İsyanın Aynasında Sol

538

“Hiç kimse durumdan hoşnut değil ama herkes aklından memnun.” (Tolstoy)

Üniversite gençliğinin sürükleyici bir rol oynadığı Mart İsyanı, görünen çizgileri yanında ne kadar görüldüğü tartışmalı bazı olgu ve dinamiklerin altını bir kez daha çizdi. 

Bunların başında son gençlik kuşağına dair küçümseyici çözümleme ve önyargıların çöpe gitmesi geliyor kuşkusuz. Gezi’den bu yana neler denmedi ki bu kuşak için?.. Ne asosyalliği kaldı ne apolitikliği… “Kendisinden başka kimseyi ve hiçbir şeyi umursamayan, teknoloji ve tüketim delisi hazcı bencil kuşak” çözümlemelerinin bin bir versiyonu ile karşılaştık. Sonra bir baktık, “Bunlardan bir şey çıkmaz” gözüyle bakılan o gençlik, gençliğe has bir dinamizm, cüret ve ısrarla yıllar sonra ilk kez polis barikatlarını yıkıp geçen bir atılım sembolü olarak çıktı karşımıza. Toplumun muhalif kesimlerinin içten içe kemiren karamsarlık ve umutsuzluk bulutlarını dağıtmakla kalmadı; sokak korkusunun mimarı, enerjiyi boşaltmakta mahir CHP yönetimini dahi “radikalleşmek” zorunda bıraktı. 

Yalnız, şimdiden tarihe geçmiş bu rolün hakkını teslim etmekle birlikte bu kez ters bir kutba savrulup onun mevcut gerçekliğini idealize eden yaklaşımlardan da uzak durmak gerekiyor. ‘Kuşak’ olarak sahip oldukları ortak özelliklere rağmen gençlik içindeki yarılmaların büyüklüğü ve keskinliği herhalde bunların başında geliyor. Bu gerçek, son isyan dalgası sırasında özellikle atılan sloganlar, taşınan döviz ve semboller somutunda çok çıplak biçimlerde karşımıza çıktı. 

Bu bağlamda özellikle yarın bir gün sokaklarda karşımıza bu kez kolaylıkla linç güruhları olarak çıkabilecek ölçüde fanatik ırkçılığın yaygınlığı ve etkinliği tek sözcükle ürkütücüydü. İttihatçı hayranlığını hortlatacak kadar çeşitlenmiş bu ırkçı fanatizmin ‘yolunu henüz bulamamış gençlik heyecanı ve arayış hali’ olarak görülebilecek aşamayı geride bırakıp yaygın bir ‘var oluş biçimi/kimlik’ özelliğini kazanmış olmasıydı. 

Bunun gerisinde neoliberal yıkımın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toplumda yol açtığı çürüme yatıyor. Sadece gençlikle sınırlı olmayan bu çürüme, Gezi sürecinde de -özellikle ilk günlerde- hissettirtirdi hissettirmesine fakat o dönemde daha zayıf, sınırlı ve silik biçimlerde görünüp kaybolmuştu. Son isyan sırasında ise kendisini adeta gözümüze soktu.

Bu son cümlemiz elbette ‘gören gözlere’ yönelik. Yoksa durumun ve gidişin hâlâ farkında olmayıp sade suya tirit ajitatif söylemlerle gerçeğin gözüne bakmaktan kaçmaya çalışan aymazlığa ne söylesen boş!

Son isyan sürecinin altını çizdiği ürkütücü gerçeklerden biri de sol’un ‘yokluğu’ oldu.  

Kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-yaşlısıyla sınıfın ve emekçi kitlelerin görüş alanına girmiş, politikalarıyla olduğu kadar pratikte sergilediği ön açıcı tutumlarıyla da onların güvenini ve saygısını kazanmış devrimci bir odak yoksunluğu bütün çıplaklığıyla bir kez daha çıktı karşımıza. Hareketin örgütlenmesi ve siyasal yönlendirme konusunda sol açık ara yaya kaldı. Daha da vahimi, sınıf içinde olduğu gibi gençlik içinde de devrimci radikal güçlerin esamisi dahi okunmuyor. Nispeten güç sahibi olanlar da bir-iki reformist çevre. Ki onların politik-örgütsel etkisi de sınırlı. Uzun sözün kısası sol gençlikten kopmuş durumda, gençlik solu ciddiye alıp umursamıyor. 

Bu sarsıcı manzara bir günde ortaya çıkmadı elbette, giderilmesi de öyle “ha” deyince gerçekleşmeyecek bir süreç, sabır ve ısrar gerektiriyor. Gel gör ki reformist çevreler dahil sol’un ezici bir kesimi kendi gerçekliğinin de işin ciddiyetinin de farkında değil. Hâlâ göreli nicel üstünlüklerle tatmin olunup mazeret teorilerinin arkasına sığınılıyor. 

Zaten sorun sol’un siyaset anlayışı ve siyaset yapma tarzından kaynaklanıyor. Sınıfa uzaklık ve yabancılık da, gençlikten kopukluk da, göreli gündelik başarılar ve kesitsel parlamalar dışında bağımsız siyasal bir odak olarak toplumda fazla bir karşılığımızın olmayışı da… bunun sonucu. Tarihsel hedef açıklığının yol gösterdiği stratejik bir plana göre işçi sınıfı ve emekçiler içinde kök salmayı değil görünmeyi-gündem olmayı önemseyen, niteliğe değil niceliğe öncelik veren, 2000’lerin başından bu yana uğranılan güç kayıpları ve daralmanın da basıncıyla siyaseten etkisizliği içselleştirmiş, devrimciliğin ruhunu oluşturan “Gerçekçi ol, imkansızı iste” iddiasının yerini “mümkün olan”la yetinen, ufku ve iddiası sınırlı, devrimci refleksleri pörsümüş bir siyaset tarzı başka bir sonuç üretmez zaten. 

Gezi’den bu yana hayat kimbilir kaç kez önümüze serdi bu gerçeği. Her seferinde güya ders alınıp sonuçlar çıkarıldı. Çözümüne dair söylenmedik söz kalmadı. “Peki ne değişti” diye sorulacak olursa tablo ortada. Yazılıp-çizilenlere bakacak olursanız -herkes değilse bile hatırı sayılır bir kesim- durumun vahametinin farkında gibi görünüyor. Ama iş inisiyatif almaya, girişimde bulunmaya, adım atmaya kısacası pratiğe geldiği zaman eski anlayışlar, eski alışkanlıklar, eski tarz değişmeden sürüyor. Dolayısıyla siz de politika belirlerken “yeni” gibi görünen yazılıp çizilenleri mi yoksa pratikte karşılaşmaya devam ettiğiniz beylik grupçu tutumları mı esas alacağınızı şaşırıyorsunuz. Fransız gazeteci-romancı-eleştirmen J.P. Alphonse Karr’ın ünlü sözü geliyor bu noktada aklınıza:

“Ne kadar değişse, o kadar aynı kalıyor.”