“Marazi fenomenler” Döneminde Gençlik

35

Sınıf mücadelesinin güçlü olduğu, tarihsel kırılmaların aynı zamanda sıçramalı gelişmelere de ebelik ettiği dönemeçlerin ruhu ile Gramsci’nin deyimiyle “fetret dönem(lerinin)” ruhu çok farklıdır. Örgütlü sınıf mücadelesinin burjuvazinin kurduğu ideolojik-siyasi-kültürel hegemonyayı sarsıp kitleler üzerinde kendi hegemonyasını oluşturduğu dönemlerde devrim fikri “doğallaşır”, kolektif bir hedefe dönüşür, bireyler onun çekim merkezine girer, genel toplumsal atmosferde ruh ve bilinç kazanarak biçimlenir. Bir kategori olarak gençliğin işçi ve emekçi sınıflara ait bölükleri de o kolektif çekim merkezinin etrafında şekillenip onun yapıcısı, parçası haline gelirler. Özellikle kapitalist sistemin kriz dönemlerinde örgütlü sınıf mücadelesi zayıfsa ve krizin yarattığı yıkım, işçi ve emekçilerin kendi sınıfsal talepleriyle örgütlenmesine uygun bir zemin sunuyorsa burjuvazinin o geçişi engellemek için yapmayacağı şey yoktur. Dahası kitleler de böylesi dönemlerde her yere savrulmaya açık hale gelirler. Gramsci’nin bugünü de son derece çarpıcı bir şekilde özetleyen “Kriz, tam da eskinin ölmekteyken yeninin doğamaması gerçeğinde yatmaktadır: Bu fetret döneminde, çok çeşitli türden marazi fenomenler meydana gelir” tespitinde olduğu gibi. 

Böylesi dönemler kapitalist sistemin ekonomik buhranla kasıldığı, sözkonusu buhranın aynı zamanda ideolojik-siyasi-kültürel hegemonyasını sarstığı ve yerine gerek ekonomik gerekse bununla da bağlantılı olarak ideolojik-siyasi-kültürel hegemonyasını tesis edecek yeni bir heyecan-başlangıç koyamadığı dönemlerdir. Emperyalist kapitalizmin kelimenin sahici anlamıyla sınırlarına dayandığının ayan beyan olduğu böylesi bir dönemde örgütlü bir sınıfsal-toplumsal mücadeleyle bu gerçeği devrimsel gelişmelere, devrime sıçratamayışımızdır.

Tarihsel yıkım “ilerlemeyle” taçlandırılamayınca…

Sistem yıllardır Gramsci’nin deyimiyle bir “fetret dönemi” yaşarken kitleler de bu yıllar boyunca zirveye çıkıp geri çekilen halk isyanlarıyla nefes alıp veriyor. Ortadoğu’da o çok övünülen liberal demokrasi ve emperyalist küreselleşmenin çözemediği-uzlaştığı “kapalı rejimleri” bu isyanlar çözdü, ancak yerine daha gelişkin olanını koyamadı, çünkü örgütsüzlük “fetret” halinin uzatmalı olarak yaşanmasını getirdi. Büyük altüstler yaşandı, fakat bu altüst oluşlar henüz Engels’in “bir ilerlemeyle telafi edilmeyen hiçbir büyük tarihsel yıkım yoktur” sözündeki o ilerlemeyle telafi edilemedi. Çünkü işçi sınıfı hareketi ve ona öncülük etme iddiası taşıyan güçler uzun yıllara yayılan ideolojik-siyasi-örgütsel krizleri bu büyük tarihsel yıkımları ilerlemeyle taçlandıracak şekilde aşamadı. Hal böyle olunca dünya düzleminde çeşitli biçimlerde dalga dalga yüzeye vuran sınıfsal gerginlikleri manipüle ederek yeniden sisteme bağlamak tarihin önceki dönemlerinde olduğu gibi yine faşizme, faşist aktörlere kalmış görünüyor. 

Bu seferki aktörler de Hitler ya da Mussolini gibi öncellerinin birer karikatürünü andırıyor. Bugün geçmişe dönüp baktığımızda Hitler gibi bir çapsızın ayin havasında gerçekleştirilen mitinglerinde yüzbinleri adeta hipnotize etmesine, abartılı jest ve mimiklerle bezenmiş o saçma sapan konuşmalarının bu kitlede nasıl bir karşılık bulabildiğine şaşırıyoruz. Politikleşmiş, güçlü sınıf örgütü ve partiler yaratmış Alman halkının bir anda nasıl “dilsiz halka” dönüştüğünün yanıtı halen aranıyor. Bu gerçekler sayısız tarihçi-sosyolog-psikoloğun özel araştırmalarına da konu olmuştur. Bu böyleyken bugün onların karikatürü diyebileceğimiz neofaşist siyasetçilerin aynı saçma davranışlar, vaatlerle işçi sınıfının azımsanmayacak kesimleri de dâhil emekçi kitleler içinde karşılık bulabiliyor olması uzatmalı sistem krizinin kitlelerde nasıl bir yozlaşma, dahası çürüme yaratabileceğini, onları faşist manipülasyona ne ölçüde açık hale getirebileceğinin yeni bir ifadesi olmaya devam ediyor. 

Bir kuşak aynı iktidar döneminde şekillendi

Yaklaşık 22 yıldır neoliberal politikaları uygulamakta ustalaşmış AKP iktidarıyla yönetilen Türkiye’de de durum farklı değil. Bu yıllar boyunca Gezi direnişi ve yer yer yükselen işçi-doğa ve kadın eylemlerini saymazsak güçlü bir kitle direnişinin gelişmediği koşullarda şekillenen bir gençlik kuşağı var şimdi, sayıları 13 milyon civarında. Bu gençler aynı zamanda sistem politikalarının iflas ettiği ama yerine yenisinin konulamadığı gibi alternatif bir devrimci seçeneğin de ortalıkta görünmediği koşullarda şekillendi. Gelinen noktadaysa her türlü melanete, “fetret dönemlerine” mahsus “marazi fenomene” açık bir dönemin tüm karmaşık özelliklerinin hücumuna uğramış durumdalar. 

Neoliberal hegemonyanın kışkırttığı tüketim alışkanlıkları, bireycilik-bencillik gibi çıktılarla gelecek korkusunu, amaçsızlaşmayı en derinden yaşayan oldukça karmaşık bir kütle özelliği gösteriyorlar. Her şeyi internet-sosyal medya hızıyla yaşayan, anı bile biriktiremeyen, süreklileşmiş ve yoğunlaşmış şekilde sayısız cepheden manipülasyona maruz kalan bu heterojen kütlenin en tipik özelliği değer oluşturma güçlüğüdür. İlişkiler, metalar, anlamlar her şeyin hızla tüketildiği bir anlamsızlık dünyasıdır sözkonusu olan. 

Maruz kaldıkları manipülasyonların başta gelenlerden biri de pek çok koldan yürütülen gerici-ırkçı-faşist taarruzdur. Kitlenin bu manipülasyon taarruzuna açıklığı kimi olaylar özgülünde ürkütücü boyutlar kazanabiliyor. 

Mayıs 2023 genel seçimleri sırasında Muharrem İnce denilen aşınmış burjuva siyasetçisinin hem de 6 Şubat depremlerinin acıları, kaygıları taptazeyken seçim otobüsünden yaptığı dansın gençler arasında hızla popülerleşmesi gençlikteki arayış ve boşlukların boyutlarının görülmesi açısından çarpıcıydı. Yine oy oranları yükselmeye devam eden Zafer Partisi’nin kafatasçı milliyetçi çizgisi ve başındaki Ümit Özdağ’ın özellikle liseli gençler arasında azımsanmayacak bir etki yaratması yabana atılmayacak, üzerinde ciddi ciddi düşünmeyi gerektiren olgular olarak önümüzde duruyor. 

“Seküler milliyetçilik” denilen şey…

Bu gençlerin etkilendiği siyasi görüşler “seküler milliyetçilik” başlığı altında toplanıyor. “Seküler milliyetçilik” denilen şeyse bildiğimiz ırkçı faşizm. Homojen değil ama temel eksenlerini esas olarak Kürt ve göçmen düşmanlığı oluşturuyor. Bu heterojen bileşim CHP’nin ulusalcı kanadı, MHP’den kopmuşlar (İYİP, Zafer Partisi ve türevleri) ve Vatan Partisi gibi adreslerin toplamından oluşuyor ve aslında burjuva siyasetin hemen tüm kesimlerini kapsayacak bir genişlik arzediyor. Gerek emperyalistler arası hegemonya ve güç mücadelesinin keskinleşmesi gerek bu çatışmaların Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından büyük korkularla birlikte hayalleri kışkırtması, krizin derinliğinin farkındalığı gibi pek çok nedenle burjuva siyasetinin hemen tüm aktörleri aynı konseptin birer parçasıdır. Kılıçdaroğlu ile Özdağ arasında imzalanan gizli protokol bile bu ırkçı-faşist-yayılmacı-Kürt ve göçmen düşmanı siyasetin kapsam ve çapının anlaşılması, burjuva siyasetin kendisini bu koşullarda yeniden yapılandırmaya yöneldiğinin görülmesi açısından yeterlidir. İşin kötüsü sözkonusu adreslerden hiçbiriyle buluşmamış ama özellikle göçmen düşmanlığı üzerinden aynı zemine basan milyonların varlığıyla karşı karşıyayız yani bu tarihsel eşikte o “marazi fenomenlerin” solun tabanını bile kesen azımsanmayacak bir toplumsal karşılığı var. 

MHP ırkçılığı, asimilasyon ve inkara dayalı bir ırkçılıktı. Kürt varlığını reddediyor, Kürtleri bir Türk boyu olarak görüyor, “etle-tırnak” demagojisiyle zorla Türkleştirmeyi esas alıyordu. “Seküler milliyetçilik”in MHP’den kopan kesimi, ondan farklı olarak Kürt ulusunun varlığını kabul ediyor, ama birlikte yaşamayı reddedip Kürtleri Kürt olarak nefret objesi haline getiriyor. “Aşağı ırk”, “mikrop” olarak tanımlanan Kürtlere karşı soykırım da dahil her türlü kötülüğü alenen savunabiliyor. Aynı şey göçmenler açısından da böyledir. 

MHP’de cisimleşen faşizm İslam’la inkarcı-asimilasyoncu ırkçılığı harmanlarken, o, İslam’la ilişkisini seküler yaşama göre tanımlayıp kimi zaman tarihteki diğer faşistler gibi çok tanrılı dinlerden çeşitli motifleri de kendisine katabiliyor. Temel idolleri Turancı-soya dayalı Türk ırkçılığının simgelerinden Nihal Atsız, Talat Paşa gibi azılı faşistlerdir. 

Türk ırkının yüceltildiği, Kürt varlığı kabul edilirken aşağılanıp yok edilmesi gereken hedef olarak kodlandığı, Mustafa Kemal’in bile başka bir eksende sahiplenildiği, İttihatçılara selam çakıldığı, İslam’la ilişkinin çağın gereklerine göre yeniden tanımlandığı bu Turancı-ırkçı faşizme dair çok yazılıp çizildi. Nasıl bir tehlike arz ettiği katledilen hatta diri diri yakılan göçmenler ile Koç Üniversitesi’nde Kürt Alevi bir gence yönelik işkencelerle ürpertici bir şekilde gündeme geldi, gelmeye devam ediyor. 

Tam da bu noktada karşımıza “fetret döneminin” özellikleri çıkıyor bir kez daha. İflas eden ama ederken de devasa bir toplumsal enkaz bırakan neoliberal birikim politikalarının yıllar içinde yarattığı kültürel dönüşüm, ekonomik yıkım, bu yıkımın yarattığı toplumsal belirsizliklere bakmakta fayda var. 

Dünya genelinde yaşanan bu altüst oluş Türkiye gibi bağımlı ülkelerde çok daha sarsıcı sonuçlarla karşımıza çıkıyor. Gençlik kitleleri bu sonuçların en acımasızlarıyla karşı karşıya. 

Gençlik kitleleri kapana kısılmış gibi

Bugün iş bulma ümidi tükenerek aileye bağlı yaşamak zorunda kalan “ev genci” gibi bir kavramın literatürü gerdiği bir ülke Türkiye. Gençlerin umut adına yurtdışına gitmenin yollarına kafa patlattığı, okula gitse de işsiz kaldığı, okurken aynı zamanda çalışmak zorunda olduğu bir ülke… Ortaöğrenim çağındaki gençlerin azımsanmayacak bir kesimi ya örgün eğitimi tamamen terkedip ya da dışardan devam ederek güvencesiz işlerde çalışıyor, MESEM denilen o projelerde ucuz-güvencesiz şekilde kapitalist çarkları döndürüyor, çalışırken ölüyor. Bir zamanların gecekonduları, bugünün “kentsel dönüşümle” çehreleri yarı yarıya değişmiş emekçi mahallelerindeki gençlerin azımsanmayacak bir bölümü, işsizlik ve tüketim bağımlılıklarıyla çete ve mafyaların çeperinde kümelenebiliyor. Kolay yoldan para kazanmak için icat edilen sayısız yolun bir parçası haline gelmiş durumda bir kısmı. Kısacası sayamadığımız o kadar çok özelliğin bir arada olduğu toplam bir kütle var karşımızda. 

Bu eksik tablo bile gençliğin kafatasçı-faşizmin manipülasyonlarına açık hale gelmesi için yeterlidir aslında. Keza onu çekebilecek devrimci-demokrat niteliklerde örgütlü bir moral merkez de yok. 

Tablonun en önemli tamamlayanlarından biri büyüyen genç işsizliğidir. Bazen rakamlarla konuşmak tablonun net şekilde görülmesi açısından kaçınılmazdır. Neoliberal kapitalist birikim politikalarının yıllar içinde yarattığı çarpık sonuçların, yıkımın boyutlarının anlaşılması açısından rakamlara bakmak çarpıcıdır. Her açıdan sorunlu olan TÜİK verileri bile bazı gerçeklerin dile gelişi olabiliyor. Bugün Türkiye’de çalışma çağındaki 65,6 milyon kişinin sadece 22,7 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı işlerde çalışıyor! İş bulma ümidini kaybeden, iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan, mevsimlik çalışan ve zamana bağlı eksik çalışanların toplamını oluşturan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 23’e ulaşmış durumda. Kayıtlı-tam zamanlı çalışanların oranı sadece yüzde 34,5! Gençlerdeyse bu oranlar geometrik şekilde artıyor. 

DİSK-AR’ın TÜİK’in açıkladığı son verilerden yola çıkarak oluşturduğu işsizlik ve istihdam verilerine göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 3. çeyreğinden bu yana gençlerde geniş tanımlı işsizlik oranı 6 puan artarak yüzde 26’dan yüzde 32’lere yükselmiş. Neoliberal politikalarda sıçramalı gelişimin yaşandığı AKP’li yıllarda yaratılan yıkımın altında kalanlar asıl olarak bugünün gençleridir. 

Sermayeye eğitimli işgücü sağlamak başta olmak üzere eğitimin tatlı kârlar elde edilecek bir pazar haline getirilmesi, plansız-programsız üniversiteleşme ve yükseköğrenim mezunu enflasyonu yaratmış durumda. Bu bilinçli bir politikadır. Devlet üniversitelerine giriş; kontenjan, puanlama, en önemlisi de giderek niteliksiz hale gelen orta-lise eğitiminin yarattığı handikaplarla emekçi çocukları için giderek zorlaştırılmış, fakat tüm anlamı değişse bile yine de üniversite diplomasının bir güvence sağlayacağı yaklaşımındaki aileler dişlerinden tırnaklarından arttırdıkları birikimle çocuklarını pıtrak gibi çoğalan özel “üniversitelere” göndermeyi tercih etmeye devam etmiştir. 

Bugün çoğunluğu apartman biçiminde binalara sıkıştırılmış 200’e yakın özel üniversite var. Buralarda okuyan öğrenci sayısını 8 milyon olduğu belirtiliyor. Fakat mezun olanların ezici bir kısmı istihdam olanağı bulamadığı için güvencesiz, yarı zamanlı işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Ülke genelindeki tüm işsizlerin 1 milyon 155 bin kişisiyle yaklaşık üçte birini üniversite diplomalılar oluşturuyor. 20 yıl önce işsiz her dokuz kişiden sadece biri, on yıl önce her beş işsizden biri üniversite mezunuyken bugün bu, her 3 kişiden birine kadar yükselmiştir.

Son verilere göre lise altı eğitimliler 1 milyon 265 bin kişi ile işsiz sayısı içinde de en büyük payı alırken, 1 milyon 155 bin kişilik üniversite diplomalı işsizler ikinci büyük grubu oluşturuyor.

Türkiye 25-29 yaş aralığındaki yükseköğretim mezunları içinde ne eğitimde ne istihdamda olanların oranının en yüksek olduğu ülke. OECD ülkeleri ortalamasında yüzde 9,9 olan bu oran Türkiye’de yüzde 25,6.

Gençlere uzatılan mikrofonlara söylenenler, yapılan araştırmalar gençliğin emekçi bölükleri açısından en önemli sorunların başında geleninin ekonomi dolayısıyla işsizlik olduğunu gösteriyor. Özgürlük yoksunluğu ya da eğitim gibi başlıklar bundan sonra geliyor. Nereden bakarsak bakalım gençlik kelimenin gerçek anlamıyla travmatik bir dönem yaşıyor. 

Gelecek kaygıları üzerinde tepiniyorlar!

Özdağlar, İnceler, bu “fetret döneminin” bilumum “marazi fenomenleri” bu travmatik zemin üzerinde tepiniyor. Gençlerin gelecek kaygılarını emperyalistler arasındaki hegemonya mücadelesinin keskinleştiği, bir dünya savaşı olasılığının daha fazla dillendirildiği bu koşulların sunduğu gerici propaganda olanaklarına yedeklemeye çalışıyorlar. Ortadoğu’da kopacak fırtınanın bölünme yaratabileceği, Kürtlerin kopabileceği söylemi sürekli diri tutuluyor. Bu söyleme, misak-ı milli sınırlarının genişletilmesinin ekonomik getirilerinin propaganda edilmesi ekleniyor. Musul-Kerkük hayalleri o Turancı-Türkçü söylemlere eşlik ediyor. Gençlik Türk tekelci burjuvazisinin yayılmacı hayallerine doğru sürülen bir savaş arabasına koşulmaya çalışılıyor. Tıpkı birinci dünya savaşının arifesinde işsizlik ve yoksulluk kıskacındaki emekçilerin burjuvazinin emperyalist yayılmacı hayallerine bağlanması için yürütülen propagandalara benziyor söylemleri. İngiltere o dönemlerde İrlanda üzerinden bu korkuyu kamçılarken aynı zamanda sömürgeci savaşlarına asker devşirip bu savaşların içerde büyüyen ekonomik-toplumsal sorunlara çözüm olacağı propagandasıyla kitleleri zehirlemiştir mesela. Aynı şey Almanya’da daha belirgin bir taarruz biçiminde sürmüştür. ABD ya da diğer ülkelerde Çinliler başta olmak üzere sırasıyla “farklı” görülen tüm kesimler pogromların hedefi olmuştur. Örnekler çoğaltılabilir…  

Neden “seküler” bu milliyetçilik?

Bu sorunun yanıtı da aslında onlarca yıllık neoliberal politikaların yarattığı toplumsal dönüşüm ve farklılaşmadadır. Bugün TÜİK verilerine göre 2020 yılı itibariyle il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı yüzde 93’e ulaşmış durumda. Belde ve köylerde yaşayanlar nüfusun sadece yüzde 7’sini oluşturuyor artık. 

Kent yaşamı, internet ve iletişim olanaklarının çoğalması, milyonlarca gencin şu ya da bu şekilde üniversite okuması, önemli bir kesiminin okula giderken aynı zamanda yarı zamanlı işlerde çalışması, tüketim alışkanlıklarının sistemin ideo-kültürel aygıtlarınca süreklileşmiş şekilde manipüle edilmesi, siyasal İslam’ın kendi tabanındaki gençlerin belli bölümünde bile rantçılığı-köşe dönmeciliği-kayırmacılığıyla teşhir olması gibi pek çok faktör gençlerin önemli bir kesiminin seküler bir yaşamı tercih etmesini getiriyor. 

Siyasal İslamcılar gençlikle aralarında kopan köprüleri onları güçle büyümeyi hedefleyen teknofestler, emperyalist-yayılmacı hayaller, parlatmaya çalıştıkları çeşitli fenomenlerle kurmaya çalışıyor. Özellikle silahlanmadaki önemli sıçramalar ya da Musul-Kerkük petrol hayalleriyle vadedilen “refah” üzerinden bunu yapmaktaki ısrarlarını sürdürüyorlar. Oluşturulan Aile ve Gençlik Fonu ve kadın-LGBTİ düşmanlığı üzerinden dindar-kindar-muhafazakar bir gençlik hedeflenirken, kışkırtılan bu hayaller üzerinden de “refah” beklentisi yaratılarak sistemin kirli politikalarına yedeklenmeleri için didiniyorlar. Ama öne çıkan şu ki onlar bile gençlik kitlelerindeki değişimi ıskalayamıyorlar. 

Seküler milliyetçiler toplumsal değişimi görerek, gençlik kitlelerinin eski tipte milliyetçi-mukaddesatçı bir faşizmle değil, seküler bir yaklaşımla ilişkilenmeyi esas alıyorlar. Toplumsal kutuplaşmanın önemli bir parçası olan din konusunda kutbun diğer tarafında kalan kitleyi sisteme bağlamak için çaba harcıyorlar. Karşı kutuptaki heterojen bileşim ve bu bileşimin oldukça dinamik olan gençlik kesimleri şu ya da bu şekilde sisteme bağlanmak zorundadır. Gelecek duygusunu kaybetmiş, işsizliğinin-yaşadığı sefaletin sorumlusu olarak göçmenleri görebilmeye açık, Kürt özgürlük hareketinin elde etiği tarihsel-toplumsal kazanımlar ya da bölgede keskinleşen dengesizlikler üzerinden “bölüneceğiz” korkuları depreştirilirken aynı zamanda yayılmacı hayallerle “refahı paylaşacağız” beklentileri kışkırtılan bu kesimlerin kazanılması da oldukça ucuz ve en uç söylemlerle sağlanmaya çalışılıyor. 

Çünkü bu gençleri etrafında toplayacak ilerici-devrimci bir odağın olmadığını, meselenin de zaten onun oluşmasını engellemek olduğunu en iyi onlar biliyor. Bu gerici-ırkçı faşizmin gençliği kendi karanlık planlarının parçası haline getirmesini engelleyecek yol ise TKP gibi “solların” yaptığı gibi konjonktürdeki korkuların da basıncıyla ulusalcı söylemi alenileştirmekle değil, gençlerde bir gelecek tahayyülü yaratacak devrimci-sosyalist bir propagandayı hayatın içine taşımakla olacaktır.