Ruh hali olarak tasfiyecilik

156

Tasfiyeciliğin ruhu var mıdır? Materyalist dünya görüşüne az buçuk sahip olan bir devrimci böyle bir soruyu muhtemelen yadırgar; “Bu ruh muhabbeti de nereden çıktı şimdi? Önce konuyu hangi zeminde tartışacağımıza bir karar verelim” diye düşünebilir. Öyle ya, ‘ruh’ gibi idealizme ait bir kavramın, tasfiyecilik konusu gibi ideolojik-siyasi bir konuyla ne ilgisi vardır?!. Ayrıca tasfiyecilik, “yasadışı temelde örgütlenme ve mücadelenin reddi” demek değil midir? O zaman bunda bir ruh aramaya çıkmanın alemi nedir?!

Ne var ki kazın ayağı, en başta tasfiyecilik olgusunu belli biçimlerle sınırlı olarak algılayan, bu anlamda “kargadan başka kuş tanımayan” devrimcimizin zannettiği gibi değildir. O bunu kendi sığ ve mekanik Marksizm kavrayışına ne kadar “aykırı” bulursa bulsun, tasfiyeciliğin (de) bir ruhu vardır! Hatta daha da ileri giderek onun belli bir ruh halinin dışavurumundan başka bir şey olmadığını söylemek dahi mümkündür.

Esas olarak işlerin parti ve devrim açısından ters gittiği yenilgi ve bunalım dönemlerinde kendini gösteren özel bir oportünizm türü olarak tasfiyecilik, sadece kendine özgü bir ruha sahip olmakla kalmaz; bizatihi kendisi ‘bir ruh hali’ olarak da tanımlanabilir.

Tasfiyecilik ile küçük burjuva devrimciliği arasındaki ilişkiye daha önce işaret etmiştik. Onun, “büyük coşkulardan karamsarlığa“, “bir burjuva hevesinden ötekine” hızla geçebilme özelliğiyle tanınan bu tarz devrimciliğin bunalım ve yenilgi dönemlerinde büründüğü bir biçim olduğunu belirtmiştik. Konunun şimdi üzerinde durduğumuz boyutu, yani ‘bir ruh hali olarak tasfiyecilik’ ya da ‘tasfiyeciliğin ruh hali’ de yine bu olgunun sınıf temeli ve onu açığa çıkaran tarihsel koşullarla bağlantılıdır.

Tasfiyecilik bunalım takılır

“Her büyük bunalım bazılarını sarsar, kendine getirir, ileriye doğru fırlatırken; bazılarını da sersemletir, geriye çeker, moral çöküntüye ve paniğe sürükler” (Lenin). Bu özelliği nedeniyle bunalım dönemlerini ‘tarihin elek sistemlerinin daha hızlı çalıştığı kesitler’ olarak tanımlamak da mümkündür. Statüko bozulmuştur, eski dengelerin yerini dengesizlik almıştır, alışılagelen biçim ve yöntemlerle eskisi gibi sonuç alma olanakları çoğu kez tamamen ortadan kalkmıştır… Kısacası, taşlar yerinden oynamış ama yeni yerlerine de henüz tam oturmamıştır; eski ortadan kalkmıştır ama yeni de henüz ortada yoktur.

İşte bu kaos ve belirsizlik hali bazılarının aklını başından alır. Bunalımın şiddetine, derinliğine, en önemlisi de süresine (uzunluğuna) bağlı olarak değişik biçimlere bürünen bir ‘akıl tutulması’ yaratır. Başlangıçta bunalımın bir ‘sonucu’ olarak doğan bu akıl tutulması, bunalımın uzamasına ve şiddetine paralel olarak bir süre sonra bu kez başlı başına bir bunalım ‘nedeni’ haline gelir. Parti ve devrim açısından zaten ağırlaşmış olan sorunların çözümüne çapı ölçüsünde katkıda bulunan bir ‘çözüm gücü’ olmaktan çıkar, bizzat kendisi yeni bir ‘soruna’ dönüşür. Bu dönüşüm aynı zamanda kendine özgü bunalımlı bir ruh hali üretir.

Umutsuzluk tasfiyeci ruh halinin ayırdedici özelliğidir

Tasfiyeci ruh halinin en başta gelen karakteristiği, ‘umutsuzluk’tur. Mademki tasfiyecilik, ‘büyük aşklardan büyük ihanetlere’ kolayca savrulabilen küçük burjuva devrimciliğinin alışkın olduğu koşulların değiştiği, işlerin eskisi gibi yürümediği, alışageldiği politikaların, biçim ve yöntemlerin artık eski sonuçları vermediğini yaşayarak gördüğü, bu yüzden kendisini çaresiz ve güçsüz hissetmeye başladığı koşullarda yaşadığı bir savrulmadır; o zaman onun ayırdedici özelliklerinin en başında umutsuzluğun gelmesi de ne rastlantısal bir sonuçtur ne de şaşırtıcıdır.

Bu özelliği nedeniyle tasfiyeciliği, ‘gardı düşmüş bir devrimcilik’ olarak da tanımlayabiliriz. Bu gard düşmesi ve dağılma hali, kendini olayların akışına bırakan, ortama ve araziye uyarlanan bir teslimiyet biçiminde dışa vuracağı gibi (sağ tasfiyecilik); ‘battı balık yan gider’ hesabı düşüncesizce bir çılgınlık biçimine de bürünebilir (sol tasfiyecilik).

Umutsuzluk, doğası gereği mecalsizlik ve iradesizleşme üretir. En keskin ve iddialı ‘sol’ görünümlere büründüğü durumlarda bile, esasında bir ‘sürüklenme’ içindedir. Bu yönüyle tasfiyecilik, cerbezeli bir sosyal muhalefet iradesi ve pratiğinin dahi gerisine düşen katmerlenmiş bir iktidarsızlaşma halidir.

Temel etken: Tarihsel perspektif kaybı

Bu yorgunluk ve iradesizleşme, koşullara bir biçimde teslimiyet ve iktidarsızlaşma, bir niyet ve istek sorunu, bunlarda bir eksiklik ya da zayıflama sonucu olarak görülemez. Ufuk çizgisindeki kırılmanın, gelecek perspektifinin kaybolmasının kaçınılmaz sonucudur. Bu kırılmayı her ne kadar umutsuzluk ortaya çıkarmışsa da, aslında sorun daha derindedir; temelinde tarihsel bilinç ve perspektif zayıflığı/yokluğu bulunur.

Performans ve motivasyon teorileri konusundaki tezleriyle tanınan Locke’a göre, “Hedefler, tasarlanmış davranışlardır…” Bu anlamda, herhangi bir gelecek vizyonundan yoksunluk, hedefsizlik ya da hedefsizleşme ister istemez bir edilgenlik ve eylemsizlik doğurur. Eğer ortada tutkuyla istenen tasarlanmış’ bir hedef yoksa, o zaman o hedef doğrultusunda belirli sonuçlar elde etmeyi amaçlayan tutkulu bir davranış’ da doğal olarak kalmaz.

“34 yaşında bir kadın, 4 Temmuz 1952 günü Pasifik Okyanusu’na dalarak Catalina Adası’ndan 21 mil batısındaki Kaliforniya’ya doğru yüzmeye başladı. Eğer başarılı olursa, bunu yapan ilk kadın olacaktı. Adı Florence Chadwick olan bu yüzücü, Manş Denizi’ni her iki yönde geçen ilk kadındı.

O sabah su, vücudu uyuşturacak kadar soğuktu ve sis o kadar yoğundu ki, beraberindeki tekneleri güçlükle seçebiliyordu; köpekbalıklarını ve dondurucu soğuğun etkisini hiçe sayarak 15 saat yüzdü. Yakındaki bir teknede bulunan annesi ve antrenörü, karaya çok yaklaştığını ve devam etmesini söyledilerse de o, kendisini sudan çıkarmalarını istedi. Azimli yüzücü, Kaliforniya kıyısına yarım mil kala sudan çıkışının nedenini şöyle açıkladı: ‘Karayı görebilseydim, başarabilirdim!’

Vazgeçmesinin nedeni ne yorgunluk ne de soğuktu… Tek neden, sis yüzünden karayı görememesiydi. Bu hayatın bir gerçeğiydi: Bir şeyi başarabilmek için, ortada gözle görülür bir hedef olmalıydı!” (Endüstri ve Örgüt Psikolojisi)

Mızmız ve mıymıntı bir muhalefet psikolojisi

Umutsuzluktan kaynaklanan, ama onun da gerisinde tarihsel bir bilinç ve perspektif zayıflığının yattığı tasfiyeci ruh hali, tipik kimi özellikler gösterir. Bunların başında insanın içini karartan bir mıymıntılık ve mızmızlık gelir.

1) Tasfiyeci ruh hali, sadece “görür”, “tespit eder”, “söyler”, “eleştirir”, vb. vb. ama… İşte o ‘ama’dan sonrası yoktur! Bu ruh hali, en ‘devrimci’ olduğu durumda bile pratik enerji yoksunluğu, iradesizlik ve eylemsizliği nedeniyle uyuz bir muhalefet pratiği olmaktan ötesine geçemez. Oysa, dünyaya sadece “dünyayı yorumlamak” için değil, asıl onu “değiştirmek” için gelmiş olan gerçek bir komünist ya da küçük burjuva devrimci için esas ve önemli olan pratiktir. Ve bu pratik, sadece ‘genel doğruları tekrarlamakla’, sürekli ‘söyleyip durmakla’ yetinen bir ‘konuşma pratiği’ olmakla kalmayıp aktif bir tutum ve icraat olarak kendini göstermelidir. “Kişinin kendini parti üyesi olarak nitelemesi ya da RSDİP programının ‘ruhuna uygun’ propaganda yapması, gerçek parti üyesi olmak için yeterli değildir. Gerçek parti üyesi olmak için, aynı zamanda, tüm pratik çalışmaları, partinin taktik kararlarıyla uyumlu olarak yürütmek gerekir. Bugünkü karşı-devrim döneminde, özellikle burjuva aydınlar arasında evrensel dönekliğin, ayrılıp gitmenin, umutsuzluğun ağır bastığı bir sırada, durum değerlendirmesini, yani devrimci Marksizmin ilkeleri açısından pratik davranış çizgisini değerlendirmeyi, ancak, partinin taktiklere ilişkin kararları yapabilir…” (Lenin, Tasfiyecilik Üzerine, sf. 200)

Her şeye ‘risklerden’ bakan tutuculuk

2) Tasfiyeci ruh hali her şeye riskler ve olumsuzluklardan bakmaya başlar. İçerdiği iradesizlik ve enerjisizlik nedeniyle zaten yoğunlaşmış bir iktidarsızlık pratiğidir. Bundan ötürü tutucu ve dogmatiktir. Değişimi anlayıp çözümleyemediği gibi, kafasında yeniye dair bir tasavvur ve hedef de yoktur. Bundan dolayı, ‘yeni’ olan her şey ona ürkütücü görünür; alışageldiğinin sınırları dışına çıkmaktan korku duyar. İktidarsızlaştığı ölçüde, bütünlüklü bir alternatif ortaya koyan yapıcı/kurucu bir rol oynamaktan çok, eleştiri, karşı çıkma, ‘mahkum etme’ yönü öne çıkan yıkıcı/dağıtıcı bir rol oynar. Bir şeyleri yapmaktan çok yapmamayı esas alır; işlerin oluruna değil, olmazına daha fazla kafa yormaya yönelir.

“Devrimci tutarlılık” adına tutuculaşır, kendini yenileyemez, ömrünü doldurmuş olanda, ilkellik ve amatörlükte ısrarı sürdürür. Kafasında bütünlüklü bir hedef ve perspektif olmadığı için, daha parçayla sınırlı ve daha dar düşünmeye başlar. Daha silik ve iddiasız, kendisini çevreleyen koşullardan daha fazla etkilenen bir profil çizmekten kurtulamaz. Bunun sonucu ise bir ‘oyalanma ve aldatma pratiği’dir. Böyle bir ‘pratik’ araçları amaçlaştırır; bu durumda taktikler stratejiyi, alışılagelen biçim ve kalıplar örgütü ve pratiği teslim alır. Yaşamın gerisine düşmek, toplumun dışına sürüklenmek kaçınılmazlaşır.

Keskinlikten ve köşelerden hoşlanmayan bir ılımlılık ve yuvarlaklık

3) Tasfiyeci ruh hali, “keskinlik“ten ve “köşeli olmak“tan hoşlanmaz. “Sert eleştirilere“, “hırçın polemiklere” tepki duyar. O, adeta ‘sinirleri alınmış bir devrimciliktir. Yumuşaklık ve ılımlılığı sever. Bu yumuşaklık ve ılımlılık onun ideolojik-politik görüş ve taktiklerine yön verir hale gelmekle kalmaz; pratiğine, hatta diline kadar yansır.

Tasfiyeci ruh hali, kesin ve net bir dille konuşulmasını, hiçbir muğlaklık ve kaçamağa meydan vermeyen berrak tanımlar ve ölçülerin ortaya konulmasını kendine yasakladığı gibi, başkalarına da ‘yasaklar’.

Bu esasında, Marksizmin önderlerinin “oportünizm muğlaklığı ve belirsizliği sever” tanımının tasfiyecilik özgülündeki biçimlenişidir. Lenin bu ruh halini, “…her türlü pürüzü gidermeye, keskin kenarları törpülemeye ve ayrıldığı noktaları değil de uyuştuğu noktaları vurgulamaya önem veren ilke tanımaz ucuz diplomasi, çöpçatanlık bakış açısı” olarak tanımlar. Yumuşaklık ve ılımlılık timsali tasfiyeci ruh hali, sadece bir durumda hırçınlaşıp sertleşir: Devrimci ilkelerde ve devrimci tutumda ısrarlı olunduğunu gördüğü, “cebinde 80 bayrakla dolaşan burjuva diplomatlarının diliyle değil, şeyleri ve olguları adıyla dosdoğru anan” devrimciliğin diliyle konuşulduğu durumlarda…

***

Tasfiyeciliğin ruh halinin bu tipik özellikleri, bu oportünizm türünü teşhis etmemizi kolaylaştırmakla kalmaz, onun içeriği ve karakteri hakkında da bize bir fikir verir, derinlemesine çözümlemelerin çıkış noktasını oluşturur.

[Ufuk Çizgisi, 14 Kasım 2004, 2. sayı]