Özel Mülkiyet Ekseninde Hukuk ve Sosyalizm -I

Kazım Bayraktar
20. yüzyıl sosyalizm pratiklerinin önemli tartışma konularından biri de komünist topluma geçiş sürecinin hukuku ve yargılamalarıdır.
Marksizmin iktisadi-tarihsel temellerine işaret ettiği ancak geliştirmeye fırsat bulamadığı hukuk teorisi ilk sosyalizm deneyimleri sürecinde sosyalist hukukçular tarafından ele alınmış, belli gelişmeler de sağlanmıştı. Geleceğin sosyalist devrimleri için önemli dersler bırakan bu çabalar peş peşe gelen yenilgiler nedeniyle sınırlı kaldı. Yenilgileri ideolojik fırsata dönüştüren dünya burjuvazisinin neoliberal hukukçuları -sosyalizm pratiklerini de çarpıtıp karalayarak- “hukukun üstünlüğü”nde sonsuz adalet arayan “yeni” hukuk teorileri türeterek piyasaya sürdülerse de tarih kavram oyunları arkasında klasiklerini taklit etmekten öteye gidemeyen bu teorileri de çöplüğüne atmakta gecikmedi.
Sermayenin azami kâr, rekabet ve eşitsiz gelişme yasaları, iktisadi-siyasi güç savaşları sonucunda kurulmuş tüm dengeleri, dengeleyici kuralları/hukuku yeniden bozuyor, dünyayı paylaşmış emperyalist çakallara yeni ve daha kanlı bir paylaşım savaşı dayatıyor. Savaşın da kuralı yok! Doğanın tüm kaynakları gittikçe küçülen asalak bir azınlığın özel mülküne dönüştürülürken her türlü alçaklığın, çirkefliğin, ahlaksızlığın, mafyatik ilişkilerin devletlerin bünyesinde toplanıp merkezileştiğine her gün yeniden tanık oluyoruz. 1500 yıllık feodalizmin yıkıntıları üzerinde yükselen 17-18. yüzyıl burjuva felsefi-idealizminin aydınlanmacı paradigmaları olan Akıl, Hukuk ve Ahlakın 300 yıl sonra doruklara ulaşan sefaletine de.
Kendisi bir güç olmaksızın iktisadi-siyasi güç [https://devrimciproletarya.org/ozel-mulkiyet-ekseninde-iktisadi-siyasi-guc-ve-hukuk/] ekseninde dönen hukukun geçmişi, bugünü ve sosyalizm deneyimlerinde yaşanan hukuk-yargı pratikleri bu yazının konusunu oluşturuyor.
Kendine ait tarihi olmayan ancak evrimin belli bir aşamasında toplumsal ilişkiler sistemi olarak insan tarihine giren hukukun ahlaki yargılardan, felsefi kurgulardan bağımsız nesnel gerçekliği üzerine söz söylemek onu doğuran tarihsel koşulların öncesine, bireysel-toplumsal ilişkilerde gelişen insanal özün evrimine gitmeyi zorunlu kılar. Evrimin ilk aşamasında insan-doğa ilişkisinde kazanılan insani özün meta-hukuk ilişkilerine dönüşerek yabancılaşıp bozulması, gittikçe daha korkunç insanlık dışı biçimler alması tarihe bakılarak açıklanabilir.
Hukuksuz Siyasetsiz Devletsiz İnsan Olmak
17. yüzyılda ortaya çıkan idealist insancıl düşünce akımının kavramı olan hümanizmin “doğuştan insan olmak” dışında insana ve tarihine dair bilimsel bir açıklaması yoktur. Onun ilgi alanı kavram olarak soyut insandır. Oysa insan tarihsel somut bir gerçekliktir. İnsan kavramının altını özellikle çiziyoruz, çünkü doğa tarihinin bir parçası olan insan tarihi aynı zamanda evrimle kazanılan insanal özün insan dışılığa dönüşümünün (yadsınmasının) tarihidir. Bu dönüşümde geleceğin sınıfsız, hukuksuz, devletsiz komünist toplumunda daha yüksek bir insanal özde sentezleşmenin (yadsımanın yadsınmasının) tarihsel kodları saklıdır.
Hukuk ve özel mülkiyetle evrimleşmediğimize göre, sürüden topluma dönüşürken hayvanal ilişkileri insanal ilişkilere, sürüdeki içgüdüsel birlikteliği düzen ve kurallar koyan bilince dönüştüren evrimsel bir dinamik olmalıdır. İnsanı hayvandan ayıran özelliklerinin evrimsel bir dönüşüm sonucunda gerçekleştiği kabul edildiğinde, dönüştürücü dinamiğin, bedensel dönüşüme aday (yatkın) bir hayvan türünün başlangıçta toplamayı kolaylaştıran basit araçlar geliştirerek başlattığı üretim faaliyeti yani emek olduğu insan-doğa bilimlerinin birbirini tamamlayan peş peşe buluşlarıyla kanıtlanmıştır. Doğa ile ilişki halindeki beden emek denilen yaratıcı etkinliği keşfederken, Darwin’in doğanın diyalektik akışını gözlemlerken tespit ettiği “karşılıklı gelişme yasası” pratiğinde emek de bedeni dönüştürmüş, bu dönüşüm kuşkusuz birkaç milyon yıl boyunca kendi neslinin yeniden üretiminde genetik kompozisyonu da değiştirerek gerçekleşmiştir.
Sürüden uzaklaştıkça rastgele cinsel ilişkilerden de uzaklaşarak önce altsoy-üstsoy, giderek kardeşler arasındaki cinsel ilişkilerin yasaklanmasıyla başlayan çok eşli, kadın soy zincirine dayanan akrabalık sisteminde insan tarihinin ilk toplumsal düzen ve kuralları – doğal eşitlik temelinde – biçimlenir.
Alım-satım-para ilişkilerinden yüzbinlerce yıl önce kendi yaşam araçlarını kendisi için kendi emeğiyle üreterek hayvandan insana, sürüden eşitlikçi doğal topluma dönüşürken ne hukuk vardır ne siyaset ne de devlet. İnsan kendisi için üreterek ve üretimi yöneterek insan olmakta, insanal öz kazanmaktadır. Evrimin bu en zorlu sürecinde insanal öz ve özelliklerin üretimin elbirliği, emeğin nesnel koşulu olan yeryüzünün doğal sahiplenilmesi, toplumsal yaşamın komünal tarzında kazanıldığı, üretici güçlerin (doğa,emek ve üretim aletleri) insanı insan yapan komünal güce dönüştüğü, her şeyden önce dilin ve bilincin tüm topluluk bireylerinde eş zamanlı-ortak gelişmesinde kanıtlıdır. Dilin ve bilincin eşit gelişimi komünal toplumlardaki doğal toplumsal eşitlikle özdeşleşir. [https://devrimciproletarya.org/insanal-oz-nasil-kazanildi/]
Her birey yaşam araçlarının üretiminin elbirliği sayesinde başarılabildiğini, varlığını topluluğa borçlu olduğunu bilincin kolektif evriminde kavradıkça sürüdeki içgüdüsel bağımlığının yerini -insan bilimcilerin de gözlemledikleri gibi- çok güçlü bir topluma aidiyet duygusu, birbirine tutkunluk, kendi var oluşunu diğerinin varlığı ile özdeşleştirme, paylaşma kültürü ve bilinci alır. Bu özellikler insandan insana doğal (yabancılaşmamış) ilişki biçimi ve insanın özü olarak, bireysel çıkarların birbirine karşıt değil aynı yönde birlikte ilerlediği üretim koşullarında (aynı zamanda üretimin peşinde sürüklenmekte olan insan bilincinin o aşamadaki sınırlı koşullarında) belirmektedir. Kuralları ihlal eden davranışlar istisnaidir ve utandırma, kınama, dışlama gibi -komünal kültürün insanına ağır gelen, kapitalist toplum bireyinin umurunda bile olmayan- yaptırım biçimleri uygulanır.
Üretimin tarzında temellenen çıkarların birliği yönetim ilişkilerini de belirler. Üretim ile tüketimin arasına meta değişiminin (mübadelenin), özel mülkiyetin girmediği, kolektif emekle gerçekleşen insan için üretimin doğal sonucu eşitlik olunca ortak karar alma mekanizması bu üretim ve bölüşüm ilişkisine göre biçimlenir. Doğanın verdiklerini toplamak için insanların -çitlerin olmadığı- yeryüzünde göçebe oldukları üretim koşullarında yiyecek kaynaklarına ulaşım, birlikte avlamak ve toplamak için gerekli koordinasyonun sağlanması amacıyla kararlar hep birlikte alınır (doğrudan doğal demokrasi). Tarımın ve madenlerin keşfi, kentleşme ve nüfusun artmasıyla birlikte seçime dayanan yönetim ve temsiliyet tarzına geçilir. Üreten, yaşadığı yeryüzü parçasını varlığının ve emeğinin nesnesi olarak mülk edinen ve yöneten aynı toplumsal özne olduğu için üretim, mülk edinme ve yönetim tarzı çatışmalı değil uyumludur. Dolayısıyla iktidar aracı olmayan yönetim – geleceğin komünist toplumunda olacağı gibi- idari hizmet mekanizması olarak iş görür. Yönetenlerin hiçbir ayrıcalıkları yoktur. Toplum gerekli gördüğünde seçtiğini görevden alabilir.
Üretim, bölüşüm, mülk edinme ve yönetim üretim tarzının nihai belirleyici olduğu ilişkiler sistemidir. İlişki kavramının altını özellikle çizilmeli çünkü insanal özün, insan olmanın veya insan dışılığın ölçütü burjuva idealizminin kurgular dünyasında değil bu ilişkiler bütünlüğünün tarihsel akışında gözlemlenebilir.
Çıkarların Birliğinden Uzlaşmazlığına İlk Adım: Trampa-İlk Hukuksal İlişki
Üretim araçları geliştikçe artan üretkenlik, emeğin daha fazla artı-ürün sağlaması, ihtiyaçların çeşitlenmesi, kabilelerin birbirinden faklı üretim konularına sahip olmaları, farklı ürünleri değiş-tokuş (mübadele) ihtiyacı komünal toplumları (ve çağın koşullarıyla sınırlı insan bilincini) özel mülkiyete doğru sürükleyen ilk dinamikleri oluştururlar. Bunların içinde asıl belirleyici olan, doğal toplumsal düzenin bağrına hukukun tohumunu da atacak olan ilk gelişme trampa ile komünal görev paylaşımının yerini alan iktisadi işbölümüdür: “En gelişmiş aşiretlerden bazıları -Aryenler, Semitler, hatta belki Turanlılar- önce hayvanları evcilleştirdiler, daha sonra esas çalışma kolları olan hayvan yetiştirme ve hayvan sürülerinin korunmasına geçtiler. Çoban aşiretler kendilerini öbür barbarlardan ayırdılar: birinci büyük toplumsal işbölümü.…Başlangıçta, değişim karşılıklı gentilice şeflerin aracılığıyla, aşiretten aşirete yapılıyordu…” [1]
Maddi koşulları geliştikçe trampa aşiretlerin içine de sızar. Sürekli ve düzenli bir hal aldıkça ürünlerin kullanım-değeri yanında değişim değeri de kazanmasına yol açar. Değişim-değeri kendini belli bazı ürünlerin (hayvanlar, madenler vs.) değişim aracı olarak kullanılmasında gösterir. Ancak: “…Demek ki, değiş-tokuşun giderek yayılması, değişimlerin artması ve değişilen metaların çoğalması, metanın değişim değeri niteliğini geliştirir, paranın yaratılmasını dayatır ve böylelikle, doğrudan değiş-tokuş üzerinde dağıtıcı bir etkide bulunur.” [2]
Trampa, insan için üretime, insanal özün geliştiği ilişkilere ilk darbeyi vurur. Trampa yoluyla değişim ilişkisi insanal ilişkinin hukuksal ilişkiye, aynı zamanda özel mülkiyet ilişkisine dönüşmesinin başlangıcıdır.
Değişim-değerinin kullanım-değerinden bağımsızlaşıp para biçimini alması, ekonomik ve hukuksal ilişkilerin her birini kendi içinde iki aşamaya ayırır. Satış sözleşmesi gerçekleştiğinde meta sahibi metadan paraya ulaşır (M-P). İsterse bu aşamada parayı (paranın temsil ettiği değişim-değerini) elinde tutabilir veya ihtiyacını karşılamak için ikinci aşamayı gerçekleştirmek üzere ihtiyaç duyduğu metanın sahibi ile alım sözleşmesi yapar (P-M). Bu ilişkinin iki tarafı açısından bakıldığında biri için M-P olan diğeri için P-M, biri için satım olan diğeri için alım olarak özdeşleşirken hukuki ilişki iktisadi ilişki ile özdeşleşir: “…Bu nedenle, bu kişilerin, birbirlerinin özel sahiplik haklarını karşılıklı olarak tanımaları gerekir. Böylece bir sözleşmede ifadesini bulan bu hukuksal ilişki, bu sözleşme, gelişmiş bir siyasal sistemin bir parçası olsun ya da olmasın, iki irade arasındaki bir ilişkidir ve bu haliyle iki insan arasındaki gerçek ekonomik ilişkinin yansımasından başka bir şey değildir.” [3]
Üretici değişim amacıyla ürettiğinde: 1-Ürünü ile dolayımsız ihtiyaç ilişkisi, 2-Yaşadığı yeryüzü parçasını doğal sahiplenme ilişkisi ortadan kalkar. Sahiplenmenin özü ve amacı değişir. Bireyin kendi ürünüyle ilişkisi, diğer bireyin ürününe özel sahip olma amacını gerçekleştirmek için ürettiği bir araç ilişkisine, doğal-insanal ilişki hukuksal ilişkiye dönüşür. Ürünü basit hukuksal ilişkinin nesnesi olarak üretmiş, “üründen kendi isteği ile ayrılma rızası” oluşmuştur. Ayrılma komünal ortaklık dışında başka bir bireyin ya da başka bir topluluğun ürününün özel sahibi olmak için bir ayrılmadır.
Ayrılma aynı zamanda Hegel’in dediği gibi “başkasının o şey üzerindeki iradesini dışlama”dır. [4] “Dışlama” unsuru, özel mülkiyetin bir üretim ilişkisi olarak sistemleşmesiyle birlikte kendini gösterecek olan eşitsiz iktisadi gelişme yasasının yol açtığı “o şey” ve giderek bir çok şey üzerindeki “iradelerin (eşitsiz biçimde-nba) dışlanmasıyla” belirginleşecek olan mülksüzleştirmenin üstü örtülü hukuksal ifadesinden başka bir şey değildir. Bugün kapitalist-emperyalist iktisadi-siyasi güçlerin dünyanın kaynaklarını ve pazarlarını ele geçirme (“başkalarının iradeleri dışlama”) uğruna daha zayıf olanlara veya tümüyle yoksun ve yoksul olanlara dayattıkları ulusal veya uluslararası iktisadi-siyasi anlaşmalar, sözleşmeler, kanunlar vb. tam da bu “iradeleri dışlama” unsurunun bugünkü boyutları ve gerçekliğidir. Özel mülkiyet başkalarının iradelerini dışlayarak var olur, mülksüzleştirerek büyür. Küçük bir parantez: Tam da bu nedenle sosyalizm komünizme geçişi tamamlamak için devraldığı burjuva hukukunu bir amaç olmaktan çıkarıp mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmenin (burjuva iradeleri dışlamanın), proletarya diktatörlüğünün bir aracına dönüştürmek zorundadır. İzlenecek yol ve yöntem her ülkenin koşullarına göre değişebilir.
Komünal emekçinin sadece kendi tüketiminden dışlayarak ticari dolaşım için ayırdığı ürünüyle ilişkisi değil aynı zamanda meta-üründe donmuş emeği ile ilişkisi de hukuksal bir ilişkiye, özel mülkiyet ilişkisine dönüşür ve: “…böylece doğa ürünlerine fiilen el koymanın yolu olan emek aynı zamanda hukuki mülkiyet hakkının kaynağı olarak belirir. Dolaşım sadece bu dolaysız el koyma işleminin, toplumsal bir işlemin aracılığıyla, bireyin kendi emeği üzerindeki mülkiyeti nasıl toplumsal emek üzerindeki mülkiyete çevirdiğini gösterir.” [5]
Doğa ile insanal ilişkinin aracı olan emek, değişim için üretmeye başladığında özel mülkiyetin iktisadi aracına dönüşmekle kalmaz, ürettiği metada donmuş olarak toplumsal dolaşıma girer ve toplumsallaşmış özel mülkiyet olarak alım-satım nesnesine dönüşür. Donmuş emeğin ticareti geliştikçe artı ürünün kaynağı olan canlı emeğin de alım-satım ve hukuk nesnesi olmasının, klasik kölelikten ücretli köleliğe giden tarihsel “kaderinin” yolu açılır. Donmuş veya canlı (ister köleci,ister serf, ister kapitalist) biçimde olsun alınıp satılabildiği sürece emek artı-ürününe/artı-değerine el koymanın diğer anlatımla sömürülme biçimlerinin, tarih boyunca sömürü ekseninde gelişen tüm insan dışı ilişkilerin yeniden üretim kaynağına dönüşür. Hukuk tarih boyunca bu sömürü ilişkilerini siyasi üstyapılarıyla birlikte düzene ve kurallara bağlar.
Hukukçular basit meta mübadelesini hukuksal unsurlarına ayırırlar. Tarafların karşılıklı hakları ve yükümlülükleri tanımlanır. Satıcı sahibi olduğu metayı alıcıya sözleşme şartlarına uygun biçimde devretme ödevi karşılığında satış bedeli olan parayı alma hakkını elde eder. Para sahibi parayı meta sahibine ödeme ödevi karşılığında metayı mülk edinme hakkı elde eder. Bir yandan çıkarların çelişkili birliği özel mülkiyet hakkına karşılık mülkiyete saygı yükümlülüğünü gerektirirken öte yandan özel mülkiyetin mülkiyete saldırarak var olma yasası hak-saygı ilişkisini de sürekli darbeler.
Karşılıklı bencil düşünce ve davranışları, daha az çıkardan vazgeçip daha çok çıkar elde etmeyi, kendi haklarını genişletmek için diğerinin haklarını ele geçirmeyi, başkalarının gasp edilen haklarına kayıtsız kalmayı kışkırtan, bencil bireyciliği adeta iktisadi içgüdüye dönüştüren bu basit meta ilişkisinin izini (bu karakteristik özellikleriyle birlikte) toplumun tüm altyapı-üstyapı ilişkilerine doğru ve tarih boyunca takip ettiğimizde, her türlü insan dışılığın merkezileştiği ekonomik-siyasi-askeri-bürokratik devasa iktisadi-siyasi güç ilişkileri dünyasına ulaşırız. Bu ilişkilerin bugüne kadar tarihin tanıklık ettiği her özel mülkiyet biçiminde (köleci, feodal, kapitalist) insanlara farklı ahlak çığlıkları attıran, idealist akımlara sürekli değişen “derin” ahlak tanımları yaptıran, hukukçulara özel mülkiyetin kaygan zemininde kayıp giden adalet ilkeleri aratan hukuksal kurallara bağlanarak varlık sürdürdüklerini, kendine ait gücü olmayan hukukun güç ilişkilerinin nesnesi olduğunu bilince çıkarabildiğimiz ölçüde komünizme geçiş aşamasında devrik burjuvazinin hala varlığını koruyan gücünü ortadan kaldırmak için proletaryanın diktatörlüğünü düzenleyen, kapitalizmden devir alınan özel mülkiyet sistemini adım adım tasfiye eden, bunları başardığı ölçüde devletle birlikte sönümlenmesi gereken bir araç olarak nasıl kullanılacağını açıklığa kavuşturabiliriz.
Hukuk Ekseninde Köleci Devlete Geçiş
Hukuk sözleşmesi tarafları bağlar, bir anlaşmazlık ortaya çıktığı takdirde çözüm için başvuru aracı olur. Bu özellik sözleşmeye iktisadi ilişki karşısında belli ve sınırlı hukuksal bir özerklik kazandırır. Sözleşme süreklileşmiş karşılıklı ihtiyaçların dayatmasıyla kendiliğinden oluşan iktisadi güvenceyi hukuksal güvence ile pekiştirir. Ancak sözleşmede içerili olan uzlaşmaz çıkar çelişkileri ve özel mülkiyetin iktisadi eşitsiz gelişme yasası tarafların üstünde ve yaptırım gücüne sahip bir hukuksal güvenceyi zorunlu kılar.
İktisadi ağırlığı oranında sahibine siyasal güç sağlayan özel mülkiyet, aynı kabile içinde farklı (her biri kendi çapında ve alanında devlet olmadan iktidar sahibi) aile/gens gruplarının elinde çok parçalı toprak mülkiyetine dayanan iktisadi güç odakları (henüz devlete dönüşmemiş “iktidar fonksiyonları”), toplumsal tabakalar ve çıkar çatışmaları üreterek, aynı zamanda tüm bu çelişkileri güç odaklarının koydukları örf ve adet biçimine dönüşen kurallara bağlayarak sistemleşir. Uyuşmazlıklara özel çıkarları gözeterek çözüm üreten, özel hukukun uygulanmasını güvenlik altına alan, arabuluculuk tarzında başlayan yargılama faaliyeti özel mülkleri en çok olan ailelerin öncülüğünde ve onların elinde siyasal-hukuksal bir aygıt olarak biçimlenirken, çok parçalı güç odaklarının ortak çıkarları doğrultusunda tüm toplumu bağlayacak, mülksüzleştirilenleri ve bu güç odaklarının köleleştirmeye başladıkları savaş esirlerini baskı ve kontrol altına alacak kararlar alıp uygulayacak meclisler ve yürütme organları adım adım ortaya çıkar. Devlet yüzyıllar içinde yapılanırken toplumun biri köle sahipleri diğeri köleler olarak uzlaşmaz çıkarlar ekseninde birbirine yabancı ancak birbirinin varlık nedeni olan iki temel sınıfa ayrışması da tamamlanır.
İktisadi güç odaklarının ayrı ayrı siyasallaşmış faaliyetlerinin devlet biçiminde örgütlenip merkezi bir güce dönüştüğünü, her toplum kesiminin sahip olduğu serveti yani iktisadi gücü oranında devletin organlarında yetki ve temsiliyet sahibi olduğunu, hukuku da bu özel çıkarlara göre ayrıcalıklı biçimde düzenlediklerini gösteren kesin bilimsel kanıtlar tarihteki ilk devletlerin yazılı yasalarıdır.
Devlet kurumlarının işleyişini düzenleyen kamu hukuku, özel mülkiyet ve meta ilişkileriyle birlikte tarihe devletten önce giren özel hukukun alt dalı olarak biçimlenir. Ancak devletin yasalar ihdas etmeye başlaması, toplumsal bilinçte gerçeğin tersyüz edilmesine neden olur. Hukukun devlet aracılığından geçerek özel ve kamusal tüm ilişkileri yasa ve kurallarla ifade etmesi, kapitalizm çağında devletin üstünde, bağımsız, özerk ve gizemli bir görünüme bürünmesine, gitgide toplumsal bilinçte yanılsamalara yol açar. Bu özerkliğin ampirik gözleminden hareket eden, kendini tarihten soyutlayan burjuva hukukçu idealizmi, başta ekonomi olmak üzere siyasal düzeni hukukun belirlediği, hukukun devletle başladığı, sonsuz, üstün ve mutlak olduğu sonucuna ulaşır. Hukuk fetişe dönüşür ve sosyalizm iddiası taşıyan bazı akımları dahi etkisi altına almakla kalmaz, 20. yüzyıl sosyalizm pratiklerinde de yoğun tartışmalara neden olur.
Yabancılaşmanın Kuralları Olarak Hukuk
Emek ürettiği metada donmuş özel mülkiyet nesnesi veya canlı emek gücü (emek gücü satışa sunulduğunda emekçinin özel mülküne dönüşür) olarak dolaşıma girdiğinde insanın emeği ile kendisi arasındaki doğal-insanal ilişki ayrılır, özü değişir. Ayrılmayla birlikte emekçi kendi ürününden ve satışa sunduğu emek gücünden dışlanır. Birey artık kendi emek ürününün doğal sahibi değil, değişim ilişkisine gireceği diğer meta sahibine üzerindeki haklarıyla birlikte devredeceği yabancı bir nesnedir. Özel mülkiyet emekçinin kendi emek ürünü ve emeği ile arasındaki doğal ilişkinin, insan olarak yaşamının yabancılaşmış biçimidir: “Öyleyse özel mülkiyet, çözümleme gereği yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yabancı kılınmış emek, yabancı kılınmış yaşam, yabancı kılınmış insan kavramından doğar.” [6]
Meta ilişkilerinde her birey kendi bencil çıkarı için karşısındakinin çıkarına kayıtsız/duyarsız bir zorunlulukla bağlıdır. Her biri diğerine kendi bencil çıkarına hizmet eden bir araç olduğu ölçüde ilgi duyar; birbirlerini araçsallaştırırlar. Bireysel-toplumsal dışlama/dışlaştırma biçimi olan bu ilişkiler düşmanlaşmaya kadar değişik biçimler alabilir. Yabancılaşma, üretmeyenlerin üretenler üzerinde kurdukları ilk egemenlik biçiminde, yabancılaşmanın en aşağı, en insanlık dışı biçimi olan kölecilikte kendini apaçık dışa vurur; insan bedeniyle birlikte başka insanın özel mülkiyet nesnesine dönüşür.
Özel mülkiyetin tam bireyselleştiği, klasik köleliğin ücretli köleliğe dönüştüğü kapitalist üretim ilişkilerinde yabancılaşmanın boyutları şu paradoksta ifadesini bulur: “İnsanların dünyasının değersizleşmesi, nesnelerin dünyasının değer kazanması ile orantılı olarak artar” [age]
İnsanın: 1- Kendi emeğine, yaşamsal etkinliğine, insanal özüne, 2-Emeğinin ürünlerine, 3- Doğaya (emeğin nesnel koşullarına) ve dolayısıyla doğanın bir parçası olan diğer bireylere (topluma) yabancılaşması tüm toplumsal-bireysel ilişkilerin hukuk ilişkilerine dönüşümüyle tamamlanır ve hukukla özdeşleşir.
Kapitalizmde hem yabancılaşmanın hem de ekonomik kategorilerin özel mülkiyet ile ilişkisi berraklaşır: “Yabancılaşmış, yabancı kılınmış emek kavramından, çözümleme aracıyla, özel mülkiyet kavramını çıkarmış bulunduğumuz gibi bu iki etken yardımıyla da iktisadın bütün kategorileri açıklanabilir, ve örneğin alış-veriş, rekabet, sermaye, para gibi her kategori içinde bu ilk temellerin belirli ve gelişmiş bir dışavurumundan başka bir şey görmeyiz.” [age]
Yabancılaşma ve özel mülkiyet yardımıyla hukukun da bütün kategorileri açıklanabilir. Örneğin yasalar önünde eşitlik, sözleşme, adalet, hakkaniyet, haklar-ödevler, mülkiyet hakkı-mülkiyete saygı gibi soyut hukuk ilkeleri yanında rekabet-tekelleşme kanunları, borçlar, ticaret, kredi ve bankacılık, ceza hukuku gibi somut hukuk dallarının her biri kapitalist üretim ilişkilerinin ekonomik kategorilerine göre açıklanabilir hukuk biçimleridir.
Kapitalizm yabancılaşan tüm toplumsal-bireysel ilişkileri üretim ilişkileri üzerinden hukuka bağlayarak yeniden üretirken, iktisadi-siyasi gücün ve üretim ilişkilerinin peşinde sürüklenmekte olan hukuk, proletaryanın dilinde ve sosyalizmin elinde dünyayı komünizm hedefi doğrultusunda değiştirme bilinciyle ele alınmak zorundadır.
(Sürecek)
(1)F. Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni, Barbarlık Ve Uygarlık başlıklı bölüm
(2)K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Birinci Kısmın “Meta” başlıklı birinci bölümü
(3)K. Marx, Kapital I, Birinci Kitap, Birinci Kısmın “Değişim” başlıklı ikinci bölümü, bba
(4)Hegel, “Hukuk Felsefesinin Temel Prensipleri”, Birinci Kısımın “Mukavele” başlıklı ikinci bölümü
(5)K. Marks, Grundrisse, Birikim Yay. “Beşinci Başlık: Basit Mübadele Düzeyinde Toplumsal İlişkilerin Görünüşü” başlıklı bölüm, bba
(6)K. Marx, 1844 El Yazmaları, “Yabancılaşmış Emek” başlıklı bölüm


