Proletaryanın Failliği ve Marksizm- II

Mürüvet Küçük
Sosyalist hareketin her kriz anında masaya yatırılan ilk konulardan biri Marksizm’in diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemi ve bununla bağlantılı olarak işçi sınıfına ve sınıf mücadelesine yaklaşımı olmuştur.
Sınıf hareketinin gerilediği ya da kabardığı halde kapitalist sistem karşısında sonuca ulaşamadığı, ek olarak 1917 Ekim devrimi ve sonrasında oluşan sosyalist veya halk demokrasisi ülkelerinin esas amaçtan saptığı dönemler en başta Marksizm içi krizleri tetiklemiştir.
Marx’ın bütün eserlerinin toplam fikri işçi sınıfının neden kendisini de ortadan kaldırarak sınıfsız komünist toplumun öncü gücü olacağına odaklansa da bu kriz anlarında ortaya atılan iddialardan ilki Marx’ın aslında bir işçi sınıfı tanımı yapmamış olduğu iddiasıdır. Diğeri de onun işçi sınıfının bu konumunu sadece üretim ilişkileri içindeki yerinden yola çıkarak belirlediği, bunu kaba-indirgemeci bir tarzda yaptığı, sınıfın ekonomik koşullarının onu otomatik olarak kapitalizm karşısında konumlandırıp sosyalizmi de zorunlu kıldığı, bu anlamda sınıf özcü olduğudur.
Marksizm’e kafalarındaki bu vasıfları atfeden “aşkıncılar” ya da “tamamlayıcılar” tarihsel sıçrama anlarında aslında birbirinin farklı biçimlerde tekrarı olan kuramlar ortaya atmışlardır. Bir kısmıysa bu devamlılığı da sürdürmeyerek onu tümden reddetme noktasına sıçramıştır.
Marx’ta Proletarya ve Onun Tarihsel Rolü Tanımı
Bu iddianın sahiplerinin en sık başvurdukları argüman Marx’ın tamamlayamadığı Kapital’dir. Kapital’in 4. cildinde yapmayı planladığı sınıf tanımlarını yapamadığıdır. Buna yaslanarak onun eksik bıraktığını tamamlamaya soyunurlar.
Oysa Marx, Kapital’e ve diğer olgunluk dönemi çalışmalarına gelmeden önce yapmıştır bu tanımı. Mesela Komünist Manifesto’da yaptığı tanım, tartışmaya yer bırakmayacak kadar nettir. Orada, “Burjuvazi, yani sermaye ne oranda gelişirse, ancak iş buldukları sürece yaşayan ve ancak emekleriyle sermayeyi artırdıkları sürece iş bulan proletarya da yani modern işçi sınıfı da o oranda gelişiyor” diye vurgular.
Engels bu tanımı Manifesto’nun 1888 İngilizce baskısına düştüğü notla daha da ayrıntılandırır ve “Burjuvazi deyince, toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve ücretli emeği sömüren modern kapitalistler sınıfını anlıyoruz. Proletarya deyince ise kendi mülkiyetinde üretim aracı bulunmadığından yaşayabilmek için işgücünü satmak zorunda olan modern ücretli işçiler sınıfını anlıyoruz” der.
Fakat bu gerekçeyi getirenler açısından sorun aslında işçi sınıfına ilişkin köşeli net bir tanımın olup olmaması değildir. Bu, araçsallaştırılan bir durumdur. Keza bu gerekçeyle sınıfa dair sayısız teori üretirler. Ama sorun gelip onun tarihsel misyonu konusundaki farklılıklarda düğümlenir ve bu aynı zamanda sınıf mücadelesinden ne anlaşıldığıyla da birleşerek bambaşka ideolojik-siyasi eksenlere geçişin zemini hazırlanır. Böylece Marksizm’i Marksizm yapan ruhtan, gelecek bilinci ve perspektifinden uzaklaşmanın da teorisi yapılmış olur.
Keza Marx’ın da belirttiği gibi modern toplumdaki sınıfların varlığını ya da aralarındaki mücadeleyi “keşfetme onuru” ona ait değildir. Kugelman’a yazdığı mektupta, burjuva iktisatçıların da sınıfların ekonomik anatomisini belirli bir ölçüde dile getirdiklerini belirterek kendisinin onlardan ayrıldığı ya da onları tamamladığı nirengi noktasını şöyle özetler:
“Benim yeni olarak yaptığım şunları göstermek olmuştur:
1. Sınıfların varlığı, sadece, üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarıyla bağlıdır.
2. Sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürür.
3. Bizatihi bu diktatörlük, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten ibarettir.”
Marksizmin net bir sınıf tanımı geliştirmediği ya da sınıf mücadelesiyle indirgemeci bir ilişki kurduğunu iddia eden görüşlerin Marksizm’le aralarındaki esas ayrım da bu noktalarda toplanır.
Marx’ın “yeni olarak yaptığım” diye sıraladığı bu üç nokta, tarihsel materyalizmin özeti olduğu gibi bugün içindeki geleceğin de o geleceği yaratacak dinamiklerin de ifadesidir.
Marx’ın burjuva iktisatçılarla tartışmalarının esas toplanma noktası da budur. Onların sınıf çelişkileri ve mücadelesini keşfetmelerine rağmen kapitalizm içindeki çelişkilerin neden onun sonunu da hazırlayacak çelişkiler olduğu noktasına varamadıklarını anlatır. Ufuklarının mevcut sistemin devamı, en iyi ihtimalle iyileştirilmesiyle sınırlı olması ve sınıfsal karakterlerinin gidebileceği en ileri noktanın bu olduğunu göstermeye çalışır. Bu hemen tüm eserlerinde vardır, ancak Kapital ya da Artı Değer Teorileri gibi eserlerinin esas meramı da budur. Kapitalizmin yapısal niteliğini ortaya koyup neden sonlu olduğuna dair güçlü teorik dayanaklar yaratmak. Burjuva iktisatçıların sömürünün varlığı ve kârın esas kaynağının artı değer olduğu gerçeğinin üstünü perdeledikleri noktaları teşhir etmek.
Yapısalcı Ekolün Sarıldığı İp
Marksizmin aşılması ya da tamamlanması iddiasıyla yola çıkıp düzeltilmiş kapitalizm, “radikal demokrasi”, “işçi sınıfı öncülük misyonundan uzaklaşmıştır, onun yerini halk ya da ezilenler almıştır” noktasına varan yapısalcı ekolün çeşitli temsilcileri bu noktada bilimsel teknik gelişmelerin sınıfın yapısı ve bileşiminde ortaya çıkardığı dönüşüm ve farklılaşmalar ipine tutunur. Dayandıkları argümanları bu gelişmeleri irdeleyerek güçlendirirler. Bu dönüşüm ve farklılaşmaların temelindeki bilimsel teknik gelişmeleri merkeze koyan bu yaklaşımlar esasında Marx’a atfettikleri indirgemeciliğe kendileri düştükleri halde bu savunularında ısrarlarını sürdürürler.
Oysa Marx Hegelci felsefeden kopuş yaşadığı ilk dönemlerinde bile bizzat hayatın içindeki sınıf ve sınıf mücadelesi gerçeğini yakalamakla kalmamış, kısa bir süre sonra, sınıfın yapısı ve bileşiminin kapitalizmin üretici güçleri geliştirmesiyle birlikte nasıl bir genişleme ve katmanlaşma yaşadığına dair de o dönemin tarihselliği içinde bugün bile yol gösterecek teorik bir yaklaşım geliştirmiştir. İşçi sınıfının sınıf olabilmesinin tek başına sömürülmesine indirgenemeyeceğini anlattığı gibi…
Marx’ı tamamlama ya da aşma iddiasıyla onun işçi sınıfına yaklaşımını tarihsel gelişmeler ışığında ele almak gerektiğini belirten Yapısalcılar, üretici güçlerin gelişimiyle sınıfın yapı ve bileşiminde yaşanan değişim ve farklılaşmaların proletaryanın anlam ve işlevini de değiştirdiği yönündeki teorilerini güçlendirmek için üretken emek-üretken olmayan emek noktasına odaklanırlar. Bunlardan mesela Poulantzas, işçi sınıfının sadece geleneksel mavi yakalı işçilerle sınırlı bir toplumsal tabaka haline geldiğini iddia eder. “İş buldukları sürece yaşayan ve ancak emekleriyle sermayeyi artırdıkları sürece iş bulan” bir proletarya tanımı sadece somut-maddi metalar üreten ve bunun için kol emeğini kullanan mavi yakalıları kapsamaktadır. Bu niteliklere sahip olduğu halde “yapının taşıyıcısı” olan beyaz yakalılar işçi sınıfının parçası değil orta sınıfın bileşenidir. Bu yaklaşımın sonrasında nasıl bir halkçı projeye dönüştüğünü biliyoruz.
Başka bazılarıysa hemen tüm emekçi sınıfları işçi kategorisine alarak halkçı projelerine bu noktadan bir sınıf kılıfı geçirirler.
Bu tartışmaların dayandığı tarihsel zemin aşağı yukarı 1950’lere dayansa da esas olarak 1960 -‘70’lerde baskın ve belirleyici olmaya başlar. Kapitalizmin 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında yakaladığı ‘istikrar’ sürmektedir; Sosyalist Blok’un varlığı ve sınıf mücadelesinin basıncıyla “sosyal devletçilik-liberal demokrasi” ikilisiyle kurduğu toplumsal denge sürmektedir; sistem bunun üzerinden işçi sınıfı dahil tüm toplumsal kesimleri kapitalizme özümsemiştir fakat aynı dönem bu dengenin yavaş yavaş bozulmaya evrildiği bir dönemdir.
Dengenin bozulmaya başlaması, emperyalist metropollerde işçi sınıfı hareketinin yeniden meydanlara çıkmasıyla dile gelir. Yanı sıra sömürgecilik karşıtı ulusal kurtuluş savaşlarının tetiklediği bir politik atmosfer söz konusudur. Öğrencilerin ve aydınların sahneye çıkıp daha sonra ’68 hareketine evrilecek sürecin parçası oldukları bir atmosferdir bu. Aynı zamanda SSCB ve merkezinde durduğu kampın gerilediği, sosyalizmde bürokratikleşme ve yozlaşmaların görünürleşmeye başladığı gerçeği eşlik eder buna.
İşçi sınıfı hareketini gölgede bırakan bir entelektüel dalga ve gençlik hareketi sahneyi kaplamışken SSCB ve merkezinde durduğu “sosyalist” kampta açığa çıkanlar üzerinden ateşli tartışmalar yürütülür. Bu toplamın gölgesi altında Ciddi bir ideolojik-siyasi kırılma yaşanır. Umut ve umutsuzluğun iç içe geçtiği bu noktada yeni hareketin esinledikleriyle “eskiye” ait olanların reddine dayanan geniş tartışmalar yürütülür. Esinleyici yönlerine rağmen Çin’deki sınıfsızlaştırılmış Kültür Devrimi bu evrede önemli bir dayanak noktası haline gelir.
Pek çok başlıkta üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken Yapısalcı ekolün parlak isimleri, bu kesitte gerek altyapı-üstyapı ilişkileri gerek sınıflara ve özelde işçi sınıfına yaklaşım gerekse de mücadele ekseni ve programları bahsinde daha sonra Elveda Proletarya diyecek noktaya gelen Gorz gibi aydınlar için de taşları döşerler.
‘Mavi Yakalı’ işçilerden ibaret bir işçi sınıfı
Bu bahiste Marx eserlerinde işçi sınıfı içindeki katmanlaşmayı üretken emek-üretken olmayan emek ikiliğine indirgeyen bugünkü yaklaşımlara da yanıt verircesine geniş bir tartışma yürütmüştür. Burjuva iktisatçılarla yürüttüğü bu tartışmalar bugün geçerliliğini hâlâ koruyan tartışmalardır.
İşçi sınıfı içindeki katmanlaşma ve kategorileri maddi üretim temelinden kopararak okuyan ve bu nedenle beyaz yakalı işçileri işçi sınıfının dışında başka bir sınıf (orta sınıf) olarak tanımlayan yapısalcı ekolün temsilcileri bu noktada her şeyden önce Weber gibi burjuva sosyologlarla çakışırlar. Çünkü bu ayrımı aslında işçi sınıfı içindeki tabakalaşmanın ifadesi olan gelir düzeyi ya da mesleki farklılıklara dayalı yaparlar ve bu farklılıkların yaratacağını iddia ettikleri ‘yapının taşıyıcısı olan ya da olmayan’ ayrımına dönüştürürler.
Oysa gelir düzeyi, yaşam biçimleri gibi sınıf içi farklılıklardan önce esas olarak burjuvaziyle ayrımın nereden başladığı gerçeğinden yola çıkmak gerekir. Bu noktadan bakıldığında bölüşüm ilişkilerinin esasında üretim ilişkilerinin bir sonucu olduğu görülür. Çünkü Marx’ın belirttiği gibi bölüşüm esas olarak “1) Üretim araçlarının bölüşümü, ve 2) aynı ilişkinin bir sonucu olarak, toplum üyelerinin farklı üretim çeşitlerini bölüşmesidir. (Bireylerin belirli bir üretim ilişkileri çerçevesine oturtulması.)” Marx, Grundrisse, Birikim Yay., Ekim 1979, s.161.
Bu noktada üretim ilişkileri içindeki yerleri ve üretim araçları karşısındaki konumlarına bakmaksızın sınıf içindeki bölünme ve katmanlaşmaları ideolojik-siyasi gerekçeler ya da gelir düzeyleri-yaşam biçimleriyle açıklamak, eninde sonunda devrim fikrinden ve bu devrime öncülük etme potansiyeli taşıyan işçi sınıfının rolünden vazgeçmeye götürür.
Yapısalcı ekolün Poulantzas, Althusser ya da Balibar gibi temsilcileri, bu zeminden koptukları oranda sınıf tanımıyla da devrim fikri ve bu devrimde proletaryanın öncülüğünün maddi temelleriyle de oynamış oluyorlar.
Marx ve Engels daha Alman İdeolojisi’nde üretim ilişkilerinin son noktada üst yapısal olanı nasıl belirlediğinin altını kalınca çizerler ve “Fikirlerin, tasavvurların ve bilincin üretimi, başlangıçta insanların maddi faaliyetiyle ve aralarındaki maddi temaslarla, yani gerçek hayatın diliyle doğrudan bağlantılıdır. Tasavvur, düşünme, insanlar arasındaki zihinsel ilişkiler bu aşamada hâlâ onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, hukuki, ahlaki, dini, metafizik vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları tasavvurları, fikirleri vb. üretenler insanların kendileridir; yani, üretici güçlerinin belirli bir gelişim düzeyi ve bu düzeye karşılık gelen -en ileri biçimlere varıncaya kadar- maddi ilişkileri tarafından koşullanan gerçek, aktif insanlardır” derler.
Toplumsal yaşamın üretim ilişkileri, bu ilişkilerin öznesi ve nesnesi olarak sınıfları ve bunların toplamını ifade eden üretim tarzı üzerinden şekillendiğini bütünlük içinde ortaya koyan bu cümleler, idealizmin çeşitli biçimleriyle araya konulmuş sınırı da oluşturur. Yapısalcılar, bu Marksist yaklaşımdan uzaklaştıkları oranda işçi sınıfının “yapının etkisi” ya da “taşıyıcısı” olduğu sonucuna varırlar.
Marx ve Engels sadece bu sınırı da koymazlar. Üretim ilişkileri içindeki konumlarıyla sınıfların edilgen bir seyirci olmadıklarını da örnekleriyle anlatırlar. Yapısalcıların yaptığı gibi işçileri üretim ilişkileri ve tarzı içerisindeki konumlarından koparmazlar. Kapitalist üretimin ilişkilerinden bağımsızlaşmış ve kendi başına birer belirleyici hale gelmiş ekonomik-siyasi-ideolojik yapılar gibi ayrımlar yapmadıkları gibi işçi sınıfını da bu yapıların edilgen taşıyıcısı olarak ilan etmezler.
Marksizm Feuerbach’ın metafizik materyalizmini bireylerin kendi dışlarındaki maddi gerçekliğin pasif birer seyircisi olmadıkları vurgusuyla aşar. Onların ya da sınıfların nesnel dünyayı dönüştüren, bunun için eylem halinde olan ve kendilerini de dönüştüren özneler olduğunu belirtir. İnsanlar ve sınıfları maddi ilişkilerin düz bir yansıması olarak değil bu maddi koşulları değiştirme güç ve potansiyeline sahip özneler olarak tanımlar. İşçi sınıfının tarihi ileriye taşıyacak tek özne olduğu gerçeğini de onun üretim ilişkileri içindeki yerini pasif bir kabullenişle benimsemesiyle değil bu yerin yaratacağı mücadele içinden sınıflaşacağı gerçeğine dayandırır.
Üretken Emekçiliği Mavi Yakalı İşçiye Daraltmak
Marx’ı aşma ya da tamamlama iddiasında olan Yapısalcı ekolün temsilcileri, bilimsel teknik gelişmelerle birlikte işçi sınıfının konumunun da Marx’ın Kapital’de ya da diğer eserlerinde yaptığı çözümlemelerden farklılaştığını, dolayısıyla aslında sınıf mücadelesinin esaslarının da yeniden ele alınması gerektiğini ifade ederler. Bu bahiste üretken emekçi-üretken olmayan emekçi kapsamında yapılmış sayısız Marx çözümlemesi varken proletaryanın kapsamını somut kullanım değerleri yani elle tutulur metalar üreten işçilere indirger, onları da “mavi yakalı” işçilere yani kol ve kas gücünü kullananlara doğru daraltırlar.
Oysaki tek başına Artı değer Teorileri eseri bile konuya dair oldukça kapsamlı bir yaklaşım getirmektedir.
Bu eserde Marx, artı-değer üretiminin salt maddi nesnelerin üretimiyle sınırlı olmadığını döneminin hemen tüm burjuva iktisatçılarının teorileriyle tartışarak anlatmaya çalışır. Ayrıntılı örnekler üzerinden süren tartışmada o dönem açısından hizmet sektörü kapsamında yeni yeni gelişen işleri de görüş alanı içine alır. Eğitim henüz bu kadar metalaşmamış ve bu denli yaygın bir nitelik kazanmamışken özel okulda çalışan bir öğretmen ya da patronaj ilişkisi içine giren bir sanatçı örneği üzerinden meselenin aslında patronun ödediği ücretin karşılığını sermayesini büyüterek alması yani artı değerin kendisi meselesi olduğunu anlatır.
“Örneğin eğitim kurumlarındaki öğretmenler, kurumun girişimcisi için yalnızca birer ücretli-emekçi olabilirler, İngiltere’de bu tür birçok eğitsel fabrika vardır. Gerçi öğrenciler söz konusu olunca bu öğretmenler üretken emekçi değildirler; ancak kendi işverenleri söz konusu olduğunda üretken emekçidirler. O, kendi sermayesini onların emek-gücüyle değişir ve bu süreç aracılığıyla kendisini zenginleştirir. Tiyatrolar, eğlence yerleri, vb. için de durum aynıdır. Bu durumlarda aktör, kamu karşısında bir sanatçı olarak davranır ama kendi işvereni karşısında o bir üretken emekçidir.” Marx, Artı Değer Teorileri, s.384
Kapital’de de benzer bir örnekle bu konudaki soru işaretlerini dağıtır:
“Maddi nesneler üretiminin dışında kalan bir alandan örnek alırsak bir öğretmen, öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra eğer okul sahibini zenginleştirmek için de eşek gibi çalışıyorsa üretken bir işçi sayılır. Okul sahibinin, sermayesini sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiçbir şeyi değiştirmez.” Marx, Kapital, C.1, s.538
Marx’ın anlatmak istediği işgücünü bir kapitaliste satan kişi onun için bir değişim değeri üretiyorsa ve bu değer sermayesini büyütüyorsa ister maddi bir meta olsun isterse öğretmen örneğinde olduğu gibi maddi-elle tutulur bir meta olmasa da artı değer üretsin o kapitalist açısından üretken işçidir.
Kapitalizmin üretici güçleri geliştirmesi kendi varlığı açısından kaçınılmazdır. Bunu yaparken yeni üretim alanları oluşturarak akla hayale gelmeyecek pek çok kullanım değerini metalaştırır. Hizmet üretiminin türlü çeşit konusu da kapitalist açısından kârlı bir yatırım alanına dönüşüp sanayinin bir parçası haline getirilir. Bu alanlarda çalışan işçilerin ürettikleri metanın nasıl bir kullanım değerine sahip olduğundan bağımsız olarak böyledir.
Günümüzdeki sınıf tartışmalarına bu noktadan yaklaşan Yapısalcılar, üretken emeği sadece geleneksel-elle tutulur metalar üreten işçilerle sınırlayıp işçi sınıfının mavi yakalı kategorisine sıkıştırırken esas olarak burjuva iktisadın kurucularından Adam Smith’i tekrarlamış olurlar. Marx’ın onun tezleriyle yürüttüğü tartışma bugün yaşanıyormuş gibidir bu yönüyle.
Marx Adam Smith’in görüşlerini irdelerken onun üretken emek konusundaki yaklaşımının hem doğru hem de yanlış olduğunu belirtir. Smith’in sermaye karşılığı değişilen emeğin üretken olduğunu gelire karşı değişilen emeğin ise üretken olmadığını söylemesini doğrular. Fakat Smith’in üretken ve üretken olmayan emek ayrımını kendini maddi satılabilir bir metada sabitleştiren ya da sabitleştirmeyen emeklerle ayırıp açıklamasını yanlışlar. Kaldı ki Smith bu ayrımı yaparak aslında kendisiyle de çelişir. İlk özellik olarak koyduğu karşılığı (“gelirden mi, sermayeden mi?” ödeniyor ölçütünü) bu ikinci ayrımda unutarak üretilen metanın kullanım değeri açısından kendisini ortaya koyduğu iki farklı biçim üzerinden ayrıştırır.
Bu noktada hizmet konusuna açıklık getiren Marx, “genelde hizmeti, emeğin kullanım-değerinin kendisini maddi bir ürün biçiminde değil yararlı bir etkinlik biçiminde ortaya koyduğu özel bir dışavurumu olarak tanımlayabiliriz” der.
İlginç olan Smith’in kapitalist üretimin bu ölçekte genişlemediği koşullarda yaptığı bu tespitle bugünkü Marx aşkıncılarını bile aşan bir yerde duruyor olmasıdır. Keza bu ayrımları koymayıp aklımıza gelebilecek her türlü emekçiyi üretken işçi kapsamında değerlendirerek halkçı projelerine zemin hazırlayan savunular da az değil.
Bu nedenle, Smith’in doğru olan yaklaşımı hakkında Marx, “Burada üretken emek kapitalist üretim açısından tanımlanıyor; ve A. Smith bu konuda işin tam özüne dokunuyor, tam on ikiden vuruyor. Üretken emeği sermayeyle doğrudan değişilen emek olarak tanımlaması A. Smith’in en büyük bilimsel başarılarından biridir” demektedir.
Elbette çok şey değişti, ama…
Marx’ın o günün tarihselliği içinde yaptığı tanım ve incelemeler elbette bugünün gerçeğiyle birebir örtüşmez. İşçi sınıfının yapısı ve bileşimindeki farklılaşma ve genişleme, üretimin dünya ölçeğinde kazandığı toplumsal karakter düşünüldüğünde bunun mantıken de mümkün olamayacağı anlaşılır. Fakat bu Marx’ın kapitalizmin temel yasalarına ilişkin ortaya koyduğu gerçeklerin özsel olarak değiştiği anlamına gelmez. Ona yapılacak katkı, bugünü ve sınıfın gelecekteki olası dönüşüm ve farklılaşmalarını bu özsel noktaların yol göstericiliğinde okuyabilmektir.
Marksizm’e “sınıf özcü” diyen ya da işçi sınıfının ekonomik koşulları nedeniyle otomatik olarak devrimci olduğunu savunduğunu iddia eden ve solun her ideolojik krizi ya da tarihin her kritik dönemeç noktalarında hortlayan teori ve görüşlere verilecek en iyi yanıtsa Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’ndeki şu satırları olsa gerek:
“Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler; bunun dışında rekabet içinde birbirlerine düşmandırlar.” Marx ve Engels, Seçme Yapıtlar, C.1, s.77
Marx, deyim yerindeyse işçi sınıfının kaşına gözüne hayran değildir. Onun tek tek bireyler olarak hiçbir şey ifade etmediğini, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürüttüğünde sınıflaşabileceğini döne döne anlatır. “İşçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiçbir şey” sözü de bu yaklaşımının en özlü ifadesidir.
Marx, Proudhon’un küçük mülkiyete dayalı uzlaşmacı “sosyalizm” projesi ve işçileri tek tek bireyler olarak ele alıp sınıf mücadelesini öteleyen yaklaşımlarıyla tartıştığı Felsefenin Sefaleti’nde bu daha da ayrıntılıdır. Artı değer üreten ve üretim araçlarından tamamen yalıtılmış, emek gücünü bir meta olarak üretim araçlarına sahip farklı sermayedarlara satmak dışında hiçbir geçim kaynağı olmayan işçi sınıfının objektif olarak sınıf olduğunu ama tıpkı sermaye gibi kendisi için sınıf olmasının ancak ve ancak ortak bir hedef temelinde gelişecek mücadeleyle mümkün olduğunu şöyle anlatır:
“Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınlarını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları olur. Ama sınıfın sınıfa karşı savaşımı politik bir savaşımdır.” (Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yay., Ocak 1979, s.184)
Sadece bu cümleler bile Marksizm’in işçi sınıfının ekonomik koşulları nedeniyle doğrudan devrimci olacağı gibi indirgemeci bir yaklaşıma sahip olmadığını, yine sosyalizmin de aynı indirgemeci-determinist yolla gerçekleşeceği gibi bir yaklaşıma sahip olmadığını anlamaya yeter.
Diğer taraftan ‘tamamlayıcılık’ iddiasında olan yaklaşımlar, Marx’ın ilk eserlerinde yabancılaşma olarak tanımladığı, olgunluk döneminde bunu meta fetişizmiyle anlattığı onca çözümleme varken tüm bu yazılıp çizilenleri hiçe sayarak teori üretirler. Bazıları ise Marx’ın bu konudaki tespitlerini bağlamından ve diğer bütünleyenlerinden kopararak kendi savunularını dayandırdıkları argümanlar haline getirirler.
O eserlerinde Marx da işçi sınıfının kapitalizm tarafından belirlenen ve onunla özdeşleşmiş bir sınıf olduğunu anlatır. Kapitalisti iş veren olarak bir yere yerleştirdiğini, o olmazsa aç ve işsiz kalacağını düşündüğünü, işsizlik korkusuyla kapitalist disipline edilgence teslim olabileceğini anlatır. Ürettiği metalara ulaşamadığı gibi o metaların ona hükmetmeye başladığını serimler.
İşçi sınıfı ve sermaye arasındaki ilişkiye dair proletarya kavramının kökeniyle kurduğu analojide “Bizim ‘proletarya’ ekonomik bakımdan sermayeyi üreten ve artıran ve Pecqueur’un taktığı adla ‘Mösyö Kapital’in genişleme ihtiyacı için fazlalık haline gelir gelmez sokağa atılan ücretli-işçiden başkası değildir” der. (Kapital, C.1, Sol Yay., s.652)
Bu analoji çarpıcıdır. Proletarya kavramı ilk olarak antik Roma’da orduya katılacak düzeyde mülke sahip olmadığı için topluma tek katkısı çocuk doğurarak nüfusu artırmak olan proletarii kelimesinden gelir. Marx’tan önce ütopik sosyalistlerin de kullandığı bu kavram, Marx’ta kendisi için sınıf olmadığı takdirde işçi sınıfının hiçbir tarihsel anlam ve değerinin olmadığını göstermek için kullanılır. Mülk sahibi olmayan ve emeğini satmak dışında bir geçim aracı bulunmayan, tek işlevi sermayeyi büyütmek olan ve sermayeyle durmadan kaynaşmak zorunda olan, ondan kopup ayrılması söz konusu olamayan bireyler kütlesi olmanın ötesine geçemeyeceği anlamında…
Komünist Manifesto’nun daha giriş bölümlerinde de buna işaret ederek başlar ve “Burjuvazi yani sermaye ne oranda gelişirse ancak iş buldukları sürece yaşayan ve ancak emekleriyle sermayeyi artırdıkları sürece iş bulan proletarya da yani modern işçi sınıfı da o oranda gelişiyor. Kendilerini parça başı satışa sunmak zorunda olan bu işçiler, herhangi bir başka ticari eşya gibi bir metadırlar, dolayısıyla rekabetteki tüm değişmelere, tüm pazar dalgalanmalarına terk edilmişlerdir” der.
Yapısalcı ekolün temsilcileri tam da bu noktada, kapitalizmin ürünü olan ve onun devamının teminatı olurken onunla özdeşleşen işçi sınıfının toplumsal bir devrime-dönüşüme öncülük yapamayacağını savunurlar. Zaten kapitalist gelişmeyle fiziken de daralan bir sınıf olduğunu ve bu niteliğiyle de birleşik olarak böyle bir vasfa sahip olmadığını söyledikleri proletaryanın yerine sınıflar üstü bir halk birliğini, ezilenleri ya da aydınları ikame ederler.
Bu yaklaşımlara göre proletarya artık Marx dönemindeki proletarya değildir.
Marx’ın ideoloji ve siyaset alanındaki boşluklarını doldurduklarını iddia eden yapısalcılar, bu noktada tarihsel materyalizmle mücadele ederler. Marx’ın determinist bir tarza ekonominin belirleyiciliğine çubuk büktüğünü oysa ekonomi-siyaset ve ideolojinin ayrı ayrı ve birbirinden özerk alanlar olduğunu, işçi sınıfının da ekonomik koşulları nedeniyle devrimci bir sınıf olarak tanımlanamayacağını, keza ideolojik ve siyasi aygıtlar tarafından belirlendiğini ifade ederler. Onun yerine başka toplumsal katman ve sınıfları onun yerine ikame ederler.
İlk bakışta akla yatkın görünür savundukları. Mesela Türkiye’de bugünkü işçi sınıfına baktığımızda gövdesiyle gerici-şoven ideolojilerin etkisi altındadır. Öğrenciler ya da aydınlar, sınıfsızlaştırılmış kadınlar ya da başka ezilen kesimler daha ilerici, kapitalizmden kopmaya daha yatkın bir kütleyi oluşturuyor gibi görülür. Mevcut tarihsellik içinde bunun böyle olmadığını söylemek zor.
Ancak dikkatli irdelendiğinde, bu noktaya gelişte bile üretim organizasyonlarının, devletlerin zor aygıtlarının, örgütlenmeyi çözmeye yönelik tutumlarının belirleyici olduğu da görülür. Yani kapitalizmin sınıf üzerindeki ideolojik-siyasi hegemonyasının köklerinde esasında ekonominin belirleyici olduğu ideolojik-siyasi-kültürel bir taarruzun olduğu kolayca anlaşılır.
Fakat esas mesele, özellikle neoliberal birikim politikalarıyla ve onlarla da bağlantılı olarak devlet zorunun, ideolojik-siyasi tahakkümünün sistematik olarak devrede olması eşliğinde gerçekleşen bu sürecin aşılmasının birikimlerinin de yine sınıfın mücadelesiyle oluşacağı bilincinin kaybedilmemesidir. Marksizm’i ‘aşma’ ya da ‘tamamlama’ iddiasıyla ortaya atılan temelsiz fantastik teorilerin en büyük kötülüğü de bu bilincin edinilmesini büsbütün bulanıklaştırıp zayıflatmasıdır.


