Sınıf Örgütlenmesinde Öncelikler, Alanlar ve Araçlar

Oya Açan
Bağımlı Türk tekelci kapitalizminin 1980 sonrası izlenen neoliberal politikalar sayesinde yaptığı üçüncü tarihsel sıçramanın sonucu olarak Türkiye toplumu büyük ölçüde proleterleşmiştir. Ne var ki, Türkiye’deki proleterleşme süreci sınıf özcü algıların yorumladığı gibi homojen, kolektif ve kendiliğinden politikleşmiş bir sınıf yaratmaktan ziyade yapısal olarak parçalanmış, politik-pratik hafızası atomize edilip unutturulmuş, bu nedenle siyasal güce evrilememiş bir emek kitlesi üretmiştir.
Üretim büyük ölçüde parçalanmış, sınıfın bileşimi ve işçi profili değişmiştir. Eski kuşak işçilerin oluşturduğu kompozisyondan farklı olarak sınıf gençleşmiştir. Üretimin parçalanması kolektif hareket zeminini -dolayısıyla ruhunu- zayıflatmıştır. Genel olarak gençliğin, -konumuz açısından- işçi gençliğin hayatına yön veren değer yargılarının “sıralaması” da değişmiştir. Gençlik meta fetişizminin, şovenizmin ve dinci gericilik başta olmak üzere burjuva ideolojisinin çok yönlü ve katmanlı kuşatması altındadır. Bu, geçmişin büyük fabrikalarında çalışan işçileri örgütleme faaliyetinden farklı bir hat tutturulması gerektiğini gösterir.
Geçmişte içe kapalı tarım bölgeleri olarak tanınan kentlerin dahi bugün gıda ve tekstil başta olmak üzere ucuz emeğe dayalı sanayi kentlerine evrilmiş olması gerçeğinin altını çizmeliyiz.
Trakya’nın neredeyse tamamı, İç Ege, Akdeniz şeridi, İç Anadolu’nun batısı ve kuzeyi dışında geçmişte ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı, içe kapalılığı ve tutuculuğuyla tanınan Konya, Kayseri, Niğde, Aksaray, Çorum, Malatya, K. Maraş, Elazığ, Adıyaman, Urfa, Mardin vb. gibi iller bugün kent nüfusunun hatırı sayılır bir bölümünü emek yoğun sektörlerde çalışan işçilerin oluşturduğu sanayi kentlerine dönüşmüş durumdadır.
Sanayinin Anadolu’daki yayılımı bu parçalanmanın coğrafi boyutunu oluştururken taşeronlaşma ve esnek çalışma rejimleri onun hukuki ve örgütsel biçimini belirliyor.
Platformlaşma ve algoritmik yönetim ise tahakkümü görünmez kılarak bu parçalanmayı psikolojik ve ilişkisel düzeyde derinleştiriyor. Sınıf tam da bu çok katmanlı parçalanma nedeniyle kolektif bir “sınıf olma” momentine doğru evrilememiştir.
Fakat unutmayalım ki, genç işçiler yalnızca pasif bir alıcı değildir. Onlar aynı zamanda aşılamayacakmış gibi görünen bir geleceksizlik duygusunun, borçlanmanın ve performans basıncının taşıyıcısıdır. Burjuva ideolojik hegemonya, bu maddi çöküşün yarattığı öfke ve anlamsızlık duygusunu bireysel başarısızlık anlatıları ya da kimliksel aidiyetler üzerinden yönetmeye çalışmaktadır.
Bu yüzden soyut bir sınıf bilinci çağrısından ziyade, gündelik hayatın ortaya çıkardığı krizlere temas eden ve onları kolektif dayanışma pratikleriyle aşmayı hedefleyen müdahaleler bir çatlak yaratabilir.
Hayli gençleşmiş işçi sınıfının örgütlenmesi bu gündelik deneyimlerin politik potansiyelini açığa çıkarma faaliyeti haline getirilebildiği koşullarda yol alabilir.
Yanı sıra, ucuz emeğe dayalı sanayi kentlerinde istihdam edilen işçi sınıfının genç kesimlerini oluşturan bireylerin duygu ve düşüncelerine işçi olmaktan kaynaklı sınıfsal duygu ve güdülerden önce akrabalık, hemşerilik, bölgecilik gibi etkenlerin belirleyici olduğu bir toplumsallık biçimi -daha fazla- yön vermeye başlamıştır.
Gençleşmiş işçi bölükleri devletin baskı ve denetim mekanizmaları dışında yerel ekonomi ve siyaset eşrafının da ideolojik tahakküm ve denetimi altındadır.
Dinci gericilik, tarikat ilişkileri, şoven milliyetçilik, feodal alışkanlık ve değer yargıları buralardaki işçiler arasında çok daha belirgin ve baskındır. Bu da bize temasta olup örgütlemeye çalıştığımız kesimlerin ruh halleri ve tepkime biçimleri konusunda azımsanmayacak bir fikir verir.
İşçi sınıfını kuşatan görünmez duvarlar
İşçi sınıfının değişen yapısı ve bileşimi, emek süreçlerinin geçirdiği dönüşüm, neoliberalizm sonrası burjuvazinin dünya çapında inşa etmeye çalıştığı vahşi emek rejimi fabrikaya dayalı üretim formundan farklı olarak günümüzde “platformlaşmış emek”, (her ne kadar yanlış biçimde proletaryanın yerine geçirmek isteniyor olsa da) “ prekarya”, “algoritmik yönetim” gibi kavramlar sınıf mücadelesinin yeni zeminini tarif eden somut olgulardır.
Bunlar, sanayi devrimi sonrası oluşan büyük fabrikaların duvarları yerine algoritmaların ördüğü -görünmez- dijital duvarlarla kuşatılmış ve dünyanın her yerinde yaygınlaşmaya başlayan yeni tipte üretim ilişkilerini anlatır. Fabrikanın üretim bandı disiplini yerini puanlama sistemlerine, algoritmik gözetim ve anlık performans ölçümlerine* bırakırken işçi sınıfı da geleneksel ve alışılagelen işçi davranışının ötesine geçip dijital ağlara bağlı, görünüşte “esnek” fakat gerçekte çok daha yoğun biçimde kontrol edilen yeni bir topluluk özelliği kazanıyor.
Dolayısıyla örgütlenme modelleri, direniş biçimleri, geçmişin mücadele araç ve yöntemleri, devrimci öznenin tarihsel konumu ve güncel hareket tarzı da yeniden tanımlanmalıdır.
Öte yandan bütün bu vahşi sömürüye, esnek ve güvencesiz çalışma koşullarına, kölece çalıştırılmalarına rağmen her defasında ücretlerin fiyatlar karşısında alabildiğine gerilemesine, el çabukluğuyla iç edilmesine, onurlarının hiçe sayılmasına ve daha bir dizi hak gaspına karşı dünya çapında mayalanan öfke ve isyan dalgaları bize tepki ve ayağa kalkışların vites büyüterek arttığını gösteriyor. Düşünün ki, 2013 Gezi İsyanı’ndan bu yana dünya çapında 937 ayaklanma yaşanmış!
Son yıllardaki büyük grev dalgaları özellikle lojistik, bilişim, bakım emeği gibi yeni yoğunlaşma alanlarında kendini gösteriyor. Öfke birikiyor fakat henüz siyasal bir hatta akamıyor. Bunun nedeni sınıfın bileşimi ve yapısının hayli farklılaştığının gözden kaçırılmasıdır. Sınıf sadece ekonomik değil aynı zamandan kültürel bir dönüşüm geçirdi, gençleşti, göçmenleşti; buna karşılık devrimci özne/özneler bu dönüşümü aynı hızla izleyemiyor.
Yeni tahakküm biçimleri ve araçları
Sadece bu da değil; işçi sınıfı, üretim biçimini farklılaştıran, onu daha görünmez, elle tutulmaz sömürüyü daha da derinleştiren uygulamalarla tanıştı. Bunların başında da “platformlaşmış emek” geliyor. Platformlaşmış emek, işçinin geleneksel bir işverene bağlı olmaksızın dijital bir platform tarafından yönetilmesi ve emeğinin algoritmalar aracılığıyla denetlenmesi anlamına geliyor. Üretim artık bütünlüklü tek bir süreç değildir; küçük görevlere (parçalara) bölünmüştür, platformlaşmış emek uygulamasının görünmez kuralları çerçevesinde örgütlenmektedir. Bu durum hem güvencesizliği derinleştirmekte hem de işçilerin örgütlü/kolektif bağlarla temasını zayıflatmaktadır. Küresel tedarik zincirlerinin, teknoloji şirketlerinin ve finansallaşmış sermayenin kurduğu yeni tahakküm biçimleri bunu daha da derinleştirmektedir.
Bu tahakküm biçimleri üretim, tüketim ve finansın sınır ötesi kontrolü ile veri ve algoritmaların gücüyle kendini konuşturuyor. Çünkü çağımızda, teknoloji şirketlerinin fiziksel varlığa gerek duymadan tahakküm kurabilmesi işten bile değil. Emperyalist-kapitalist devletlerin yarattıkları vergi cennetleri, esnek çalışma yasaları ve bütün yeraltı yerüstü kaynakları sermayenin ve tekellerin emrine vermesi bu süreçlerin alabildiğine engelsiz akışını kolaylaştırıyor.
Örnek vermek gerekirse, tekelci pozisyonları gereği Amazon, Apple gibi şirketler üretim, dağıtım ve perakendeyi kontrol etmekte, Apple’ın ana üreticisi Foxconn gibi firmaların Çin’deki çalışma koşulları, düşük ücretleri ve esnek istihdamı koşullamaktadır. Bu durumda küçük üretici ve satıcıların Amazon’un algoritma, lojistik ve komisyon politikalarına bağımlı
hale gelişine şaşırmamak gerek. Çünkü Amazon depolarındaki işçilerin tuvalete gidişleri dahi algoritmalar tarafından izleniyor, işçiler performans kotaları ve otomasyon tehdidiyle susturuluyorlar.
Dünyayı avucunun içine almış tekstil devleri Bangladeş, Vietnam gibi ülkelerdeki ucuz işgücüne dayalı, hızlı üretim modelini hayata geçirirken Kongo’da kobalt madenciliğinde el kadar çocuk işçilerin emeği akıl almaz bir hızla sömürülmektedir.
İşçi sınıfı ve emekçilerin bu denli derin bir sömürünün nesnesi haline getirilmeleri elbette bu tahakküm yöntemlerine karşı sendikalaşma mücadelesini, direnişi ve isyanı da mayalıyor.
Geçtiğimiz yıllarda ABD ve Almanya’da Amazon depolarındaki direnişler, Starbucks’ta çalışanların sendikalaşma çabaları gündemimize girdi ve her vesileyle kendilerini hatırlatıyor. Tedarik zincirindeki insan hakları ihlallerinin “Apple’ın Köleleri” gibi dijital aktivizm konusu kampanyalarla ifşasının sesi başka coğrafyalardan bize kadar uzanıyor.
Mücadele dinamiklerinde artışın da gösterdiği gibi, arayış halindeki yığınlar bir çıkış arıyor; bu bazen öncülüğü realize eden güçlerin öne atılmasıyla daha ileri bir noktaya taşınıyor bazen de kendiliğinden bir akış halinde yaşanıyor ve bir sonrakine kadar sönümleniyor.
Sınıftan kopukluk
Türkiye söz konusu olduğunda uzun yıllardır sınıftan kopukluğumuz aşikar.
Sınıftan kopukluk ve kadro gücümüzdeki zayıflık yalnızca sayısal bir zayıflık/yetersizlik sorunu değildir. İşçi sınıfının değişen yapısına uzaklık, aynı zamanda dil, kültür ve örgütlenme tarzında yaşanan bir kopukluk olarak da kendini gösterir. Sınıftan ve kitlelerden uzaklaştıkça bu kopukluk derinleşmektedir. Çemberi bir yerden kıramadığımız ölçüde de bu arayış sürecek.
Geleneksel, yozlaşıp bürokratlaşmış sendikaların uzun süredir yaşadıkları tıkanma malum. Sorun yalnızca sendikaların yozlaşması ya da devrimci öznelerin yetersizliği değildir. Daha derinde Fordist dönemin görece istikrarlı, aynı işyerinde uzun süre çalışan, benzer statülere sahip işçi kitlesi için tasarlanmış örgütlenme biçimlerinin bugünün parçalı, akışkan ve güvencesiz emek rejimiyle yaşadığı yapısal uyumsuzluk vardır. İşyeri merkezli, üyelik ve toplu sözleşmeye dayalı sendikal model sürekli yer değiştiren taşeron işçiyi, algoritma tarafından yönetilen platform emekçisini ya da aynı mekânda farklı statülerde çalışan işçiler arasındaki görünmez sınırları aşmakta zorlanıyor. Bu tarihsel uyumsuzluğun yarattığı sürtünme ve patinaj hali kurumların başarısızlığından çok bir bütün olarak yol alınamamasına yol açıyor.
Öte yandan bir odak oluşturmaya çalışan “mücadeleci sendikalar” da coşkulandırıcı birkaç adımdan sonra tıkanma ve patinaj hali sergilemeye başladılar. Bunun başta gelen nedeni, sınıfın yapısında yaşanmakta olan değişim ve dönüşümü onların da görmeyerek hâlâ Fordist dönemin örgütlenme mantığına yaslanmaları, hâlâ eski mücadele ve örgütlenme araçlarında ısrar etmeleridir. Parçalı, mekânsız, taşeronlaşmış ve büyük oranda platformlar üzerinden yürüyen yeni işçileşme süreçleri, eski örgüt biçimleri açısından verimsiz alanlar yaratıyor. Mücadeleci sendikaların tıkanmasının temel nedenlerinden biri yeni emek rejiminin dokusuna, sorun alanlarına ve teknik karakterine uygun araçlar geliştirememelerinde düğümlenmektedir.
Örgütlenme
Sınıfı örgütlemek deyince başa yazmamız gereken unsurların başında, sınıfın yapısı ve bileşimindeki farklılaşmalar konusunda veriye, gözleme ve araştırmaya dayanan bir birikim sağlamak gelir. Onun hemen bitişiğinde daha önceki bilgi ve deneyimlerimizin tutsağı olmamayı gözetmek yer almalıdır. Sınıf çalışması sınıf özcü bir yaklaşımla yürütülemez; bu planlama ve pratik kitleleri çevrimine alan bir hat tutturmalıyız. Çevrimden kasıt, sadece örgüte birilerini katmak değil etkilenme, katılma, eyleme geçme ve kolektifte kalarak onu büyütme, farklı alanlara ve sınıf kesimlerine ulaşma sürecinin politik-pratik ve kültürel bir döngü olarak kurulmasıdır.
Çalışma yürütülecek ‘pilot bölgeler’ belirlenirken stratejik sektörlerin (lojistik, gıda zincirleri, bakım emeği, maden, yazılım) ve temas yoğunluğu yüksek alanların (OSB’ler, taşeron havzaları, uydu kentler) seçilmesi, örgütlenmenin verimliliğini artırmanın yollarıdır. Sürekli aynı ilişkiler ve aynı verimsiz alanlarda dönenmek yerine hedefli ve sonuç alma olasılığı yüksek alanlara yönelmek bir tercih değil zorunluluktur.
Sürekli dışarıya açılan, bunu hedefleyen bir siyasal mücadele yürütülmelidir. Biteviye kendi içimizde kendi anladığımız dilden ajitasyon ve propanganda beyhudeliğini tercih etmekten çıkmanın da bir yoludur bu.
Dışa dönük siyasal mücadeleyi, ekonomik mücadeleyle yeniden iç içe geçirmek sınıfın taleplerinin toplumsal eşitsizliklerle bağlandığı ve bunda ısrarlı olunacağını gösteren özgün bir dille yapmalıyız bunu.
Peki, işçi kitleleri içinde çalışma nasıl gerçekleştirilecektir? Üç ayaklı bir güçlenme stratejisiyle! Kadroların işçi havzalarına yerleşmesi, yeni örgütlenme biçimlerinin (dayanışma ağları, genç işçi meclisleri, direniş komiteleri) inşası ve yüz yüze örgütlenme ile dijital örgütlenmenin yeni bir sentezinin kurulması bunun ayaklarıdır.
Kitleleri çevrimine alan bir örgütlenme, faaliyet yürütülen alanda ısrarlı bir mücadeleyle güç kazanıp oradan yürümeyi gerekli kılar. Bunu yapmalıyız! Bunu, sıfırdan başlamadığımız bilinciyle yapmalıyız. Daha önce başardığımız, başarılan ya da geriye düşülen bütün faaliyet ve deneyimler orada duruyor, ihtiyacı duyulan üstlerindeki tozun pasın silinmesi ve sonraki yürüyüş için ders çıkarılmasıdır.
“Eski” ve yeni yöntem zenginliği
Yeni emek rejimi, sınıfı yapısal olarak parçaladı; dolayısıyla örgütlenme, bu parçalanmayı aşacak yeni ilişki, mekân ve zaman biçimleri geliştirmek zorundadır. İşyeri dışına taşan mekânlar (semtler, dijital platformlar), formel üyeliğin ötesine geçen ilişki biçimleri (dayanışma ağları, komiteler) ve sabır gerektiren uzun erimli bir politik anlayış bu hattın temel araçları olarak düşünülmeli.
Geçmişin araç ve yöntemlerinin bugüne ne ölçüde yanıt verdiğine yönelik değerlendirmeye gelince, eski biçimlerin bazılarını olduğu gibi alırken bazılarını günün değişen koşullarının verilerine ve ideo-kültürel ritmine uyarlamak gerektiği açıktır. “Eskiden” nasıl eylediğimize dair hem önder yoldaşlar hem de devrimciliğe gözünü yeni açmış aktivistler açısından dersler barındıran örnekler mevcuttur. Bunlar ’80 öncesinden başlayarak inişli çıkışlı bir eğri çizer ve değerli dersler barındıran deneyim hazinemizde yer almaktadır.
Sözgelimi işkencede katledilen yoldaşımız Ataman İnce’nin sınıf çalışmasını başa yazan
örgütlenme ve önderlik yöntemlerine dair çok nitelikli ve yol gösterici veriler vardır. Onun tarzında çalışma yürütülen alana, mekan ve dokuya, etnik ve cinsel bölünmelere ilişkin bilgi toplamanın önemi ve ardından tıpkı bir topoğraf gibi sonuçların önümüze serilmesi vardır.
Her şey dipten doruğa değiştiği halde geçerliliğini bugün de fazlasıyla koruyan bir örnektir. Bir yoldaşımız işkencede katledilen Ataman İnce’nin sınıfı başa yazan önderlik yöntemlerine parmak basıyor:
“…Önemli bir gündem konumuz da şuydu: Faaliyet yürüttüğümüz semtin kuşbakışı krokisini çıkarmak. Hangi fabrikalar var, bu fabrikaların özellikleri, işçi bileşimleri, servislerinin nerelerden geçtiği, işçilerin uğrak mekanlarının nereler olduğu, evleri, yoğunlaştıkları sokaklar, memleketleri vs., vs.’ye kadar ayrıntılı bir çalışma yapılırdı. Yani biz bir semte rastgele girmezdik. İlk önce oranın sınıfsal haritasını çıkarmak için özel bir çaba içinde olurduk. Bunun kendisi başlı başına örgütleyici, öğretici bir süreçti. O semtteki tanıdıklarımız ve onların çevresine saplanıp kalmamızı engelleyen, hedefi ilk önce kuşbakışı görüp bu görüşten çıkarılacak fotoğrafı birebir ilişkili olduklarımız üzerinden doldurma yoluna giden bir tarz. Ataman bize gündelik pratik çalışmada da tümdengelim, tümevarım yöntemiyle düşünüp eylemeyi öğretiyordu, daha doğrusu titiz bir yöneticilikle bunu bir kültüre dönüştürmeyi sağlamış oluyordu.”**
Bugünkü örgütlenme faaliyetimize de ışık tutması gereken bu örgütlenme tarzı sınıfın somut yaşam haritasını çıkarma ve onun gündelik akışına nüfuz etme disiplininin tarihsel bir örneği olarak kesinlikle “eskimiş” değildir. Aksine, günümüz açısından geride kalmış, adeta unutulmuştur.
İkinci örnek, toplumsal yoksullaşmanın, düşünsel sefalet ve ahlaki düşkünleşmenin, insan olmaktan çıkarılmanın binbir çeşidiyle pençesine aldığı, bunun sonuçlarını derinlemesine yaşayan, hepimizin -yanında yöresinde- bir biçimde ilişkilendiği insanlardan oluşan bir kategoridir. Yapıp ettiklerimize bakarak kimi sezgisel kimi bilinçli bir yönelişle “Beni de yazın…” der önümüzdeki mücadele günlerinin saflarında yer almak için. Korku imparatorluğunun ancak bilinçli ve örgütlü bir pratik faaliyetle yıkılabileceğini, bunun için herkesin elinden geleni esirgememesi gerektiğini bu veciz cümleyle ifade ederler.
Kitleleri çevrimine alan bir örgütlenme faaliyeti önümüzdeki dönemde bu tür ileri atılışlarla daha fazla karşılaşacaktır.
[Sürecek: Sınıf içinde stratejik noktaların ve önceliklerin belirlenmesi, “sanayi havzaları”nda, “OSB”lerde, “Serbest Bölgeler”de, sanayi havzalarının etrafında oluşan yeni işçi semtlerinde örgütlenme ve kullanacağımız araçlar]
(*) Moto kuryeler, dijital platformların puanlama sistemi ve müşterilerin siparişin hızlı gelmesi için oluşturdukları baskıyla trafikte tehlike altında çalıştıklarını belirtti. Son 4 yılda 224 moto kurye trafik kazalarında hayatını kaybetti.
(**) (https://devrimciproletarya.org/ataman-tipi-orgutculuk/, abç)


