Özel Mülkiyet Ekseninde Hukuk ve Sosyalizm -II

Kazım Bayraktar
“Hukuk, toplumun ekonomik yapısından ve bu ekonomik yapının belirlediği kültürel değişim düzeyinden asla daha yüksekte olamaz.” [Lenin, Devlet Ve Devrim, Devletin Sönümlenmesinin Ekonomik Temeli başlıklı bölüm]
Tarih boyunca özel mülkiyet sistemlerini ve yabancılaşma ilişkilerini kurallara bağlayan hukuk özel mülkiyeti kaldırma rejimi olan sosyalizmin elinde proletaryanın dilinde nasıl bir biçim alır? Marksizmin hukuk teorisi yanında yaşanmış pratikler bu konuda oldukça öğreticidir. Siyasette olduğu gibi hukukta da başta Sovyet devrimi olmak üzere 20. yy. sosyalizm pratikleri yaklaşık beşbin yıllık tarihe sahip özel mülkiyetle birlikte hukukun da tahtından indirildiği, özel mülkiyetin bencil çıkar çelişkileriyle özdeşleşmiş burjuva hukuku devletle birlikte sönümlendirme misyonuna sahip sosyalizmin hukuk anlayışı arasındaki savaşımın ilginç dersleriyle doludur.
1917 Ekimi’nde Rus işçi sınıfı RSDİP’in öncülüğünde iktidarı ele geçirdiğinde, I. Emperyalist savaşın yıkıntıları üzerinde iç savaş devam ediyor, açlık, yoksulluk, salgın hastalıklar toplumu kırıp geçiyordu. Bu koşullarda sosyalist dönüşümün düz bir hat üzerinde ilerlemesi olanaksızdı. İşçi sınıfının iktidarını koruma ve sosyalizm yolunda ilerleme savaşımı zorunlulukları bilince çıkarmak, komünizm hedefinden sapmadan taviz ve geri adımlar dahil taktiklere başvurmak zorundaydı: “…Ne var ki, biz devrim için gerekli olan bir başka hüneri de yani esnekliği, objektif koşullar gerektirdiği zaman ani ve kesin taktik değişikliklerine uyabilmeyi ve izlenen yol elverişsiz veya olanaksızsa, hedefe ulaşmak için bir başka yol seçmeyi en azından belirli bir ölçüde öğrendik.” [Lenin, Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü Başlıklı Yazı, “Sağ ve Sol Sapmalar Üzerine” derleme, Ekim yay.]
Ancak bıçak sırtı sürecin zorlukları devrime öncülük eden parti içinde görüş ayrılıklarına neden oluyor, parti önder ve kadrolarının komünist bilinci, iradesi, kararlılığı bu sürecin pratiğinde sınanıyordu. Sosyalizmin hukukla ilişkisi açısından da önem taşıyan bilinç kavramının altını çizerek üretim ilişkileri karşısındaki tarihsel rolüne burada bir parantez açalım.
Sosyalizm öncesi bütün devrimlerde devrim dinamikleri, üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte değişen üretim ilişkilerine yaslanarak eski siyasi üstyapıyı şu veya bu biçimde devirip yenisini kuruyor ama özel mülkiyet ilişkileri (dolaysıyla hukuk da) biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor, insan bilinci üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin peşinde sürükleniyordu. Komünal üretim tarzının çözülmesiyle başlayan bu tarihsel süreçte toprak-köle-serf biçiminde, gittikçe daralan aile ve sülalelerin ortaklığı altında ilerleyen özel mülkiyet kapitalizm çağında tam bireyselleşmekle (ve emeği de tam toplumsallaştırmakla) kalmadı hükmettiği üretici güçleri emperyalizm çağında insanı ve doğasını dehşet verici tarzda yıkıp yok eden güçlere dönüştürdü. Özel mülkiyet düzeninin tarihsel sınırlarına dayandığı bugünkü aşamada insan bilincinin peşinde sürükleneceği, kapitalist sistemin bağrında kendiliğinden gelişecek yeni bir üretim tarzı yok. Mülksüzleştirilmiş işçi sınıfı başta olmak üzere tüm devrimci toplumsal dinamiklerin özel mülkiyetin kendisini hedefe koymasından, bu kez üretim tarzına bilinçli-örgütlü-planlı müdahale ederek mülkiyeti kolektifleştirmesinden diğer bir deyişle sosyalizmden başka bir yol da yok. Kapitalist üretim ilişkilerine, dolayısıyla başta siyaset/devlet ve hukuk olmak üzere onun tüm üstyapı kurumlarına özel mülkiyeti tam olarak ortadan kaldırma hedefi doğrultusunda devrim yoluyla bilinçli müdahale bir tercih değil varlık-yokluk sınırına gelmiş insanlık için tarihsel bir zorunluluktur. Bilinç-irade-örgüt bu sürecin belirleyici unsurlarıdır.
Yenilgilerin öğrettiği önemli derslerden biri de bilinçli müdahalenin tüm altyapı-üstyapı kurumlarında komünizme doğru kesintisiz ve duraksamasız geliştirilmesi zorunluluğudur. Yaşanan deneyimler, bu geçiş sürecinde sınıflar mücadelesinin farklı araçlarla devamı olan sosyalist toplumsal ilerleme durduğunda, sosyalizm nihai amaca dönüştüğünde kapitalizme geri dönüş dinamiklerinin (bürokratizm, önemli karar alma süreçlerinde parti üyelerinin, meclislerin, işçi sınıfı ve kitlelerin devre dışı bırakılması, yönetenlere aşırı güven ve rehavetle gelen politikaya ilgisizlik vb.) başta devlet ve parti olmak üzere tüm kurumlarda ve toplumsal tabanda derhal filizlenmeye başladığını, önü alınmadığı takdirde -partiden devlete kadar tüm kurumların üyeleri ve yöneticileri işçi kökenli olsalar dahi- yenilginin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.
İlk tarihsel deneyimlerde hukukun da tıpkı üretim ilişkileri gibi bilinçli müdahalenin nesnesine, sosyalist üretim ilişkilerini ve onun üstyapı kurumlarını tesis etmenin aracına dönüştüğünü görüyoruz.
Muazzam kazanımları ve başarıları yanında ağır hataları ve yenilgisiyle geleceğin sosyalizmine zengin dersler bırakan Sovyet devrimi (ve diğerleri) kapitalist üretim ilişkilerine devrim yoluyla müdahalenin, özel mülkiyeti kolektifleştirerek üretici güçleri daha hızlı geliştirmenin, “herkesin yeteneğine göre” iş paylaşımı ile “herkese emeğine göre” ürün dağılımının ve nihayetinde özel mülkiyetsiz bir dünyanın mümkün olduğunun kanıtlandığı bir deneyimdir. Dolaysıyla varlık nedeni özel mülkiyet olan hukukun olmadığı bir dünyanın da.
Hukuk Fetişizmi -“Sosyalist Adalet Bilinci”
Sovyetlerde uygulanan hukuk ve hukuk anlayışı, burjuva hukukçulardan sosyalizm iddiası taşıyanlara kadar çok farklı kesimlerden gelen eleştirilerin hedefi oldu. Eleştirilerin ortak noktasını “hukuksuzluk, kuralsızlık, keyfilik” oluşturuyor. Özellikle sol kesimlerden gelen kimi eleştirilerde sosyalizmin bu nedenle yenildiği iddia ediliyordu. Hukuku toplumun sınıfsal, ekonomik, siyasi yapısının üstünde bir yere koyan eleştiriler meta fetişizminde olduğu gibi burjuva hukuk fetişizmiyle maluldü. İnsan beyninin ürünü olan hukuk onlara insanlarla ilişki kuran bağımsız bir güç gibi görünüyordu. Sovyet deneyi üzerine kitap yazan Sinan Dervişoğlu’nun Sosyalizmin Çöküşüne Yeni bir Yorum Yeni bir Çözüm başlıklı makalesi, hukuk fetişizminin sosyalizmi savunanların düşüncelerine dahi nasıl sızdığını gösteren tipik bir örnektir:
“Lenin ‘hukukun gerçek, maddi bir gücü olmadığını, sadece var olan güçler dengesini yansıttığını’ belirtmiş, ‘Devlet ve İhtilal’de ise proletarya diktatörlüğünü ‘silahlı işçilerin hiçbir kanun ya da kuralla kendilerini sınırlamadan tatbik ettikleri iktidar’ olarak tanımlamıştır… Hukuku pasif bir yansıma olarak gören yaklaşım her anlamda, gerek kapitalist hukukun gerçek mahiyetini ve gücünü kavramada gerek sosyalist bir hukuku kurmada yanlış ve temelsizdir. Yüzyıllar önce, kapitalizmin en ilkel formlarıyla birlikte gelişen hukuk (dar anlamda burjuva hukuku) kapitalizme paravan olan değil kapitalizmin işleyişini bizzat mümkün kılan ve önünü açan bir unsur olmuştur; zira borç, alacak, miras, devir, gibi konularda insanlardan bağımsız kurallar koyup bunları zorlayan bir mekanizma olmasaydı burjuvalar arası ilişki bir kaosa dönüşür, en basit bir kapitalist işleyiş, bir alım satım bile gerçekleşemezdi. Sosyalist bir hukuk da sosyalizmin değerlerini ve kazanımlarını kişilerden ve kurumlardan bağımsız olarak koruyan ve tanzim eden bir kurallar bütünü olarak düşünülmesi gerekirken partideki egemen ekibin iradesinin bir gölgesi olarak tecelli etmiş;… Sonuç ise oldukça paradoksaldır: Burjuva hukukunu aldatmaca olarak nitelendiren biz komünistlerin kurduğu hukuk sisteminin kendisi ‘insan en yüce değerdir’ diye başlayıp hiçbir gerçek hukuksallığa sahip olmadığı için sonuçta bir aldatmaca olmaktan öteye gidememiştir.” [Sinan Dervişoğlu, Defterler on 27 Mayıs 2015, bba]
İnsan ürünü nesnel bir gerçekliği dönüp insanla ilişki kuran “insandan bağımsız” bir güç gibi gören fetişizmin eleştiride nesnel olması beklenemez. Gerçekliği fetişe göre biçer, keser, ayırır, yapıştırır. Lenin’in devrik burjuvaziye karşı tarihsel bir zorunluluk olan proletarya diktatörlüğünü anlatırken kurduğu “silahlı işçilerin hiçbir kanun ya da kuralla kendilerini sınırlamadan” cümleciğini bağlamından kesip ayıran Dervişoğlu bu tümceye: “…yalnızca İç Savaş’ın kahramanlarını değil aynı zamanda 1937-39 arası eli masum komünistlerin kanına bulanan NKVD ve parti şeflerini de kapsayabilen …” bir misyon yükleyerek demagojik aldatmacanın en bayağı biçimini sergiliyor, “biz komünistleri” de “aldatmaca” yapmakla itham ediyor. [Sinan Dervişoğlu, Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi, I.Cilt, Sovyet Deneyine Yeni Bir Bakış, sf. 189-194 arası]
Aldatmaca bir gerçeği gizleyerek insanları yanıltmak amacıyla başvurulan davranış, söylem ya da kendini ortaya koyuş tarzıdır ve hukukun özünde vardır. Burjuva toplumda bireylerin eşit oldukları yanılgısı yaratan “yasalar önünde eşitlik” ilkesi bu aldatmacaların başta gelenlerinden biridir. Özel mülkiyetin (eş deyişle ticaretin) özsel özelliklerinden olan aldatmacanın değiştik türleri vardır ve bunlar hukuk tarafından kurallarla ifade edilir. Engels’in dediği gibi “özel mülkiyetin ivedi sonucu olan ticaret yasallaştırılmış dolandırıcılık”sa Dervişoğlu’nun deyimiyle “hukukun mahiyeti” de bu dolandırıcılığı kurallara ve yaptırımlara bağlamaktır. [F. Engels “Bir Ekonomi Politik Eleştirisi Denemesi”] “Gücü” ise özel mülkiyet sisteminin tüm çıkar çelişkilerini düzenleme aracı olmaya yetecek kadardır ve kendine ait olmaya bu gücü özel mülkiyet sisteminden alır. Yazarın hukukun gücü sandığı şey, kuralları ihlal edenlere yaptırım uygulayan yargı ve polis kurumlarının yani egemen sınıf devletinin maddi gücünden başka bir şey değildir. Hiçbir hukuk sistemi devlet denilen baskı aygıtı olmadan var olamaz.
Marksist-Leninist literatürün hiçbir yerinde hukuk sistemi yazarın “en yüce değer” dediği insanlığın ölçütü olarak ele alınmaz. Aksine özel mülkiyetin tüm bencil-bireyci, dolandırıcı, insanları birbirine yabancılaştıran insan dışı karakteristik özelliklerini kurallarla ifade edip yansıtan hukukun iki yüzlülüğünü ve sınıfsal özünü teşhir etmekle kalmaz, sosyalizm aşamasında zorunlu geçici bir araç olarak kullanılacağını, devletle birlikte sönümleneceğini apaçık ilan eder. Örneğin devrik burjuvaziye karşı proletarya diktatörlüğünü hukukla sınırlamayan Lenin, yazarın o alıntıyı yaptığı Devlet ve Devrim’de sosyalist ekonominin inşasında hukukun rolünü de açıklar. Burjuva hukukun “ekonomik devrim oranında yalnızca üretim araçları bakımından” ortadan kaldırıldığını ancak “ürünlerin bölüşümünün ve işin toplum üyeleri arasında dağılımının düzenleyicisi olarak varlığını sürdürdüğünü” belirtir. Bölüşüm ve dağılımın ilkesi “eşit miktarda işe eşit miktarda ürün”dür. “Şimdiden gerçekleşmiştir” dediği bu sosyalist ilkenin burjuva hukukun sosyalist toplumda devamı anlamına geldiğinden ve komünizm olmadığından söz eder. [Lenin, Devlet ve Devrim, Evrensel bas. yay. sf. 100] Dolaysıyla ‘sosyalist hukuk’ denilen şey de sosyalizmin inşası koşullarına göre yapılandırılmış, sosyalist bilincin hükmü altına alınmış burjuva hukuktan başka bir şey değildir.
Dervişoğlu’nun hukuk fetişizmi, hukuku, “insanlardan, kişilerden ve kurumlardan bağımsız” “kendine özgü güç” olarak tanımladığında kendini bir kez daha ele verir. Kuşkusuz hukuk bütünsel bir sistem olarak antikçağın sınıf ayrıcalıklı düzenlerinde dahi belli bir kuruma ya da kişiye hasredilmez ve tarihte örneği de yoktur. Her zaman özel mülkiyet ilişkileri ve egemen sınıf güçlerinin ortak çıkarları ekseninde sistemleşir, kişilerin ilişkileri ve kurumlar bu sistemin içinde kurallara bağlanır. Sosyalizm dahil sınıflı toplumlarda sınıfların dışında ve üstünde kişiler ve kurumlar olmadığına göre “sosyalist” yazar aslında sınıflardan bağımsız, onların üstünde bir hukuk kurgulamaktadır. Hukuka üretim ilişkilerinin bir yansıması olmaktan da fazla bir güç ve rol biçmesi, hukuku kapitalizmin “bizzat işleyişini mümkün kılan, önünü açan” varlık nedenine dönüştürmesi bu idealist kurguyu tamamlar. Şu basit soru kurguyu çökertmeye yeter: Bugünün burjuvazisine ilham kaynağı olan, yazarın deyimiyle “borç, alacak, miras, devir, gibi konularda kurallar koyup bunları zorlayan bir mekanizma” olarak antikçağın Roma hukuku, küçük ticaret ve meta üretimi düzeyinde var olan cılız kapitalizmin “önünü açan” bir güç neden olamadı, Roma’da kapitalizmi yaklaşık iki bin yıl boyunca neden egemen kılamadı? Bir Marksist için yanıt basit değil mi? Üretim ilişkilerinden bağımsız kendine ait bir tarihi olmayan hukuk üretici güçlerin gelişme derecesine bağlıydı, onun önünden değil peşinden gidiyordu.
Hukuk toplumsal yaşam ilişkilerini kişilerden ve kurumlardan bağımsız bir Akıl’ın, İdea’nın uğrağı olarak değil iktisadi-siyasi gücü elinde bulunduran, özel çıkarlarına ve özel çıkarların ortak çıkarlarına odaklanmış egemen sınıfın yetkili bireylerinin beyninden süzülerek belirlenmiş kurallar ve yaptırımlar bütünüdür. Sisteminin uzlaşmaz çıkar çatışmalarında başvuru aracıdır. Bu nedenle özel mülkiyet ekseninden ayrılmaksızın üstyapıda sınırlı bir özerklik kazanır ve kendine ait gücü varmış gibi – fetişizme de yol açan- aldatıcı bir görünüme bürünür. Oysa asıl güç olan burjuvazinin yıkıcı rekabet halinde sürekli kendini yenileme zorunluluğu yanında genel çıkarları, üretici güçler, iç ve dış iktisadi-siyasi dengeler vb. değiştikçe gelişmelere yetişemeyip sık sık ayak bağı olan hukuk -kimi yasaları kadükleşirken- iktisadi-siyasi güç tarafından ya yeniden yapılandırılır ya da üstünden atlanır geçilir. Bu paradoks, hukuku tarihsel doruğuna ulaştıran kapitalizmde daha yaygındır. Sosyalizm hukukun kapitalizmdeki sahte gücüne ve üstünlüğüne son verir. Burjuvazi gibi işçi sınıfı da hukuku kendi sınıf egemenliğinin aracı olarak ancak gerçek özünü gizlemeden, fetişleştirmeden ve toplumu “aldatmadan” kullanır.
Kapitalizmde hukuk burjuvazinin özel çıkarlarına zincirlenmiş bilinci doğrultusunda temsilcilerinin elinde biçimlenirken, sosyalizmde özel mülkiyeti kaldırmaya odaklanmış işçi sınıfının sosyalist bilincinin hükmü altındadır. Tam da bu nedenle işçi sınıfının ve öncüsü örgütün sosyalist-komünist bilinç durumu, 20. yy. sosyalizm deneyimlerinin kazanım ve yenilgilerinin subjektif nedenlerini belirleyici esas unsurdur. Bu bilinç ne ölçüde sınıf ve toplum içinde gelişir ve kitleselleşirse hukuk o ölçüde isabetli araç olarak kullanılabildiği gibi, özel mülkiyet tüm siyasi-kültürel üstyapısıyla birlikte yok oldukça hukuk da giderek (örneğin özel şirketler hukukunun ortadan kalkması, aile, icra, borçlar, eşya, ceza hukukunun daralması gibi) ihtiyaç olmaktan çıkar, yerini insanal özün kolektif üretim ve çıkarların birliği temelinde yeniden filizlendiği, insanların değil üretimin yönetildiği toplumsal ilişkilere ve birlikte yaşam kurallarına bırakır. Tam tersine bu bilinç ne kadar zayıf kalır, gelişmez ve hatta gerilerse hukuk kurallarına dönüşmüş sosyalist kazanımları korumaya “sosyalist hukukun” dahi gücü yetmez olur. 1936 Sovyet Anayasası gibi en demokratik sosyalist anayasa dahi bu gerileyişin doğuracağı iktisadi-siyasi-kültürel sonuçların önüne geçemez, nitekim geçemedi. 20. yy. yenilgilerinin nedeni hukuk anlayışından ve siyaset biçiminden önce ve esas olarak sosyalist-komünist bilincin, irade ve kararlılığın sınıfın öncülerinde, parti ve sınıf kitlesinde giderek gerilemesinde, bu gerilemenin nesnel ve subjektif nedenlerinde aranmalıdır. Bilinç-irade-kararlılık kitleselleşmedikçe, dar bir öncü grubun işi ya da fiili ayrıcalığı olarak kaldıkça, başta parti ve devlet olmak üzere tüm kurumların bürokratizm batağına dönüşmesine, kitlelerin politikaya ilgisizliğine, öncü grubun kendi içindeki görüş ayrılıklarının kitlelerden kopuk iktidar kavgalarına yol açması ve nihayetinde yenilgi kaçınılmazdır.
Dervişoğlu’nun hukuk fetişizmine de yanıt olmak üzere, tarihe devletlerden ve kanunlardan önce trampa ile giren hukukun özünü ve özel mülkiyet-meta ilişkilerine bağlı tarihçesini, “en yüce değer” denilen insanın özüne yabancılaşmasındaki rolünü ele aldığımız önceki yazımızı hatırlatarak (Devrimci Proletarya, 16. Sayı, https://devrimciproletarya.org/ozel-mulkiyet-ekseninde-hukuk-ve-sosyalizm-i/) sosyalizmin hukuk anlayışını Sovyet pratiğinde inceleyebiliriz.
Lenin’in “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganının yankılandığı 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte Sovyet Kongresi tarafından devrimin ilk hukuk metni olan Sömürülen ve Çalışan Halkın Hakları Bildirgesi düzenlenip onaylandı. Toprak reformu, işçi denetiminin kurulması, stratejik önem taşıyan işletmelerin ve fabrikaların kamulaştırılması, genel çalışma yükümlülüğü, Kızıl Ordu’nun kurulması gibi temel başlıklardan oluşan metin proletarya iktidarının ilk yasasıydı. Bildirge devrimle gelen yeni düzeni ilan ediyor, kurallarının ilk önemli başlıklarını açıklıyordu. Hukuku meta-özel mülkiyet ilişkilerinin sistemli yasalar bütünlüğüne indirgeyenler bu bildirgeyi hukuktan saymadılar. Oysa Bildirge, kapitalist üretim ilişkilerine sosyalist sınıf bilinciyle müdahalenin başlangıcı olarak başlıklar halinde toplumsal düzen ve kurallar yanında Dervişoğlu’nun diline doladığı Lenin’in deyimiyle ‘silahlı işçilerin hiçbir kanun ya da kuralla kendilerini sınırlamadan’ devrik burjuvazi üzerindeki diktatörlüğünü de ilan ediyordu. Marx’ın deyimiyle “tarihte zorbalığın hukuku da hukuk” ise işçi sınıfının diktatörlüğü de bir hukuktur. Devrim-sosyalizm hedefinin ilkelerine uygun olarak devrimci zoru uygular.
Bildirgenin başlıklarında ifade edilen hedefler, gerek yıkıcı savaş koşulları, salgın hastalıklar ve açlık gerekse yeni devletin burjuvaziden kalan işletmeleri ve kurumları -ki bazılarında Kerensky Hükümeti’nden kalan Menşevik yöneticiler de vardı- devralacak araçlardan yoksunluğu gibi nedenlerle sosyalist ekonominin inşası hızlı ve pürüzsüz ilerlemiyor, tarımda ve sanayinin belli alanlarında kapitalist işletmelere izin veriliyordu. Sovyet hukuku, pratiğin içinde gel-gitler halinde biçimlenirken işçi sınıfı-devlet, demokrasi-diktatörlük ilişkilerinin pratiğe uygulanmasında, siyasi-iktisadi taktiklerin tespitinde parti içinde görüş ayrılıkları da ortaya çıkıyordu. Farklı görüşler, bir yandan burjuvaziye diktatörlük uygulanırken diğer yandan proletarya demokrasisinin açtığı yolda, başta parti ve Sovyet meclisleri olmak üzere -devrik burjuvazi ve feodal soylular dışında- tüm kurumlarda özgürce (proletarya demokrasisine aykırı olanlar dahil) dile getiriliyor ve tartışılıyordu. Devrim öncesinde parti içinde zaten var olan bu özgürlük proletaryanın -hukuk bilinciyle değil – sosyalist-sınıfsal-demokrasi bilinciyle devrim sonrasında da devam ediyordu.
Örneğin Troçki’nin önderlik ettiği zoru ve askeri disiplini esas alıp proletarya demokrasisinin üstünden atlayan bir kesim sendikaların da kamulaştırılmalarını ve kamu organı görevi yüklenmelerini istiyorlardı. [Troçki’nin Hayatım adlı kitabından aktaran Prof. Rudolt Schlesinger, Marksizm Ve Sovyet Hukuk Teorisi]. Proletaryanın sınıf egemenliğinin bir aracı olarak kurulmakta olan yeni devleti denetleme yetki ve yeteneğinin (dolayısıyla sosyalist bilincinin) geliştirilmesi gerekirken tam aksine proletaryayı devlete -yani özneyi araca- teslim etme zihniyetinden doğan bu öneriye Lenin -diktatörlük-demokrasi ilişkisine dair tahlillerini çarpıtanlara da yanıttır – şu gerekçelerle karşı çıkıyordu: “Parti programımız […] devletimizin bürokratik çarpıklıklarla malul bir işçi devleti olduğunu göstermektedir […] Alın size geçiş yönetiminin gerçekliği. Şimdi, pratikte bu şekle bürünmüş bir devlette sendikaların savunacakları bir şey olmadığını ya da kitlesel düzeyde örgütlenmiş proletaryanın maddi ve manevi çıkarlarını savunurken sendikalar olmadan da idare edebileceğimizi söylemek doğru olur mu? Hayır, bu teorik açıdan çok yanlış bir akıl yürütme tarzıdır […] Şu an öyle bir devletimiz var ki, proletarya bu devlete karşı kendisini tümüyle örgütlü bir şekilde korumak zorundadır, bizse hem işçileri kendi devletlerine karşı korumak hem de işçilerin devletimizi korumalarını sağlamak için bu işçi örgütlerinden yararlanmak zorundayız” [Marksist Devlet Ve Hukuk Teorisi, Taner Yelkenci’nin Lenin’den yaptığı alıntının kaynağı Devrim Yazıları 4: Kronstadt’tan Parti İçi Muhalefete, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Agora, 2010, s. 66-67, italikler Lenin’e ait.]
Tarım ve sanayi alanında gerek kamulaştırma yoluyla devlet mülkiyetine geçmiş işletmelerde gerekse henüz varlığını sürdüren kapitalist işletmelerde ücret karşılığında çalışan işçi sınıfı işçilik haklarını hem kapitalist patrondan hem de işveren durumunda olan sosyalist devletten talep ve takip edecek bağımsız bir örgütten yoksun bırakılamaz, işçi hakları “çarpık” devlet bürokrasisine terk edilemezdi. Bu ihtiyaç 28 Kasım 1918 tarihinde yürürlüğe giren İş Kanunu’na kadar Sovyet genelgelerinde düzenlenerek kurallara bağlandı. Sendikal örgütlenmeyi de düzenleyen bu kanunun 113. maddesinde işçilerin kamulaştırılmış işletmelerde olduğu kadar özel işletmelerde de iş kurallarına uygun olarak işçi haklarıyla birlikte özenle çalışma yükümlülükleri düzenleniyordu. Kanunun arka planında özel sektörün varlığına geçici olarak izin veren bir politika vardı ve bu nedenle her iki sektördeki çalışma sosyalist kamu yararına bir çalışma olarak ele alınıyordu. Çalışma yükümlülüğü yanında bir hak olarak sosyalizmin genel iktisadi ilkesi olan “Herkesten yeteneğine göre herkese çalışmasına göre” ilkesi İş Kanunu’nun 10. maddesinde hukuksallaştırılarak şöyle ifade ediliyordu: “Çalışabilen vatandaşların kendi öz yetenek ve bilgileri ile uyumlu bir iş ve bu özelliklerine uyarak tespit edilmiş iş bölümünün ücretini kazanma hakkı”.
Engels’in dediği gibi “Kendi iç çelişkilerinin yumağına dolanmak” hukukun özel mülkiyetten aldığı karakteristik özelliklerden biridir. Ekonomide sosyalist dönüşümün hızla ilerleyemediği, tarımda ve sanayide kapitalizmin varlık sürdürdüğü Savaş Komünizmi sürecinin çelişkileri iş hukukuna yansıyor, her şeye rağmen çalışma ve tatil süreleri, asgari ücret, ceza ve iş disiplini gibi konular sendikal örgütlenme ve ilkeler öne çıkarılarak çözümleniyordu.
Devrimle birlikte burjuvaziden devralınan özel hukuk ve ceza davaları ile devrim mahkemelerinin kuruluş ve yargılama sorunlarının derhal çözümlenmesi gerekiyordu. Bu amaçla Sovyet Halk Mahkemeleri’ni düzenleyen, Sovyet organları tarafından seçilen yargıçlara geniş yetki ve yorum olanakları tanıyan ilk genelge Adalet Halk Komiserliği tarafından hazırlandı ve 27 Kasım 1917 tarihinde yani devrimin ilk ayında uygulamaya konuldu. Burjuva yasalarına göre karar vermeyi yasaklayan genelgenin 22. maddesinde yukarıda altını çizdiğimiz kapitalist üretim ilişkilerinin adalet anlayışına yargının sosyalist bilinçli müdahalesinin önü açılıyor, verilecek kararlara dayanak olacak bir Sovyet hukuk kuralı yoksa yargıçların -bağımsız hukuk bilinciyle değil- “sosyalist adalet bilinciyle” karar vermeleri isteniyordu. Yargıçlara sosyalist devrim bilinciyle hareket serbestliği tanımak amacıyla Devrim Mahkemeleri Statüsü’nün 1. maddesinde “Mahkeme karşı devrimle ilgili özel amaçlar ve Ekim Devrimi’ni tehdit edici hareket ve davranışlara karşı kurulur. Buna uygun olarak bu mahkemelerin alacağın cezai tedbirlerle ilgili yetkileri sınırlandırılamaz.” hükmüne yer veriliyordu. [Prof. Rudolt Schlesinger, Marksizm Ve Sovyet Hukuk Teorisi, sf.84] Proletaryanın diktatörlük misyonu, yani “zorun hukuku” gizlenmeden, kimseyi aldatmadan apaçık biçimde yasaya bağlanıyordu.
Öte yandan proletaryanın yargı kurumları sınıfsal-demokratik temeller üzerinde tesis ediliyor, yargının kendi özgülünde diktatörlük-demokrasi özdeşliği biçimleniyordu. Mahkeme başkanlarının, medeni haklardan yoksun olmayan (yani burjuva veya soylu sınıfa bağlı olmayan) ve işçi sınıfı içinde örgütleyici, hukuk alanında bilgi ve deneyim sahibi kişiler arasından seçilmesi gerekiyordu (mad. 12). Ancak seçimi yapan yerel Sovyetler uygulamada profesyonel devrimciler, sendika örgütleyicileri ile hukukçular arasından bir seçim yapmak zorunda kalıyorlardı.
30 Kasım 1918 tarihli Halk Mahkemeleri Tüzüğü’nün 1. maddesine göre mahkeme başkanı boşanma, tutuklama gibi kararların verileceği davalarda tek başına duruşma yapabiliyordu. Başkan ve iki üye (Tüzüğün diliyle mahkeme halk yardımcısı) ile birlikte hukuk ve görece daha hafif ceza davalarına bakılıyordu. Başkan ve 6 halk yardımcısından oluşan mahkeme heyeti cinayet, ağır yaralama, soygun, para ve evrakta sahtekarlık, rüşvet veya devlet tekeline giren mallarda spekülasyon gibi davaları yürütüyorlardı. Sovyet tarafından seçilen yargıçlar yine Sovyet tarafından görevden alınabiliyordu.
Ceza hukuku alanında suç “sosyal ilişkiler düzeninin ihlali” olarak (mad. 5), cezalar “sosyal ilişkiler düzenini koruyan zorlayıcı tedbirler” olarak tanımlanıyor (mad. 7), ancak uygulamada suçlunun sınıfsal konumu ile suçun konusu arasındaki ilişkiye de dikkat ediliyordu. Örneğin açlık ve yoksulluk içinde bir kişinin mala tecavüzü ile mülk sahibi bir sınıfa mensup kişinin mala tecavüzü arasında yoksul lehine pozitif ayrım yapılıyor, burjuva hukukunun yasalar önünde eşitlik ilkesi sınıfsal eşitsizlik ekseninde ele alınıyordu. Cezanın amacı suçluyu eğitmekti. Çok ağır suçlarda ölüm cezası veriliyordu. Sosyalist hukuk anlayışında suçun kaynağı bireyin kişiliğinde değil sınıflı toplumsal yapıda aranır ve ceza insan onurunu kırmayacak şekilde uygulanır.
Yargıtay’ın kurulmasını takiben Lenin tarafından onaylanan Nisan 1919 tüzüğüyle taraflara temyiz hakkı tanındı ve Devrim Mahkemeleri yargıçlarına devrimci bilincinin ışığı altında dava koşullarına göre karar verme zorunluluğu getirildi (mad 27, 28, 30). Yargı yetkisi “emekçi sınıfların adalet duygusuna” uygun olarak kullanılacaktı (mad. 8). [age, sf.83]
1917 Ekiminden 1920’ye kadar bankalara ve büyük kapitalist işletmelere el konulmuş, tarımda büyük toprak sahiplerinin toprakları ve ürün stokları ellerinden alınarak topraksız köylülere dağıtılmış, işçi-köylü ittifakının canlı tutulmasına özen gösterilmişti. Ancak açlık ve yoksulluk artarak devam ediyor, üretici güçleri belli düzeyde geliştirecek yeni bir ekonomik politika kendini dayatıyordu. Devrim varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıyaydı.
(Gelecek sayıda: NEP Dönemi ve 1936-’38 Yargılamaları)


