ATR Direnişimiz: Sınıf Mücadelesinin Dönüştürücü Gücüne Tanık Olmak

485

Yunus Özgür

Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Ethem Hacıosmanoğlu’nun şirketi ATR Yapı’nın önünde 10 gün boyunca geceli gündüzlü direndik. 

Direnişin fiziki zorluklarını anlatmaya gerek yok sanırım. Urfa-Akçakaleli işçiler, kilometrelerce uzaktan geldikleri İstanbul’da 10 gün boyunca gece gündüz kaldırımda, betonun üstünde yatıp kalktılar. Fakat bu fiziksel zorluklara rağmen -dönem dönem dalgalanmalar olsa da- haklarını almadan bir yere gitmediler.

Onlar, işçi sınıfının en örgütsüz bölükleri arasında olmanın yanında henüz işçileşme sürecini de tamamlamamış bir katmanı temsil ediyorlardı. Urfalı Arap aşiret yapısının birçok kültürel özelliklerini taşıdıkları gibi köyden-tarımdan dolayısıyla o feodal kültürel özelliklerinin şekillendiği ekonomik ilişkilerden tümüyle kopmamışlardı. Bir yanları tarım ve hayvancılığın çökertilmesi nedeniyle işçileşmiş, kapitalizmin acımasız çarkları içinde öğütülüyordu diğer yanları ise güçlü aşiret ilişkileri devam ettiği için kapalı devre ilişkilerle nefes alıp veriyordu. Kısacası hayli handikaplı bir işçileşme süreci yaşayan halleriyle böyle bir direnişi göze almaları bile olağanüstüydü.

Şantiyelerdeki Urfalı Arap işçilerle bugüne kadar sayısız direniş gerçekleştirmiştik. Her defasında haklarını almak konusunda ne kadar inatçılarsa feodal alışkanlık ve kültürlerini korumakta da o kadar “tutarlı” olduklarını gördük. Hemen hepsinde dinin, milliyetçiliğin, devletçiliğin köklü bir içselleştirilmesi söz konusuydu.

ATR direnişinin diğerlerinden farkı yaklaşık 75 işçi gibi kalabalık bir grupla gerçekleşmesiydi. Oldukça zorlu bir direniş olacağını bildiğimiz için olacakları baştan konuşarak “var mısınız?” dedik, her direnişte olduğu gibi… Engels’in dediği gibi, “Bir grev için gereken cesaret, gerçekte çoğu zaman bir ayaklanma için gerekenden daha yüksek bir cesarettir, daha yürekli, daha kararlı bir cesaret olduğu açıktır. İşin doğrusu, yoksunluğu deneyimiyle bilen bir emekçi için, onu eşi ve çocuklarıyla birlikte göğüslemek, aylarca açlığa ve sefilliğe dayanmak ve bütün bunlar sırasında da sağlam ve sarsılmamış durmak pek de azımsanacak bir şey değildir”. Urfalı işçiler için de durum aynı böyleydi. Çoğunluğu evli ve çocuk sahibi olan bu işçiler tarımın da çökertilmesiyle ücret dışında geçim aracından yoksun hale gelmişlerdi ve şirketin oyalamaları nedeniyle hem haftalarca çalıştıkları sürenin ücretini alamamış hem de çıkışları verilmeyip sürekli oyalandıkları için yeni bir iş arayışına da girememişlerdi. Sendikamızla ilişki kurmalarının ardından yaptığımız ilk toplantıda “Sonuç almamız 20-30 gün sürebilir” dememize “sürsün” yanıtı veriyorlardı.

Onların bu net duruşunda sadece ekonomik çıkarları değil belki de ondan daha fazla onurlarının incitilmesi belirleyiciydi. Haftalarca oyalanmak, kandırılmak, bayram arifesinde kandırılarak gönderildikleri evlerinde çocuklarına bir bayramlık olsun alamamak çok dokunmuştu. Her Cuma aynı hikaye dinletilen işçiler “artık Cumalardan nefret eder hale geldik” diyorlardı.

Bu direnişe kadar hiçbirinin herhangi bir hak arama mücadelesi deneyimi yoktu. Sendikamızla ilişkiyi de daha önce direniş yaptığımız akrabaları üzerinden kurmuşlardı. Oyalanmak ve kandırılmak onurlarını o kadar incitmiş olacak ki “var mısınız” sorumuza güçlü bir evet yanıtı verdiler.

Sendikamızın sınırlı olanakları da dikkate alınacak olursa 75 işçiyle bu direnişe başlamak ciddi riskler taşıyordu. Urfa’dan bavullarını yüklenerek geldiklerinde tüm çıplaklığıyla yokluk ve zorluklar içinde bir direnişe başladığımız açıktı. Fakat onların alın terlerinin karşılığını almakta inatçı olduklarını, onurlarının bu denli incitilmesinin öfkesini taşıdıklarını bilmenin rahatlığıyla giriştik işe.

Urfalı işçiler sınıfın bütünü hakkında hüküm cümleleri kurmaya yetmeyecek sınırlar taşımakla birlikte genel çizgileriyle aslında sınıfın bütününün günümüzdeki hal-i pür melalini de yansıtıyorlardı: Hakları için sayısız zorluğu da göze alıp direnmek, ancak ücretleri olmadan yaşayamayacakları için de bu direnişlerin kısa sürmesini ummak, beklemek.

Direniş bu ikilemin tüm iç handikaplarıyla kendi yolunda yürürken dönemin atmosferiyle birleşmesi ona soluk kattı. 19 Mart’tan sonra başlayan ve dinamosu gençlik olan halk isyanının henüz sönümlenmemiş diri tarafı ömürleri boyunca yaşamadıkları belki de bir daha da yaşamaları mümkün olmayan deneyimler biriktirmelerini sağladı.

İlk iki gün Kartal Cemevi’nin kapılarını işçilere açması onlar için unutulmaz bir anı olacaktır, belki de hiç tanımadıkları Alevilerle ilgili önyargılarını bir nebze de olsa kıracaktır mesela. “İstanbul’a gelirken böyle bir dayanışma beklemiyorduk” demişti içlerinden biri. Direniş alanının hiç boş kalmaması, patronların yasal haklarını pervasızca gasbetmiş olması için direnmiş olmak zorunda kalmalarının toplumsal vicdanda yarattığı etkinin şu ya da bu şekilde o alana yansıması söyletmişti o sözü onlara. Direniş sayesinde çok farklı kesimleri tanımaları da hayatlarında iz bırakan başka bir şey olacaktır.

Vicdansızca gasbedilen hakları için net bir direnme kararlılıkları ve gururlarının bu denli incitilmesine duydukları keskin öfkeye rağmen direniş uzadıkça karamsarlığa kapılmamaları mümkün olamazdı. Fakat buna rağmen son ana kadar yani hakları ödeninceye kadar bir çözülme yaşanmadı. Sadece içlerinden bazılarının alacakları konusunda patronlar ayak sürüdüğü için direniş henüz tam bitmemişken hakları tam olarak ödenenler yavaş yavaş alanı terk etmeye başladı. Sınıf bilincinden uzaklıklarını ve deneyimsizliklerini düşününce bunu anlamak mümkün ama yine de yaptıkları doğru değildi. Direnişin 9’uncu gününde hakları ödenince memlekete dönenler feodal kültürün basıncı yanında sendikaya saygıyı da barındıran duygularla arayıp çok özür dilediler, bundan sonra sendika için yapabileceklerini anlattılar. Alanı son ana kadar terketmeyenler ise inşaat işçilerinin o bilinen öfkesiyle şirket binasına dalınca sorun sonunda tamamen çözüldü.

Ankara’da Fizik Binasının önünde yaptıkları forumdan selam gönderen ODTÜ öğrencileri dışında İstanbul Üniversitesi, Galatasaray, Sabancı, Özyeğin, Bahçeşehir, Yıldız, İTÜ, Medeniyet, Boğaziçi, Gebze Teknik, Koç Üniversitesi öğrencileri de düzenledikleri forumlar yanında direniş alanımıza gelerek gücümüze güç kattılar. Öğrenci kardeşlerimiz gibi dost sendikaların ve emek örgütlerinin, siyasi parti ve kurumların destek ziyaretleri büyük moral oldu direnişçi işçiler için. Direnişimizin başından sonuna kadar yanımızda olan Limter-İş ve DGD Sen’in sahiplenmeleri ise siper yoldaşlığının anlamı ve değerini soluttu bizlere.

Urfalı Arap işçiler bugüne kadar devletle şu ya da bu şekilde karşı karşıya gelmemiş bir işçi bölüğü. Polis ve devlet algılarındaki kemikleşmiş bağlılık, siyasal olarak her türlü gericilikle manipüle edilmiş olmaları söz konusu. İşçi sınıfının bir parçası olan bu bölüğün taşlaşmış tutumunun hepten çözülmemesi için bu kez polis de farklı bir yaklaşım sergiledi. Diğer birçok direnişimize kıyasla daha ‘yumuşak’ bir politika izledi. Bu arada gözlerine kestirdikleri işçilerle muhabbet kurup manipüle etmeye çalıştılar. Sadece direnişler sırasında değil işçilerle kurduğumuz bütün ilişkilerde onların her şeylerine karışan bir tahakküm ilişkisini doğru bulmadığımız için polisin bu sohbet girişimlerine doğrudan müdahalede bulunmadık. Ancak izledik, direnişin gerektirdiği birleşik sınıfsal duruşun korunması doğrultusundaki çabalarımızın da etkisiyle boşa düşürdük.  

Bu direniş deneyimi, çoğu sendikamızla ve sendikal mücadeleyle ilk kez tanışan işçileri farklılaştırmakla kalmadı. Memleketteki aileleri ve yakınlarını da etki alanına çekip sarstı. Direnişçi işçilerin aşiretsel ilişkileri bile günler ilerledikçe farklılaştı mesela. İşçiler -söylediklerine göre- yüzbinlerle ifade edilen büyük bir aşirete mensuptular. Büyükleri açısından direniş, polisle karşı karşıya gelmek çok olağandışı şeyler olduğu için yakınları eylemi günlerce sessizce izlediler. tutumlarının 8’inci günden sonra nasıl değiştiğini işçilerden biri şöyle anlattı: “Bizim aşiretin yüzbinlerce üyesi olan bir Whatshapp grubu var. Grupta günlerce bir sessizlik hakimdi direnişe karşı. Binanın kapısına gittiğimiz ve kalkanlarla dar bir alana sıkıştırıldığımız 8’inci günde bu sessiz izleme halini terk ettiler. İlk olarak benim babam paylaşmaya başladı. Ardından herkes… Şimdi köyün çocukları bile sendikayı biliyor”.

Emek-sermaye çelişkisi temelinde gelişen her eylem ve adımın, sınıf içindeki diğer farklılıkları talileştiren ‘birleştirici’ özelliği kadar sadece işçileri değil yakınlarını ve çevresini de sarsan ‘dönüştürücü’ gücüne bir kez daha tanık olduk ATR Direnişimiz sırasında…