“Avrupa’da Savaş Yöneten Devlet İnşası”na Karşı Sınıf Tavrı

457

Çiğdem Devran

Avrupa’da tekelci burjuvazinin yayın organı gibi çalışan Financial Times’ta yayımlanan bir yazı dünya ve Avrupa tekelci burjuvalarının ortak görüşünü “Avrupa, bir savaş yöneten devlet inşa etmek için refah devletini budamalı. Sosyal kesintiler olmadan kıta savunulamaz” diyerek özetledi. Bu kapsamda halihazırda sıfır noktasına yaklaşmış sosyal haklar ve sıfır zam sözleşmeleri ile eriyen ücretlere, yoksullaşmanın derinleşmesi “Avrupa’da savaş yöneten devlet” sözünde somutlanan saldırganlık önümüzdeki süreçte tramplen atlayacaktır. Avrupa devletleri zorunlu askerlik ve kadınların da zorunlu askerlik yapmasını yasallaştırmaya çalışmak da içinde olmak üzere “savaş yöneten devlet” olmaya çoktan geçmiş durumda.

İşçi sınıfı ve Avrupa’da yaşayan emekçilerin tüm tepkilerine rağmen Avrupa devletlerinin savaş odaklı politikaları ön planda tutmaktan, tamamen savaş yönetme dizaynına geçtiğini anlatan bir başka söylem 2024 yılında kârlarını yüzde 1000 katladığı söylenen Avrupa’nın ve dünyanın önde gelen silah tekeli Rheinmetall’in CEO’su Armin Papperger’dan geldi. Papperger, Almanya’da 5 fabrikası bulunan, yaklaşık 32 bin kişinin çalıştığı Kanada, ABD, İngiltere, Avusturya, İsviçre, İtalya, Macaristan, Güney Afrika ve Avusturalya’da da üretim yapan tekelin Şubat 2025’te Almanya’daki iki otomotiv fabrikasını daha çok silah üretmek üzere yeniden kullanmayı planladığını açıklamıştı.* 

Savaş ve militarizm politikalarına karşı sınıf tavrının nüveleri

Toplumsal yaşamın bütün alanlarını daha da derinden sarsacak bu gelişmelerden bağımsız sınıf ve emekçilere yaklaşım politikası söz konusu olamaz.

Tekelci burjuvazinin militaristleşmede ve savaş politikalarındaki hızına, savaşa ve savaş ekonomisine genel bir öfke bulunmasına rağmen ekonomik sosyal hakların sıfır noktasına çekilmesi, sıfır zam sözleşmelerine tavır, işyerlerinin kapatılarak işsizliğin yığınsallaşmasına karşı mücadele hattının emperyalist savaşa karşı mücadele ile birleştirilmesi -devlet sendikalarının yoğun çabasının da etkisiyle- düzlemine sıçramamaktadır.

AB devletlerinin aparatı rolünü daha üst perdeden oynamakta depara kalkan Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) ve tek tek ülkelerdeki sendika konfederasyonları, bir yandan işçi ve emekçileri oyalayan eylemler yapmaktadır. Savaşa ve savaş bütçelerinin artırılmasından tamamen savaş dizaynına geçilmesine karşıt hat oluşturmak bir yana herbiri kendi tekelci burjuvazisine sınırsız destek sunmakla meşgul.

Avrupa sendikalarının tek kaygısı, ABD ve Çin emperyalizmine karşı korumacı önlemlere ve silahlanma militarizasyon politikalarının hızla genişletilmesine arka çıkılması dahil olmak üzere Avrupa’nın emperyalistler arası rekabette, tırmanan ticari ve askeri savaşında kendi egemen sınıflarını en iyi şekilde nasıl destekleyebileceklerine odaklıdır.

Avrupa emperyalist ülkelerinin militaristleşmede tam gaz ilerlemesi ve “Savaş yöneten devlet inşası” söylemleri emperyalist kapitalizmin yapısal krizlerinin derinleşmesinin, sömürü mekanizmalarını yeniden üreterek sürdürmek için zor ve baskı araçlarını güçlendirme ihtiyacının dışavurumudur. Ticaret savaşları gümrük duvarları denilen kapitalizme içkin krizlerinin birbirlerinin üstüne, diğer bölge ve ülkelere aktaracak ötelemeye dayalı ara çözümler peşinde koşmalarıdır. Trump şahsında ABD emperyalizminin AB ülkelerinde doğru genişleyen Çin mallarına astronomik gümrük vergileri emperyalist rekabetin buradan kızışması kapitalizmin yapısal krizlerine çözüm olamayacağı gibi onlar açısından defalarca denenmiş fakat krizlerini ötelemekte de işe yaramamış olan çiğnenmemiş bir yol da değildir.

Sınıf ve emekçilerin zorladığı fay hatları, taban inisiyatiflerinin gelişme koşulları

Avrupa sınıf hareketinin ise farklı arayışları, zorladığı fay hatları da söz konusu. Savaş silahlarına ayrılan büyük meblağlar, işçi sınıfına son 80 yılda hiç olmadığı kadar derin bir saldırı demektir. Grevlerin, işyeri eylemlerinin ve protestoların arttığı bu koşullarda, bu durum işçi sınıfının kitlesel mücadelelerini tetiklemektedir,

Sınıf ve emekçilerin sık sık yaptıkları grev ve direnişlerde yer yer devlet sendikalarından bağımsız tavırlar geliştirmesi ve sendikalar organize etse dahi onların çizdiği çerçeveye sıkışmaması, devlet sendikacılığı sınırlarına sığmayan tavırlar Avrupa tekelci burjuvazisinin olduğu kadar sendika bürokrasisinin de huzurunu kaçırıyor.

Tekelci kapitalizmin aparatına dönüşmüş sendikalar, neoliberal saldırılara karşı yaygın fakat çözüm gücü olmayan eylemleri dahi işçilerin baskısıyla organize etmektedir. Fakat sınıf hareketini ve eylemlerini sadece bu çerçevede de göremeyiz. Sınıf çalışmasında üzerine basılacak zeminin daha elverişli hale gelen yanları da bulunmaktadır. İşçilerin baskısıyla yapılan eylemlerde sınıf ve emekçiler sendikaların çizdiği çerçevenin sınırlarını delmenin örneklerini yaratmaya başladılar. Taban inisiyatifinin geliştirilmesi, tabana dayalı örgütlenme modellerinin 1990’lar sonrasındaki deneyimlerde olduğu gibi öne çıkması bu arayışlar içinden şekillenecektir. Bunun sınıf içerisindeki yansımaları yukarıdan, dayatmacı bürokratik sendikal yönetim anlayışından henüz bir kopuş niteliği taşımaktan uzaktır. Fakat aşağıdan, sınıf demokrasisinin işletilmesine dayalı bir örgütlenme ve yönetim anlayışının gelişebilmesinin ruh hali, nüveleri yeniden yeşermektedir.

Fransa’daki son genel grev ve milyonların katıldığı gösterilerde taban inisiyatiflerinin belirleyici rolü, işçi sınıfı içerisinde arayışların düzlem farklılaşması potansiyellerini açığa çıkaran örneklerden biridir. Fransa’da 2025 Şubat ayı içinde başlayan Mart’ta devam eden grev ve gösteriler, Avrupa işçi sınıfının arayışlarının bir ifadesi olarak yansıdı. Sokağa çıkan milyonlar, Fransız tekelci burjuvazisinin neoliberal saldırılarına karşı sendika bürokrasisinin oyalayıcı tutumlarını aşağıdan geliştirilen bir insiyatifle aştı. Milyonlar olup sokağa çıkılması ve mücadelelerinde taban insiyatifi yönünün öne çıkması, Fransa işçi sınıfı ve emekçilerinin 1990’lar ve 2000’li yıllar sonrası hayli deneyim biriktirdiği, yabancısı olmadığı bir örgütlenme yapısı.

Fransa’da 2018’de emekçi kesimlerin yıllardır sürdürülen neoliberal politikalara karşı biriken tepki ve kitlesel öfkesi akaryakıta ek vergi konması üzerine toplumsal isyana dönüşmüştü. ‘Sarı Yelekliler’ (Gilets Jaunes) hareketi işçiler, çiftçiler, öğrenciler, emekliler, eski konumunu kaybeden küçük işletme sahipleri gibi geniş toplumsal kesimleri taban örgütlenmelerinde birleştirebilmesi ve eylem zenginliğiyle 2000’leri ileri taşımıştı. Fransa genelinde 280 bin “Sarı Yelekli”nin, 2 binden fazla bölgede protestolara katılarak Fransa’yı sallaması Avrupa mücadele deneyiminde önemini korumayı sürdürüyor..

2025 başlarındaki eylemler ise Avrupa işçi hareketinde taban insiyatifinin yeniden güncellemesi anlamında önemliydi. Avrupa işçi hareketinin yeni döneminin işaretlerinden biriydi-**

Filistin’deki soykırıma ilişkin sendikalar ve dayanışma örgütlerinin, “İspanya Hükümeti’ni İsrail ile diplomatik, ticari ve askeri ilişkileri derhal kesmeye” çağıran, Madrid’in yanı sıra Barselona ve Bilbao gibi diğer büyük şehirlerde yürüyüş-miting olarak planladıkları eylemler, üniversite öğrencilerinin de dayanışma amacıyla derslere girmemesi, işçilerin gün boyunca askeri teçhizat üreten fabrikalarda ve Madrid’deki Dışişleri Bakanlığı merkezi önünde protestolar dahil olmak üzere farklı bir kulvarda seyretmiştir.

Başka bir örnek, 2023 yılı ve sonrasında Avrupa’da en çok grev, genel grev ve direnişlerin olduğu ülke Belçika’dır. 2025 Mart ayının son günü yapılan yüz binlerin katıldığı genel grevde de tekelci burjuvaziye sert mesajlar verilmiştir. Belçika’da yapılan grev ve direnişler sendikaların çağrısıyla yapılıyor fakat sendikaların çizdiği çerçeveye sığmaması ile karakterizedir. Barikat kurma, barikatları ateşe verme, yol kesme eylemleri Belçika sınıf ve emekçilerinin geleneksel refleksleridir adeta.

Daha önceki yıllarda da savaş bölgelerine giden silahları gemilere yüklemeyi ve indirmeyi reddeden İtalya ve Yunanistan liman işçileri Filistin halkının katliamına yollanan silahları yüklemediler, bunu “Ölüm gemilerine ve silah ticaretine hayır” diyen gösterilerle birleştirdiler. Dünya çapında işçilerin ve savaş karşıtı eylemlerin moral motivasyonunu artıran ileri örnekler yarattılar.

Onları İtalya havalimanı işçileri izledi. Hem de Trieste ve Civitavecchia’dan geçerek Cenova’dan Livorno’ya kadar, bütün havalimanlarında herhangi bir silah hareketinin olup olmadığını izleme çalışması yürüterek… Pisa Havaalanı’nda USB çalışanları ise, kağıt üzerinde insani yardım taşıması gereken bir sivil uçağa silah yüklemeyi reddetti

Bu eylemler kadar yankı yaratmayan, öncü işçilerin işten atılmasıyla sonuçlanan bir başka eylem ise, İsveç Liman İşçileri Sendikası Svenska Hamnarbetarförbundet’in üyelerinin çoğunluğunun Aralık 2024’te Filistin halkıyla dayanışma amacıyla İsrail’e giden ve İsrail’den askeri malların taşınmasını boykot kararını 6 gün boyunca uygulamasıdır.

Yunanistan ve İtalya’da yapılan genel grev ve direnişlerde aynı atmosfer gözlenebilir. (İtalya’nın başkenti Roma’da Avrupa Birliği’nin yeniden silahlanma planına karşı büyük bir protesto gösterisi düzenlendi. 5 Nisan‘da bir araya gelen on binlerce kişi, Avrupa’nın askeri sınai kompleksine 800 milyar avro (875 milyar dolar) harcama planına karşı çıkarak “Yeniden silahlanmaya hayır” pankart ve sloganlarıyla yürüdü). Yaşanan benzer eylem örnekleri sınıf hareketini siyasal mücadele düzlemine sıçratma olanakları, devlet sendikalarının organize etmesine rağmen inisiyatifinden çıkması yönüyle değerlidir.

Avrupa sınıf ve emekçileri sendikal bürokrasinin uzlaşmacı çizgisini tamamen aşan bağımsız eylemlere geçmekten henüz uzaktır. Fakat doğrudan taban örgütlenmelerine dayalı kitlesel grevler ve bunu sokağın gücüyle birleştiren eylemlerle, sistemi onarmayı sınıfa ve emekçilere kabul ettirmeye çalışan “sosyal uzlaşma” politikasından bir kopuş olmadan alternatif örgütlenmelere yönelmeden de sınıfın önü açılamayacaktır. Şimdilik uzlaşmacı sendikalara karşı yoğun bir hoşnutsuzluk ve yer yer onların insiyatiflerini delme olarak yansıyan örneklerle bulunduğumuz alanlarda buluşmanın onlarla birlikte arayışlara yanıt olacak alternatiflerin değerlendirilmesi sınıfla ilişkilenmede ciddi bir halka olacaktır.

Bugünkü sonuç almaya odaklı olmayan sembolik gösteriler ancak gerçek bir sınıf mücadelesiyle tamamlandığında anlam kazanabilir. Sendikal bürokrasinin sınıf mücadelesinin önünde en büyük engellerden biri olduğu, taban inisiyatiflerine dayanan bir sendikal anlayışa evriltilmesinin propagandasını yapmakta her fırsatı her direnişi değerlendirmek zorundayız. Avrupa’da işçi sınıfının gerçek bir güç haline gelebilmesi için taban örgütlenmelerini güçlendiren, bürokrasiden bağımsız devrimci bir sınıf sendikacılığı ihtiyacının propagandasını her direniş ve eylemde yükseltmek de bu kapsamdadır.

Bu ise sadece propaganda faaliyeti değildir. Savaşa karşı mücadele ile kemer sıkma denilen ücretlerin aşağı çekilmesi, işsizlik, derinleşen sömürü, güvencesizlik, zorunlu askerliğe karşı mücadele ile birleştirilmesinin, yurtdışında savaş ve yurt içinde sınıf savaşı programını dikte eden, Avrupa tekelci burjuvazisinin ortaklaşan saldırılarına karşı birleşik işçi örgütlenmelerinin örneklerini işçilerle birlikte aramanın ve yaratmanın koşullarını zorlamak zorundayız.

Sınıf ve emekçilerin eğitim, sağlık, konut, ulaşım hakkı, kreş hakkı başta olmak tek tek ülkelerde ardı ardına ellerinden alınan hakları konusunda da sözünü söyleyebilmesi, koruma savunma hattında durdukça daha fazla kaybetmesi ruh halinin kırılmasının olanaklarını zorlamakla olacaktır. Üretim içerisinde, işçi ve emekçi, sendikalarda örgütlü yoldaşlarımız, dostlarımız, devrimci işyeri temsilcisi ve sendikaclarla, yapılan grev ve direnişleri ısrarla takip etmekle yakalayacağımız halkalarla gelişebilecektir.

Enternasyonal işçi hareketleri zorunluluğu

İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanımlarını koruyabilmeleri için dahi dünyanın diğer coğrafyalarındaki sınıf kardeşlerinin eylemli desteğine bugün çok daha fazla ihtiyaç vardır. Avrupa’da da bu anlamda 1995’lerin birbirinin desteğine grev ve genel grevlerle koşan bir sınıf hareketinin ruhuna geçiş yapmaya ihtiyacı yakıcıdır. Bundan ötürü bugün her zamankinden çok daha güncel bir sorumluluğu ve zorunluluğu ifade eder.

Bu doğrultuda grev ve direnişlerin birçok ülkede birleşik hale gelmesinde olduğu kadar Birleşik Enternasyonal İşçi Örgütlenmesi‘nin adım adım örülmesinin koşullarını zorlamakla olacaktır. Bu sadece emperyalist kapitalizme karşı savaşımda değil, kendi burjuvalarını destekleyen devlet sendikalarına karşı da enternasyonal bir sınıf taburunu zorunlu kılmaktadır.

Burjuvazi ve emperyalizmin saldırılarına, bunun önünü savaş ve faşizmle açmasına karşı sınıf cephesinden pratikte sergilenecek ortak savaşım ve yapılacak uluslararası eylem birliklerinde atılacak en mütevazı adım dahi sınıfın toplumun diğer emekçilerini etkileme kapasitesine sahip olmasından kaynaklı olarak emekçi insanlığın kurtuluşu için zorunludur.

Mücadelenin diğer alanlarında olduğu gibi emperyalist savaşa karşı mücadelede de devrimci bir odak-çekim merkezi yaratmak günün devrimci görevlerinin başında gelmektedir.

*Anketlerde Fransızların yüzde 68’inin, Almanların yüzde 80’inin ve Polonyalıların yüzde 90’ının AB ülkelerinin Ukrayna’ya asker gönderilmesini reddettiği sonucu çıkmıştı. Buna rağmen Avrupa’daki kitle iletişim araçları her gün “yüksek yoğunluklu çatışmaları” yürütmek üzere bir “savaş endüstrisi” kurulması çağrısında bulunuyor.

**Bilindiği gibi, 1995’teki Fransız işçi sınıfının, gençliğinin, çiftçilerinin -birbirini etkileyen ve besleyen- eylem dalgası, Avrupa işçi hareketinde ileri bir düzlemin habercisiydi. Fransız işçi sınıfının direniş dalgası Avrupa’yı sardı ve her ülkeden “Fransızca konusalım” sloganları dalga dalga yayıldı. İtalya işçi sınıfı, Fransız sınıf kardeşlerinin mücadelelerine yanıt verdi; genel grevlerle birleşen eylem dalgası, Berlusconi Hükümeti‘nin de sonunu getirdi. Bunu İspanya, Yunanistan gibi Avrupa işçi sınıfının diğer bölükleri izledi. Eylemler, neoliberal saldırıların hızının yavaşlamasında etkili oldu. Sonraki süreçte hareket bir durağanlık dönemine girdi. 2001’den sonra, Avrupa işçi hareketi İtalya, Yunanistan, İspanya, İngiltere, Almanya, Fransa, Portekiz’de grevler ve kitlesel gösterilerle canlandı. 2002’de İtalya işçi sınıfının “iş güvencesi” yasasına karşı genel grevi, Yunanistan’da sağlık ve eğitim emekçilerinin grevleri, İspanyanın Sevilla kentinde toplanan AB zirvesine karşı sokaklara dökülen milyonların eylemi, Avrupa işçi hareketindeki yükselişin önemli verileriydi.