayanın hukukla ilişkisi potansiyel isyanına karşı cezai yaptırım olarak düzenlenmiştir. İsyan patladığında hangi hukukun uygulanacağı ise güç meselesidir. İktisadi-siyasi gücün hukuk üzerinde istediği gibi oynayabildiği koşullarda toplumun bilinen anonim sözü daha gerçekçidir: “Zor oyunu bozar.”

180 yıl önce tarihsel materyalizm bilimi ışığında Marksizmin yaptığı şu ünlü tespit, emperyalist-kapitalizm çağında yaşanan savaşlar ve isyanlarla yeniden doğrulanıyor: “Yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesi zordur.” 21. yüzyılda yaşadığımız, tanık olduğumuz parlayıp sönümlenen örgütsüz halk isyanları, işçi sınıfı eylemleri proletaryanın örgütlü nihai devrimci zoruyla doğacak sosyalist toplumun doğum sancılarından başka bir şey değildir.

Emperyalist-kapitalizmin bugün geldiği aşamada elinde merkezileşmiş olan devasa iktisadi-siyasi güç ve bu iki gücün özdeşliği dikkate alındığında, iktisadi gücün biçim değiştirerek varlığını koruduğu köleci toplumdan feodal topluma feodal toplumdan burjuva topluma geçiş süreçlerinden farklı olarak sosyalist devrime özgü tarihsel bir zorunluk (hâlâ demokratik devrim düşüncesine saplanıp kalanlara da bir hatırlatma olarak ifade edelim) kendini dayatıyor: Siyasal bir devrimle iktidar proletaryanın eline geçtiğinde halka siyasal özgürlüklerin yolu açılırken burjuvazinin siyasal diktatörlük altına alınmasıyla eş zamanlı olarak elindeki tüm üretim araçlarına ve sermayesine bedelsiz el konulmadığı, iktisadi gücü toplumsal bir devrimle yok edilmediği, toplumsal iktisadi eşitsizliği minimuma düşürerek yoksulluğun hızla tasfiyesini sağlayacak sosyalist ekonominin inşasına derhal geçilmediği takdirde devrim tehlikede demektir.

*Ronald Dworkin, Hukukun Hükümranlığı, sf. 11, Nora yay.

**Age, sf. 513, bba

***K. Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, giriş bölümü

****Mehmet Tevfik Özcan, İlkel Toplumlarda Toplumsal Kontrol

*****G.E.M. De Ste. Croix, Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi, sf. 522

******Dipnot: Eduardo Galeano, Tepetaklak /Tersine Dünya Okulu, Sel Yayıncılık