Kişisel Su Kısıtlamasına Hayır -II

D. Emrah Zıraman
“Kişisel su kısıtlamasına hayır” başlıklı yazımın ilki BirGün gazetesinin 9 Nisan 2007 tarihli nüshasında yayınlanmıştı. Aradan geçen 19 yıl içinde su krizi kendi başına bir kriz olmanın ötesine geçerek dünya çapında büyüyen iklim krizinin en kritik parçası haline geldi.
Kapitalizm “barbarlık” yanını sadece insan üzerinde değil doğa üzerinde de katmerli bir şekilde üretirken yüzsüz bir biçimde insanlığa doğanın dönüşümü, suyun tasarrufunu önermekten de utanmıyor. Hal böyle olunca ilk yazının ardından 19 yıl sonra, “Kişisel su kısıtlamasına hayır” yazısının İkincisini yazmak da farz oldu.
2007’de kısa notlar
2007 yılında suya olan ihtiyacın gündelik olarak yetmemesiyle birlikte merkezi hükümetten yerel belediyelere, şirketlerden medya kuruluşlarına kadar kapitalizmin tüm aygıt ve araçları kişisel su tüketiminin azaltılmasını öneren kampanyalara hız vermişti. BirGün gazetesinde yayınlanan “Kişisel su kısıtlamasına hayır” yazısının ana itirazı tam da bu noktaya ilişkindi.
İlk yazının temel itirazı kapitalizmin su tüketiminin -altını çizmekte fayda var- bilinçli olarak yok sayılıp bireysel tüketimin sorunun su kayıplarının esası olarak işaret edilmesiydi:
Suyun hızla tükenmesine dair verilerden ve bunu gündelik yaşamımızda hissetmeye başladıktan sonra, suyun korunmasına yönelik kampanyalarda, aslında örtük olarak, suyu tüketenin kim olduğu, sorumlunun kim olduğu soruna da cevap verildiği iddiası vardır: Gündelik su tüketicileri. Yani siz, biz. (Zıraman, 2007, agm)
Bu bağlamda ilk yazıda suyu tüketenin gerçekte kim olduğu saptanmaya çalışılmıştı. 2007 yılında basit internet taraması ile dahi çeşitli ürünlerin üretilmesi sırasında harcanan su miktarı ile insanların kişisel ihtiyaçları için harcadıkları su miktarlarının karşılaştırması yapmak mümkündü. O günlerde tuvalet, duş gibi kişisel hijyen için daha az su kullanılması önerilirken “Örneğin… kaba bir hesapla 10 milyonluk bir şehirde sadece tuvalet için harcanan su miktarı yaklaşık 490 milyon ton su…” iken sadece bir otomobil şirketinin 1 yılda ürettiği tüm motorlar için harcadığı su miktarı “…30 milyon ton”; dünyadaki 833 golf sahasının 1 yılda tükettiği su “833 milyon ton”; bir bilgisayarın tüm parçaları için yaklaşık “…33 ton” su harcanır. Bir bilgisayar firması 1 saatte 600 bilgisayar ürettiğine…” göre o firmanın 1 yılda kaç ton su harcadığını hesaplamayı -ilk yazıda olduğu gibi- okuyucuya bırakıyoruz. (Zıraman, 2007, agm)
“Kişisel su kısıtlamasına hayır” yazısında esas sorumlunun kapitalizm olduğu vurgulanırken şu uyarı yapılmıştı: “Kişisel olarak bizler verilen öğütlere uyarak ne kadar su kısıtlamasına gidersek gidelim, bizlerden beklenen miktarlarda tasarruf sağlayamayacağız”. (Zıraman, 2007, agm). Yani ağzımızla kuş tutsak kapitalizmin tükettiği suyun önüne “kişisel su kısıtlaması” ile geçilemez.
Yazının finalinde kapitalizmin tükettiği su hedefe konulmadığı sürece kişisel su kısıtlamasına hayır demenin, sorunu çözücü olmasa da kayda değer bir itiraz olduğu vurgulanmıştı, ki bu vurgu bugün daha da geçerlidir. Daha da geçerli çünkü su krizi giderek dallanıp budaklanıyor.
En başta sorun artık sadece su krizi değil, iklim krizi. İklimle bağlantılı olarak su ve suyun etkileşime girdiği tarımdan kişisel ihtiyaçlara kadar her alan şiddetli biçimde etkilenmeye başladı. Ama daha fecisi, kapitalizm her zaman yaptığı gibi, kendisi tarafından bizzat ürettiği krizin sorumluluğunu almayıp sorunun kaynağı ve çözümü olarak kitleleri hedefe çakmaktadır.(2)
Güncel su krizine karşı bir önlem olarak daha önce kitlelerin önüne konulan yemek yeniden ısıtıldı: Kişisel su tüketim kısıtlaması. Yalnız artık önemli bir farkla; bugün kişisel su kısıtlaması önlemleri bir öneri olarak sunulmuyor.
Su kesintileri başta olmak üzere suya ulaşım toplumdan alınarak sermayeye doğru doğrudan akıtılıyor.
Örneğin fabrikaların yeraltı sularına çökmesi sonucu ciddi bir su krizi ile karşı karşıya olan İzmir’de Ağustos 2025’ten itibaren yağmurun bol olması beklenen ama kurak geçen sonbahar-kış aylarında Karşıyaka, Bornova, Güzelbahçe, Konak gibi büyük ilçelerinde her gün düzenli olarak 5-6 saatlik su kesintileri gerçekleşti. Türkiye’de ilerleyen zamanlarda su sorunu yaşayan her kentte su kesintilerinin standart bir uygulama olacağını öngörmek kahinlik olmaz.
Bir diğer dramatik örnek ise Ekim ayında Bursa yaşadı. Hürriyet gibi her dönem iktidarın suyunda olan gazete bile Bursa’da suyu esas tüketenin sanayi olduğunu haber yapmak zorunda kaldı.(3)
Bursa’da halk susuzluk çekerken 14 su şirketi su kaynağı Uludağ da olmak üzere 4 milyon 415 bin metreküp suyu paketleyip satabiliyor.(4) Bursa’daki su krizi kapitalizm ve su ilişkisini en çıplak haliyle gösteren örnektir.
İklim ve su krizinin güncel verileri
Su krizi bugün iklim krizi ile de ilişkili olmasından dolayı her iki krize dair bilgileri güncellemek gerekir.
Su hayatın kaynağı. Su yoksa hayat da yok. Ancak günümüzde su krizi hayatı tehdit edecek düzeylere yaklaşırken tek başına bir kriz olmaktan çıktı. Geometrik çarpan olarak iklim krizinin en önemli ayaklarından birisi olarak karşımızda duruyor. Bu nedenle iklim ve su krizinin birlikte güncel verileri sorunun boyutunun ve derinliğinin anlaşılması için elzemdir.
İklim krizine dair son 7 aylık süre -Ağustos 2025 ve Kasım 2026- içinde yayınlanan uluslararası raporların ortak yanı iklim krizinin gerçekleşmekle kalmayıp felakete doğru son sürat gidildiğini vurgulamalarıdır.
Avrupa Çevre Ajansı (AÇA) tarafından Ağustos 2025’te yayınlanan, 38 Avrupa ülkesinden elde edilen verilerle hazırlanan “Avrupa’nın Çevresi 2025” raporuna göre; “sera gazı emisyonlarının ve hava kirliliğinin azaltılmasında önemli ilerlemelere rağmen… Avrupa’nın genel çevre durumu, özellikle bozulma, aşırı kullanım ve biyolojik çeşitlilik kaybıyla karşı karşıya kalma”, “Avrupa’daki karasal, tatlı su ve deniz ekosistemlerinde biyolojik çeşitlilik, gıda sisteminde kendini gösteren sürdürülemez üretim ve tüketim kalıplarının neden olduğu kalıcı baskılar nedeniyle azalma”, “Avrupa, gezegenin en hızlı ısınan kıtası olurken, iklim, endişe verici bir hızla değişiyor ve güvenliği, kamu sağlığını, ekosistemleri, altyapıyı ve ekonomiyi tehdit” etme noktasında.(5)
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 2025 Emisyon Açığı Raporu, Kasım 2025’te yayınlandı. Rapor “hırs ve eylem eksikliği nedeniyle dünyanın iklim riskleri ve zararlarında ciddi bir artışa doğru gittiği konusunda” sert bir uyarıda bulunuyor.
Rapor, “2025 Emisyon Açığı Raporu, küresel sıcaklıkların geçen yıl belirtilen 2,6-2,8°C dereceden daha az olacak şekilde bu yüzyılın sonunda 2,3-2,5°C’ye ulaşacağını öngörüyor.
10 yıl önce Paris Anlaşması’nın kabul edilmesinden bu yana sıcaklık tahminleri 3-3,5 °C’den bu seviyelere düştü, ancak daha hızlı eylem gerekiyor” diyerek dünyanın konuya dair eylemsizliğini raporun merkezine alıyor.(6-7)
İklim kriziyle ilgili Türkiye özgülündeki veriler de dünya ile paralellik gösteren bir iç karartıcılığına sahip. “İklim Ağı” tarafından hazırlanan Türkiye’nin iklim politikalarını içeren 12 maddelik karnesi kırıklarla dolu.
Raporda “İklim kanunu doğayı ve toplumu koruyacak şekilde uygulanmadı”, “temiz ve müreffeh bir toplum fırsatı kaçırılıyor”, “İklim alanında uzman STK’lar karar mekanizmalarından dışlanıyor”, “İklim krizinin tetiklediği aşırı hava olayları ve kuraklık 2025’te tarımı yüzde 12,7 küçülttü” deniyor.(8)
Su krizine dair güncel veriler iklim krizi kadar vahamet içerir. Ancak su krizinin etkisi hayati olduğu için etkisi ve derinliğinin daha şiddetli olduğunu en başa yazmak gerekir. 2026 Ocak ayında yayınlanan Birleşmiş Milletler Üniversitesi (BMU) tarafından hazırlanan 2025 yılı su raporu su krizini şu ifade ile özetliyor: “Küresel su iflası”.
Rapora göre; “Meksika’nın başkenti Meksiko City’nin yeraltı akiferlerinin (yeraltındaki doğal su depoları) aşırı çekilmesi nedeniyle yılda yaklaşık 50 santimetre” çökmüş durumda. Ayrıca “Dünyadaki büyük göllerin yüzde 50’sinden fazlası 1990’dan bu yana su” kaybederken “son 50 yılda Avrupa Birliği büyüklüğünde bir sulak alanın tamamen” yok olduğu “ve buzulların 1970’ten bu yana yüzde 30 oranında küçüldüğü” raporun çarpıcı verilerinden.
Raporu hazırlayan birimin direktörü Kaveh Madani’ye göre, “…birçok ülke, suyu sınırsız bir kaynak gibi ele aldı ve ekonomik büyümeyi kısıtlamadan sürdürdü: “Su bedava gibi algılandı ve kredi limitleri sürekli yükseltildi.”
Los Angeles, Las Vegas ve Tahran gibi kentler, su kıtlığı uyarılarına rağmen genişleme ve nüfus artışına teşvik edilen yerler olarak öne çıktı.” Madani ise su krizinin geldiği noktayı ise şu ifadesi ile işaret ediyor: “Gerçeği kabul edersek karar alabiliriz.”(9)
2025 yılına dair su tüketimine dair en dramatik veri ise hiç kimsenin beklemediği bir alandan geldi. Öyle ki bu alanla işinin düşmediği kimse kalmadığı gibi sürekli kullanılması için her gün propagandası yapılan, ağır felsefi tartışmaları da içeren bir alan: Yapay Zeka.
Hollandalı akademisyen Alex de Vries-Gao tarafından yapılan araştırma “genel veri merkezi faaliyetlerinden ziyade özellikle yapay zeka kullanımının çevresel etkilerini izole etmeye” odaklanmış.
Araştırmaya göre, “yapay zekaya bağlı su kullanımı, önceki yıllarda tüm veri merkezleri için yapılan toplam su tüketimi tahminlerinin yüzde 30’dan fazla üzerine çıkmış durumda.”
Araştırma aynı zamanda “yapay zeka sistemlerinin küresel ölçekte şişelenmiş su tüketiminin tamamını aşan bir kullanıma ulaştığını ortaya koydu.
Yapay zekanın New York şehrinin tamamının saldığı kadar karbondioksiti atmosfere saldığını” belirtiyor. Rapor ayrıca “Artan yapay zeka uygulamalarıyla 2027 yılında 4.2-6.6 milyar metreküp su tüketilebileceği tahmin…” ediyor. Raporun en çarpıcı bulgusu ise şu: “Yapay zekâ 2025’te tüm insanlığın içtiği kadar su tüketti.”(10)
Wikipedia’da sadece 2025 yılı için yazılan “2025 Türkiye Su Krizi” maddesindeki veriler bile Türkiye’deki su felaketinin krokisini görmek için yeterlidir: “Son otuz yıl ile karşılaştırıldığında yağış miktarı yaklaşık yüzde 27 oranında azalmış, ülkenin bazı bölgelerinde ise 2024 yılına kıyasla yağışlarda yüzde 71’e varan düşüş görülmüştür. Yağışlardaki bu azalma, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerdeki barajların yanı sıra Tekirdağ, Konya Ovası ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki rezervuarların doluluk oranlarının yüzde 10’un altına düşmesine yol açmıştır.”(11)
Su krizinin esası kapitalizm
Marksistlerin mevcut bir sorunu eninde sonunda kapitalizme bağlaması liberal akıl tarafından ideolojik çarpıtma savıyla kara propaganda malzemesine dönüştürülür. İş gerçekliğe geldiğinde ise Marksistlerin kapitalizmin vahşetine, yıkımına dair getirdiği her türden kanıt, analiz, eleştirinin özü yönteme bağlıdır, kendi kafalarına değil.
Marx Kapital’in analizine başladığı anda “kapitalist ülkelerin zenginliği ve meta yığını” arasındaki ilişkiyi gösterip kapitalizmin en küçük parçası/hücresi olan metayı da şöyle tarif eder: “Meta, her şeyden önce, taşıdığı özelliklerle şu ya da bu türden insan ihtiyaçlarını gideren dışsal bir nesne, bir şeydir. Bu ihtiyaçların doğası, sözgelişi, mideden mi yoksa hayallerden mi kaynaklandıkları, hiçbir değişikliğe yol açmaz.”
O kadar berrak bir tespittir ki ister mideden çıksın ister hayalden, ister su olsun isterse uzay olsun kapitalizm için değişim değeri, meta olabilecek her şeyi kâr elde etmek için sermaye hareketi içine sokmak için her şeyi, ama her şeyi yapar.
Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası gemiyi azıya alan liberalizm suyu bir yaşam hakkı olmaktan çıkararak metaya dönüştürmede hız kazandı. 2000’li yıllardan itibaren Dünya Bankası ve IMF dayatmalarıyla hayata geçirilen su yönetimi reformları, içme suyu şebekelerinin özelleştirilmesi ve işletme haklarının devri, suyu daha vahşi bir kâr aracına çevirdi.(12) Bu bağlamda kişisel su kısıtlaması dayatması işte bu daha yoğun metalaştırmanın doğal bir sonucudur. Önce suyu satılık bir mala dönüştürdüler, sonra kıt olduğu gerekçesiyle fiyatını artırırlar, sonra da tasarrufu bireyin sorumluluğuna yıktılar.
Su ve kapitalizm ilişkisi öyle boyutlara ulaştı ki 30 yıl önce yoğun teknoloji gerektirmeyen çok basit işlemlerle arıtılarak çeşmelere ulaşan sular içilemez hale geldi. Doğadan biriktirilen suyun arıtılmasından suyun evlere kadar ulaştırılmasına, evlere takılan arıtma cihazlarından damacana sularına mecbur kalmaya kadar kapitalizm suya hakim olmuş durumda.
Ne Yapmalı: İtirazdan hesap sormaya
Öncelikle su krizinde arkasında kapitalizmin olduğunu görmek ve su mücadelesinin aynı zamanda kapitalizme karşı bir mücadele olduğunu bilince kazımak gerekir. Bu nedenle su mücadelesi “özelleştirme karşıtlığı”yla sınırlı tutulamaz. Suyun kendisini bir meta olarak kullanan, suyu insanlığın ortak miras olarak kabul etmeyerek suya canının istediği gibi dokunacağını düşünen kamusal uygulamalar (kamu adına aşırı üretim yapılması için tarım arazilerine kontrolsüz su akıtarak toprağı da yok eden, doğayı tahrip eden baraj/HES projeleri, şirketlere yeraltına sularına sınırsızca ulaşma imkanı taşıyan teşvikler, kanunlar ve bunların çıkarıcıları vs.ler) dahi su mücadelesinde karşıt safta yer alır.
En iyiniyetli görünen kayda değer pek çok raporun en tipik özelliği bu krizlerin nedeninin kapitalizm olarak görmemesidir. En sert rapor dahi sermayeye en fazla “seni gibi seni” düzeyinde parmak sallamanın ötesine geçemiyor. Bu durum öncelikle rapor hazırlan kurumların kapitalizm içinde olan kurumlar olması.
Bu nedenle de iklim-su krizi raporları üretim biçimi olarak kapitalizmin sermayenin varlığı için doğayı zorunlu tüketimi ile genel olarak insanların gündelik genel tüketimini arasında ayrımı gözetmez. İklim-su krizi ile ilgili raporların kapitalizmin bu krizlerin esas nedeni olduğunu göz ardı etmesine karşı keskin bir itiraz, şerh koyulmalıdır. Diğer yandan iklim-su krizine dair rapor, incelemelerde gerçeği gizleyen ya da manipüle eden yayınlar, kurumlar teşhir edilmelidir.(13)
Yazının başlığı olan ileride sermayenin, devletin daha da çok talep edeceği “kişisel su kısıtlamasına” tam cepheden itiraz edilmelidir. Bu cephenin ilk ve temel tuğlası “kişisel kısıtlama” söyleminin ürettiği yanılgıyı teşhir etmektir. Su kesintisi dendiğinde, villasında özel kuyusu olanla onuncu katta tazyiksiz musluğa mahkûm edilen aynı mağduriyeti yaşamaz. Su krizi kapitalizmde eşit dağılmaz. İşçiyi, emekçiyi ve yoksulu önce ve derinden vurur.
Havuz dolduran sitelerle suyu saatlerce kesilen mahalleler aynı kısıtlama rejimine tabi değildir. Burjuvazi krizi fiyat mekanizmasıyla yönetirken, emekçiler krizi fiili bir yaşam tehdidi olarak deneyimler. Bu nedenlerle “herkese aynı tasarruf önerisi” sunan kapitalist çevreciliğin ikiyüzlülüğünü hem deşifre etmek hem ikiyüzlülüğü geriletecek kitlesel pratikler üretilip hayata geçirilmelidir.
İklim ve su krizinin topluma yüklenmesine karşı hem merkezi hükümet hem de yerel yönetimler nezdinde esas sorumlunun sermaye olduğu gösterilmelidir. Bu bağlamda örneğin yeraltı sularını fütursuzca çeken şirketlerin cezalandırılmasına zorlamak, bu şirketlerin sınırsızca su kullanımlarının sınırlandırılması için belediye meclis toplantılarına kitlesel biçimde katılarak yerel yönetimler üzerinde baskı uygulamak, bu şirketlerin ürünlerini boykottan (mümkün olduğunca işçilerini de örgütleyerek) fabrikalarının kapısına dayanmaya kadar pek çok pratik üretilmelidir.
Nihayetin su krizine karşı haklı itirazlar öyle ya da böyle kitlesel, örgütlü bir mücadele hattına bağlanmak zorundadır. Suyu sermayenin elinden almanın yolu, suyu sosyal denetime açacak örgütlü halk iradesinden geçer. Mahallelerde, apartmanlarda, işyerlerinde Su Meclisleri kurulmalı, suyun kim tarafından, ne kadar tüketildiği halk denetçileri eliyle izlenmeli, aşırı su tüketen fabrikaların önünde nöbet tutulmalı, yüzgeri eden belediye meclislerine müdahale edilmelidir. Bergama’dan Cerattepe’ye, Kazdağları’ndan Hopa’ya uzanan ekolojik direniş geleneği, bugün su hakkı mücadelesinde yeniden örülmelidir.
Sonuç olarak iklim ve su krizinin geldiği noktada karşı duruş aşamasının örgütlenmesi, büyütülmesi acil ve günceldir. Ancak suya dair mevcut mücadelenin itirazcı bir hayırcılık ile sınırlı kalmaması esastır. Mevcut düzene karşı nasıl bir düzen kurulacağına dair tahayyüller üretmek, bunu hedeflemek tarihsel olarak suyun ortak mülkiyete dönüştürülmesinin en önemli adımıdır. Suyu bile vahşice kirleten kapitalizmin ürettiği barbarlık tüm insanlığı tehdit ettiği için bu tehdit ona uygun bir karşı çıkışla ancak geriletilir ve durdurulabilir.
(2) 2017 yılında MOPAK 492 bin ton kağıt üretirken, 2020 yılında kendilerinin verdiği veriye göre her 1 to kağıt için 9 m3 su harcayan (ve bunu 1,5 m3 düşürdük diye hava atan) MOPAK 2026 yılında A4 kağıt ambalajlarına utanmadan kişisel olarak nasıl su-enerji tasarrufu yapılacağına dair öğütler veriyor.
Bkz: “Mopak Kağıt-Karton San. Ve Tic AŞ”, https://www.aged.org.tr/mopak-kagit-karton-san-ve-tic-a-s.html (Bkz: “Kağıt üretiminde su kullanımını azalttı”, https://www.haberturk.com/su-kullanimini-6-kat-azaltti-2620491-ekonomi)
(3) “Su şehrinde su krizi”; 16 Ekim 2025, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/cok-sayida-su-uretim-tesisinin-bulundugu-sehirde-su-alarmi-42985279,
(4) “Halkın susuz kaldığı Bursa’nın suyu…”, 16 Ekim 2025, https://www.evrensel.net/haber/577908/halkin-susuz-kaldigi-bursanin-suyunu-sirketler-ambalajlayip-satiyor-suyun-yuzde-20sini-sanayi-kullaniyor
(5) Rapor: Avrupa’nın çevre durumu iyi değil, Anadolu Ajansı 29.09.2025, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/rapor-avrupanin-cevre-durumu-iyi-degil/3702466#
(6) “Daha Kaç Uyarıya İhtiyacımız Var?: 2025 Emisyon Açığı Raporu 1,5 °C’nin Aşılma Tehlikesi Olduğuna Dikkat Çekti”, Greenpeace.org, https://www.greenpeace.org/turkey/basin-bultenleri/daha-kac-uyariya-ihtiyacimiz-var-2025-emisyon-acigi-raporu-15-cnin-asilma-tehlikesi-olduguna-dikkat-cekti/, 5 Kasım 2025.
(7) Okuyucu “küresel ısınma” vurgusu sonrasında dünyada ortalama sıcaklıkların düşmesinin bir tutarsızlık olduğunu düşünebilir. İklim krizi bağlamında sera gazının artması kısa-ortada vadede bir sıcaklık artışına yol açar. Ancak artan sera gazı tabakası kritik bir eşiğe gelince bu sefer güneşten gelen ışığı engeller. Bu da uzun vadede sıcaklıkların dünya çapında düşmesine yol açar. Bilim insanları bu düşüşün buzul çağına benzer koşulların ortaya çıkacağı tahmin etmektedir.
(8) “Türkiye’nin 2025 İklim Karnesi Kırıklarla Dolu!”, İklim Haber.org, 31 Aralık 2025, https://www.iklimhaber.org/turkiyenin-2025-iklim-karnesi-kiriklarla-dolu/
(9) “Birleşmiş Milletler’den kuraklık raporu: Gezegen su tüketiminde sınırı aştı, geri dönüş yok”, Gazete Oksijen, 21.01.2026, https://gazeteoksijen.com/dunya/birlesmis-milletlerden-kuraklik-raporu-gezegen-su-tuketiminde-siniri-asti-geri-donus-yok-263151
(10) “Yapay Zeka 2025’te Tüm İnsanlığın İçtiği Kadar Su Tüketti”, Alinteri Gazetesi, 28.12.2025, https://alinteri10.org/2025/12/28/yapay-zeka-2025te-tum-insanligin-ictigi-kadar-su-tuketti/
(11) Wkipedia, Türkçe, “2025 Türkiye Su Krizi” maddesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/2025_T%C3%BCrkiye_su_krizi
(12) Kapitalizm ve su ilişkisi öyle bir hal aldı ki, 10 m3 suya kadar halka ücretsiz suyu ücretsiz veren İzmir’in Dikili ilçesi Belediye Başkanı Osman Özgüven’in aldığı 8 yıl 4’lık cezayı Yargıtay onamakta tereddüt bile etmedi.
(13) Örneğin TC Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde yer alan “Su Verimliliği Daire Başkanlığının” Türkiye’deki su tüketimine dair sunduğu veriler aleni biçimde manipülasyon içermektedir. Daire başkanlığının web sitesinde yayınlan “Türkiye’nin Su Ayak İzi Haritası”na göre verilen %89 tarımsal kullanım, %7 evsel kullanım, %4 sanayi kullanımı olarak sıralanmış. Tarım sanki endüstri değil ve kapitalizmden azade. Hadi Tarımı ayrı bir kategoride el alsak bile, yayınlanan haritada tarım, evsel ve endüstrinin ne kadar su harcadığı miktar olarak verilmeyip sadece oran olarak aktarılmış. Ama işine geldiğinde oran olarak aktaran devlet kurumu aynı haritada genel tüketim/nüfus hesaplaması ile kişisel tüketimin yılda 1974 m3 olduğunu hesaplamış. Yani yer altından suyu çöken şirketlerin su tüketimi bile kişilerin bakiyesine yazılmış.
Bkz: Türkiye’nin su ayak izi, https://www.suverimliligi.gov.tr/home/SuAyakIzi


