Proletaryanın Failliği ve Marksizm

572

Mürüvet Küçük

İşçi sınıfının güncel durumunu düşününce Marksist sınıf analizi ve sınıf mücadelesine yönelik gerek Marksizm içinde gerekse dışında yaşanmış/yaşanan tartışmalara bir daha dönüp bakma ihtiyacı hissediyor insan. 19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonun ardından başlayıp bir halk isyanı karakteri kazanan eylemler dalgası da bu tartışmaya yakıcı bir nitelik kazandırdı. Hemen tüm halk kesimleri şu ya da bu şekilde bu eylemlerin bir parçası haline gelirken toplumun gövdesini oluşturan işçi sınıfı örgütlü gücüyle neden sahnede yer almadı? Sokaklara çıkanların ezici bir kısmı beyaz-mavi yakalısıyla nesnel olarak işçiyken bu duruşu neden kolektif bir sınıf tutumu haline getiremedi? Daha açık ifadeyle bir sınıf olarak onun en güçlü silahı olan üretimden gelen gücünü neden kullanmadı?

Son yıllarda alabildiğine geriye çekilmiş gençlik hareketi isyanın dinamosu haline gelip akademik ve tüketim boykotları içinde kendisini de yatay bir ağ biçiminde “örgütlerken” sık sık “İşçi gençlik el ele genel greve!” sloganlarıyla yeni bir dönemin kapısını aralamaya çalışırken ondan neden ses çıkmadı?

İşçi sınıfının Z kuşağı olarak tanımlanan gençlik kitleleri tarafından sahneye davet edilmesi son on yıllarda tanık olmadığımız bir gelişmeydi. Pandemide de yeniden keşfedilen ya da varlığı hatırlanan işçi sınıfına dair önemli tartışmalar yaşanmıştı. Ancak bu tartışma daha çok varlığı reddedilen işçi sınıfının yeniden keşfi sınırlarında dönmüştü. Esas olarak onun toplumsal yaşam içindeki kilit konumuna dairdi ve bugün Türkiye’de cereyan eden ekonomik-siyasi atmosfere de uygun olarak yakıcı-politik bir karakter kazanmamıştı. Bugün yaşanan tartışmada ondan siyasal bir hareketin parçası olması isteniyor. Hem de oldukça apolitikleştirildiği düşünülen gençlik kesimleri tarafından… Yıllardır bilimsel teknik gelişmelerin de sağladığı olanaklar sayesinde geliştirilen üretim organizasyonlarıyla atomize edilen, örgütlü tüm kaleleri dağıtılan, öncü güçlerin ezilmesi ya da çözülmesi sayesinde sağlanan ideolojik-siyasi-kültürel hegemonya alanı üzerinden tepinilerek sisteme şu ya da bu şekilde özümsenen ama nesnel-fiziki varlığı adeta toplumsallaşan işçi sınıfından onun en güçlü silahını kolektif bir duruşla kullanmasını istiyor. 

Bu başlı başına olağanüstü bir gelişmedir. Keza işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanması çağrısı oldukça apolitikleştirilmiş, atomize edilip bireycileştirilmesi için ne gerekiyorsa o yapılmış bir kesimden geliyordu.

Bu çağrıyı yapan gençler -farkında ya da değil- kendisini Marksist olarak tanımlayan birçok aydın ya da burjuva ideoloğu tarafından eleştirilen, orasından burasından çekiştirilen Marksist sınıf analizi ve mücadelesine ilişkin tartışmalarda bir taraf oluyorlardı aslında. Marksizm’e dair ateşli tartışmaların yaşandığı bir alanda Marksizm’e en uzak hale getirilmiş bir gençlik kuşağı onu doğrularcasına işçi sınıfının üretimden gelen gücünün önem ve anlamının altını çizmiş oluyordu.

Bu çağrı geniş gençlik kesimlerinin çağrısı ve bilinci değil elbette. Çağrıyı yapanların da bunu bilimsel-Marksist bir temele oturttuğunu söylemek çok su götürür. Gençler yaşadıklarından, gözlemlerinden, sezgilerinden yola çıkarak yapıyordu onu. Keza kendilerini de işçi sınıfının bir parçası olarak görecek kadar bir sınıf “bilinci” filizlenmişti kafalarında, ruhlarında.

Bu gerçeğin en yalın ifadesi gasbedilen hakları için Urfa’dan çıkıp İstanbul’a gelen İnşaat-İş üyesi işçilerin ATR Yapı önünde 10 gün süren direnişlerini ziyaret ettiklerinde sarf ettikleri sözlerde dile geliyordu: “Diplomamı alsam iptal edilmeyeceğinin garantisi yok, hadi iptal edilmedi iş bulabilecek miyim? Diyelim ki buldum onun güvencesi olacak mı? Bunlar sokağa çıkmam için kafi değil mi?”.

Gençliğin en azından bu aşamada öncüleşen ve çoğunluğu henüz anlamlı bir örgütlenme deneyimine de sahip olmayan kesimlerince dile getirilen bu cümleler ağızlardan bir anda dökülüveren cümleler değildi yani. Zaten gençleri mahkum edildikleri geleceksizlik girdabından çıkmak için direnişle bir yol açmaya yönelten de bu gerçeğin sezgisel ya da bilinçli bir bilgiye dünüşmesiydi. Bu böyleyken kendi geleceklerini gördükleri işçi sınıfına bu çağrıyı yapmaları yine de “olağanüstüydü”.   Çünkü onlar da tıpkı işçi sınıfı gibi on yıllardır aynı ideolojik-siyasi-kültürel odakların hegemonik yörüngesinde nefes alıp veriyorlar. Büyük bir kısmı AKP’li yıllarda büyüdü. Genel olarak solun gücü ve ideolojik-siyasi konumlanışı düşünüldüğünde bu bilinç onun gençlik içindeki ideolojik-politik hegemonyasının da ürünü değildi. Esas olarak yaşadıkları, gözlemledikleri toplumsal-siyasal gelişmelerden çıkardıkları sonuçlarla oluşmuştu. Ve farkında olarak ya da olmayarak Marksist sınıf analizinin ve sınıf mücadelesine yönelik bütünsel yaklaşımının sözcülüğünü yapıyorlardı.

Bu böyleyken işçi sınıfı neden bu siyasal dalganın parçası olmadı hatta DİSK yöneticilerinin genel grev örgütlemek için sergiledikleri ataleti gerekçelendirmek adına ifade ettikleri “en örgütlü olduğumuz işyerlerinde bir bildiri okumakta bile sorun yaşadık” gerçeği bize neyi anlatıyordu? Dahası bu cümlenin kendisi, işçi sınıfı örgütlenmesinin sendikal sınırlarda bile olsa nasıl bir ideolojik-siyasi-kültürel hegemonya kaybı yaşadığının, mevcut sendika konfederasyonları içinde en ileri yerde olduğu düşünülen DİSK’in örgütlenme sınırlarının -ücret sendikacılığı-ne olduğunu göstermiyor mu? Bu sınırların işçi sınıfının siyasal bilincini nasıl kötürümleştirdiğini…

Tüm bu gerçeklerle birlikte gençliğin genel grev çağrısının kendisi burjuva sosyolojisinin en önemli isimlerinden Weber’den kendilerini Marksizm parantezi içinde tanımlayan Althusser, Nicos Poulantzas, Anderson gibi yapısalcılara ya da sınıf mücadelesine “oluşum” kavramını katan İngiliz tarihçi Thompson ve takipçilerine kadar pek çok tartışmayı yeniden irdelemeye götürmeye yetmez mi? En önemlisi de tüm bu ekollerin Marksizm’e yönelik keskin eleştirilerine rağmen karşımızdaki gerçek bizi yine ve yeniden Marksizm’e bakmaya çağırmıyor mu?

Bu aynı zamanda işçi sınıfının son on yıllardaki direnişlerine, bu direnişlerin yarattığı birikime, bu birikimin bir sınıf olmakta nasıl bir yer kapladığına bakmayı da gerektiriyor. Dikkat edilirse işçi sınıfı son yıllarda lokal da kalsa sürekli bir direnişler silsilesi yaşıyor. Metalden madenlere, gıdadan tekstile, inşaattan hizmet sektörüne, teknik altyapının gelişmesinin dolaysız ürünü olan ve artı değerin gerçekleşmesi sürecinin önemli parçası haline gelen lojistikten GİG ekonomisi kapsamındaki kuryelere, çağrı merkezlerinden öticarethane haline gelmiş eğitim kurumlarında nesnel olarak işçileşmiş eğitim emekçilerine, depolardan tersanelere kadar hemen tüm işkollarında görünür bir devinim içinde. 

Bu devinimin temel tetikleyeni elbette esas olarak ekonomik temelli talepler. Hemen tüm bu işkollarında işçiler neoliberal birikim modeliyle yaratılmış atomizasyona, kölece çalışma koşullarına, dayatılan sefalete karşı defansif bir tutum içinde. Hemen her işkolunda patlayan direnişlerin sınırları ve nitelikleri işçi sınıfının nasıl bir nesnel zemin üzerinden kendisini yeniden örgütleme zorunluluğuyla karşı karşıya kaldığının da özeti gibi. Son yıllara damgasını vuran sayısız direnişin özet bir tanımı yapılacak olursa sınırlarının politik olana hayli kapalı olmasına rağmen karşısındaki örgütlü sermaye güçlerini kavramak, en azından bunun ilk halkasını yakalamak anlamında doğal bir politizasyonu örtük olarak içinde taşıyor. Askeri, polisi, mahkemesi, kaymakamı, müftüsü, OSB’lerdeki kolektif sermaye duruşu gibi birçok görünür gerçek onun nasıl bir güçle karşı karşıya olduğunu görmesi anlamında önemli bir zemin sunuyor. 

Fakat bu politizasyonun sınırları şimdilik kendi çıkarlarının savunulmasını aşmayacak düzeydedir. Lenin’in tarif ettiği işçi sınıfının kolektif bilincine yani tüm sınıfların derdini dert edinen ve kendisiyle birlikte tüm sınıfları ortadan kaldırmayı bilince dönüştüren bir ideolojik-politik-kültürel dönüşümden fersah fersah uzaktadır. Sendikal hakkı için jandarmayla dişe diş mücadele eden işçiler mesele ideolojik-siyasal konulara gelince, en başta da kafalarda fetiş hale getirilen devletin varlığı ve bekasına gelince tarihin tüm gerici yaklaşımlarının türlü çeşit yansımalarıyla maluldür. 

Bu noktada sayısız soru sökün eder. Bu sorular aynı zamanda Marksist sınıf analizine de dönüp bakmayı, bu analize ilişkin eleştirel-tamamlayıcı tartışmaları süzgeçten geçirmeyi, Marksizm’e atfedilen fakat özünde Marksizm’le ilgisi olmayan yaklaşımlarla mesafelenerek Marksist sınıf anlayışını, sınıf mücadelesine yüklediği anlamları bir kez daha irdelemeyi zorunlu kılıyor. 

Bunlardan biri, bilimsel teknik gelişmelerin üretim organizasyonlarına aktarılmasıyla ortaya çıkan yeni işlerin işçi sınıfı içinde yarattığı çeşitlenmenin, yeni işçi bölükleriyle öncekiler arasındaki koralizasyonun nasıl kurulacağı, katmanlaşmanın yarattığı ayrımların nasıl aşılacağı, nesnel olarak işçi olanın öznel olarak kendisini böyle görmemesi handikabının üzerine nasıl çıkılacağıdır? 

Bu nokta sınıf tartışmalarında hayli önemli bir yer kaplamaktadır. Burjuva düşünürlerinden Weber, işçi sınıfının varlığını ve sınıf mücadelesinin önemini tümden yok saymasa da esas olarak ekonomi ve siyaseti birbirinden koparıp bağımsız alanlar olarak tamınlar. Ona göre işçi sınıfının eylemi ekonomik bir olgudur ve bu eylemle toplumsal hareket arasında herhangi bir tarihsel ilişki kurulamaz! Takipçileri de ekonomik çıkarların insan düşüncesi üzerinde belirleyici bir rolünün olmadığını belirterek bu çizgiyi sürdürür. 

Bu yaklaşımda sınıf ve statü arasında belirgin bir ayrım vardır ve sınıf üretim süreci içindeki konumu, statüyse tüketim süreçlerindeki konumu ifade eder. Aslolanın tüketim süreci içindeki konum olduğunu belirtir. Marksizm’e kapitalizm geliştikçe işçi sınıfının yoksullaşacağı ve bunun otomatik olarak sınıf mücadelesini tetikleyeceği (!) gibi ekonomik determinist bir yaklaşım atfeden Weber, bu yaklaşımı da kapitalizmin geliştikçe tüm sınıf tabakalarını ihya edebilecek bir artı ürün yaratacağı, bunun da en alt sınıf katmanlarını bile kalkındıracağı güzellemesiyle çürütmeye çalışır ve sınıf mücadelesinin tarihsel devinimin temel motoru olduğunu da bunun üzerinden reddeder. 

Weber ve takipçilerinin Marksizm’i sanki işçi sınıfının yoksullaşmasıyla yani ekonomik çıkarlarıyla sınıf bilinci ve mücadelesi arasında dümdüz bir indirgemecilikle ilişki kuruyor, her şeyi böylesine basitleştiriyormuş gibi sunmalarının ideolojik hegemonya alanı sanıldığı kadar dar değildir. Esasında kendisini Marksizm parantezi içine alan pek çok isim şu ya da bu şekilde Weberci kuramdan da etkilenmiştir. 

Marksizm’in işçi sınıfını üretim araçları karşısındaki konumu ve üretim ilişkileri içindeki yerinden yola çıkarak kaba determinist bir yaklaşımla sınıf mücadelesinin öznesi haline getirdiğini var sayanlar da bu kategorilerden biridir. Bunlar ona bu açıdan kendiliğindenci-ekonomist bir kimlik giydirmeye çalışır. Marksizm’le İkinci Enternasyonal revizyonizmini eşitlemiş olurlar. Marksizm’in ekonominin son kertede belirleyici olduğunu söylemesini kaba ekonomist bir yaklaşımla eşitleyenler de onun üst yapısal ilişkilerin gücünü hiçe saydığını iddia ederler. Marksizm’in öncü-kitle diyalektiğini de buradan eleştirip tarihsel akışı aslında öznesizleştirirler. Daha doğrusu işçi sınıfının mücadelesinin tarihsel failliğini reddetmiş olurlar. Genel olarak yapısalcılar başlığı altında toplayabileceğimiz bu yaklaşım, birer özerk yapı olduklarını söylediği ekonomi-siyaset ve ideolojinin birbiriyle çelişkili birliğinin tarihi devindirdiğini iddia ederler. 

Bunlardan biri Althusser ve onun takipçisi Poulantzas’tır. Yapısalcı ekolün önde gelen bu temsilcileri, Marks’ın altyapı-üstyapı ilişkileri bahsinde altyapı ilişkilerini merkeze koyduğunu, üst yapısal alanın (ideoloji-siyaset, kültür) etki gücünü hiçleştirdiğini oysa ekonomi-siyaset ve ideolojinin birbirinden özerk yapılar şeklinde hükümlerini konuşturduklarını belirtir. Marx’ın bu gerçeği öteleyip üst yapısal alanı hafife aldığını iddia eden yapısalcılar, kapitalist üretim ilişkilerinin temellerini sarsacak bir sınıf olan işçi sınıfına mesafelenmiş olurlar. Böylece siyaset ve ideolojinin son kertede kapitalist üretimin ihtiyaçları temelinde hareket ettiği gerçeğine yabancılaştıkları gibi, işçi sınıfının kendi çıkarları için verdiği mücadelenin politize olduğu oranda bu üstyapısal hegemonyayı parçalayabileceği devrimci gerçeğine de gözlerini kapatmış olurlar. 

Diğer taraftan işçi sınıfı mücadelesine üretim ilişkilerinin tarihsel düzeyi içerisinden ve üretici güçlerin gelişiminin bunun üzerindeki etkisinden bağımsızlaştırarak ele alan yaklaşımlar vardır. İngiliz tarihçi Thompson bu yaklaşımların öncülerindendir. 

Thompson da Marksizm’in üretim araçlarına göre konumu ya da üretim ilişkileri içerisinde oynadığı rolün işçi sınıfına doğrudan bir bilinç vereceğini ön varsayımından yola çıkar. Marksizm’le ekonomist-determinist 2’inci Enternasyonal revizyonizmini eşitler. Burada da kalmaz, Lenin’in formüle ettiği işçi sınıfına dışardan bilinç götürme yani örgütlü mücadele, öncü-kitle diyalektiği yaklaşımını da reddeder. Bunu ikamecilik olarak tanımlar ve sınıfın bir ilişki ve süreç olarak kavranmasının önemine vurgu yapar. “Sınıfın bir nesne değil de bir ilişki olduğunu hatırlarsak, bu şekilde düşünemeyiz. ‘O’nun varoluşu ne ideal bir çıkar ya da bilince sahip olmak ne de Ayarcı’nın masasında yatan bir hasta şeklindedir” diyen Thompson’a göre sınıf, takipçisi Wood tarafından şöyle tanımlanır: “Sınıf toplumsal ilişkilerde, kurumlarda ve değerlerde gözlemlenecek bir ilişki ve süreçtir. Başka bir deyişle sınıf, yalnızca süreçlerde görülebilen bir olgudur”. 

Thompson’un da esinlendiği isim William Moris’tir. Moris, Marksizm’in tarihsel materyalist yaklaşımını pozitivistlerin ilerlemeci/mekanik tarih yaklaşımıyla özdeşleştirir. Marksist tarih anlayışındaki nedensellik ilkesini sınıf mücadelesi ve bunun yarattığı birikimden kopararak ele alan Moris ve dolayısıyla Thompson, kapitalizm öncesi ilişkiler içindeki dayanışma, direniş örneklerini bulup çıkararak tarihin ileriye doğru değil geçmişteki bu ilişkilerin canlandırılacağı bir sosyalizm ütopyasına doğru kırılabileceğini iddia eder. Bilimsel-teknik gelişmeler, sanayileşme, bu nesnel zemin üzerinden şekillenen işçi sınıfı ve kolektif eyleminin yaratacağı toplumsal dönüşüme değil bireylerin kapitalist işbölümüne, kâr odaklı düşünüş ve bireyselliği merkeze alan ilişkilerini aşmak için sergiledikleri direnişlerin yarattığı birikime odaklanır. Ona göre işçi sınıfı, aşağıdan gelen bu direniş birikimiyle kendisi örgütleyecektir. Sıradan insanı, onun yaşamını ve mücadelesini inceleme konusu yapan Thompson tarihin asıl devindirici gücünün burada olduğunu belirtir. 

Pre-kapitalist toplumsal ilişkilerin, basit, doğal ve karşılıklı dayanışmaya dayalı yönünü ön plana çıkaran Thompson ütopik bir sosyalizm projesi vazeder. 

Kısacası sınıf, sınıf mücadelesi, tarihsel gelişmeye dair kendisini Marksizm parantezi içinde tanımlayan çok farklı yorumlar vardır. Bunların hiçbiri sınıfın önemini reddetmez. Ancak sınıfın tarihsel gelişmedeki failliğinin biçimleri, ne şekilde geliştiği, toplumsal ve siyasal alanla ne tür bir ilişki içinde olduğu başlıklarında ciddi ayrışmalar yaşarlar. 

Her birinin Marksizm’e katkıları kadar tahrifatları da büyüktür. Güncel durumda işçi sınıfının durumuyla bu tartışmalar arasındaki ilişki ve Marksizm’in sınıf ve sınıf mücadelesine, tarihsel gelişmeye kısacası tarihsel materyalist kuramına dair bir netlik oluşturmak ise yaşamsal önemdedir. 

Keza bu yaklaşımların herbiri ya sosyalizm tarihinde güçlü kırılmaların yaşandığı, ideolojik krizin görünürleştiği süreçlerle ilişkili olarak ortaya çıkmıştır ya da kapitalist birikim modellerinin yarattığı toplumsal-sınıfsal gerçekliklerin gölgesinde… 

Yararlanılan Kaynaklar: 

Corpus Dergi/ Eylül 2024/Ingar Solty-Marksizm, Tarih ve Sınıf/E. P. Thompson’ın Mirası

Tülin Öngen-Marx ve Sınıf7Praksis, 8. Sayı 

İlişki ve Süreç Olarak Sınıf, E. M. Wood