İstanbul Finans Merkezi şantiyesi deneyimi: Dayanışma, fiili ve meşru mücadele-I

25

Yunus Özgür

Türkiye’nin en büyük mega projelerinden biri olan İstanbul Finans Merkezi (İFM), 3,4 milyon metrekare alan üzerine kuruludur. 1,4 milyon metre kare ofis alanı, 100 bin metrekare alışveriş merkezi, 2 bin 100 kişilik kongre merkeziyle birlikte konut ve ticaret merkezi olarak tasarlamıştır. Resmi tamamlanma tarihi 2024 olmasına -hatta Cumhurbaşkanı tarafından açılışı yapılmasına- rağmen inşaat halen sürmekte.

İFM’nin en tepesinde büyük patron Emlak Konut bulunmakta. Böylesi devasa bir pastadan pay kapma yarışında yabancısı olmadığımız şirket isimlerinin olması hiç şaşırtıcı değil. Limak, Kalyon, Gür Yapı, Yapı Yapı, YDA ve Rönesans firmaları bu devasa pastanın en tepesinde yer alıyor. Yüklenici firma konumundaki bu firmaların altındaysa, pastadan kırıntıları kapma telaşında olup aç bir ahtapot gibi tüm şantiyeyi sarmalayan binlerce irili ufaklı taşeron firma bulunuyor.

Taşeron sisteminin şantiyedeki etkisini Ziraat Kuleleri’ni üstlenen Kalyon örneğinde daha net görebiliriz. Kalyon bünyesinde 2 bin 500 işçi çalıştırmakta ve bu işçiler 200-250 taşeron firma tarafından istihdam edilmekte. Tüm devlet gücü ve olanaklarını arkasına alan bu firmaların İFM gibi devasa bir şantiyede işçi hakları konusunda kapitalizmin o ilk aşamasındaki vahşi sömürü düzeneğini işletmemesi mümkün değil. 

İFM şantiyesinin inşası yaklaşık 2 buçuk yıldır tam randımanlı çalışmayla sürüyor. Şantiyeye çalışmak için gelen işçilerin neredeyse yüzde 80’i Kürt illerinden gelen yoksul işçiler. İşçilerin büyük çoğunluğu resmi adı formen veya ekip başı denilen işçi simsarları tarafından getiriliyor. İşçi simsarları genelde köyündeki işsiz inşaat işçilerine iş bulan akrabalar. Bu simsarlar, taşeron firmalara 20-30-40 işçi getirerek işçi başına para alır ve taşeron firmalarda çalışan her ekip kendi sorunuyla baş başadır. Simsarların getirdiği bu işçiler genel olarak akrabalık/feodal bağlarla birbirlerine bağlı oldukları için sorunlar karşısında ses çıkarmamaya özen gösterirler. Yüklenici firmalar burada işçi simsarları olduğunu bilirler, bu sistemin önünü açarak simsarlarla iyi geçinirler. Kısacası, pastanın en tepesinde büyük patron, onun altında yüklenici firmalar, onların altında taşeronlar, taşeronların altında simsarlar ve en altta da sayıları 30 bini bulan inşaat işçileri var. Anlayacağınız sömürü çarkının işlemesi için her şey hazır.

İnşaat baronlarının cenneti, inşaat işçilerinin cehennemi: İFM şantiyesi

Şantiyeler havzasındaki pastanın büyüklüğü inşaat patronlarının iştahını doyumsuz bir hale getirmiş, 30 bin inşaat işçisinin çalıştığı İFM’de patronlar kendileri için tam bir cennet yaratmışlardı. Tabir-i caizse işçi hakkının esamesinin okunmadığı, iş kanununun rafa kaldırıldığı, gık diyenin kafasına vurulduğu, guk diyenin işine son verildiği bir cennet! 

İnşaat baronları için cennet olan bir şantiye, inşaat işçisi için gerçek anlamda bir cehennemdir. İFM şantiyesi işçiler için kuru maaş dışında (onu da alabilirlerse) hiçbir hakkın olmadığı bir şantiye olarak patronların kârına kâr katarak inşa ediliyordu. Ücret gaspları, mesai gaspları, yevmiye usulü çalışma adı altında pazar günleri ve resmi/dini/ulusal bayramların gaspı, çay molalarının gaspı, haftalık 45 saat üzeri çalışma, sigortaların asgari ücret üzerinden yatırılarak elden maaş verme, ihbar ve kıdem tazminatlarının gaspı, AGİ’lerin gaspı, tahtakurulu yatakhaneler, pislik içindeki yemekler ve yemekhaneler, yemek kuyruklarında geçen öğle paydosu vb. 

Dahası, tüm bu haklarının gasbedilmesine ses çıkaramayan inşaat işçisinin onurunu da ezmek için her fırsatı değerlendiriyordu patronlar. 4 kişilik koğuşlara 8-10 kişi yerleştirildiğinde itiraz eden işçilere “işine gelirse”, kötü yemeklere karşı bireysel anlamda tepki gösteren işçilere “şantiyede açık büfe mi istiyorsun kardeşim!”, maaşına zam isteyen işçiye “kapı orada” diyerek burjuvazinin sınıfsal diktatörlüğünü her anlamda hissettiriyordu inşaat baronları. 

Kürt illerinde iş bulamayarak zorunluluktan gurbete çıkarak bu cehenneme adım atan inşaat işçileri, tüm bu zorbalığa, hak gasplarına karşı işini kaybetmemek adına boyun eğiyordu. İstisna olarak ses çıkarmaya, hak istemeye kalkışan işçiler de işten atılıp içerde kalan ücretlerinin ödenmemesiyle cezalandırılıyordu.

Diğer taraftan, inşaat patronları, işçilerin bu yoksullukları ve çaresizlikleri üzerinden kendilerine yarattıkları sömürü cennetinde, onların hak alma mücadelesinden uzak olmalarını da fırsata çevirerek hareket alanlarını genişlettikçe genişletiyorlardı. İnşaat işçilerinin büyük çoğunluğunun sendikal mücadele anlamında deneyimi ve bilgisinin olmaması patronların işini kolaylaştıran faktörlerin de başında geliyordu.

1970’li yılları dışta tutarsak, sendikal düzeyde de olsa sektörü örgütlemeye yönelik bir çaba ve yönelim olmamış, bir bütün olarak görmezden gelinerek yok sayılmıştır. Yok sayılmasının temel nedeniyse, ne kadar emek harcarsanız harcayın sektörün doğası gereği kalıcı TİS imzalamanızın neredeyse imkânsız olması. Bu durum, aidat getirisi olmaması nedeniyle konfederasyonların -resmi rakamlara göre 2 buçuk milyon inşaat işçisini barındıran- bu sektöre yönelmemesini getirmiş, inşaat baronlarının sömürü çarklarını daha vahşi döndürmesinin de önünü açmıştır.  

İnşaat baronlarının cennetine “nifak” sokmak için İnşaat-İş olarak biz ve DİSK’e bağlı Dev Yapı-İş aynı işkolunda örgütlenmeye çalışan sendikalarız. Tüm farklılıklarımıza rağmen aynı işkolunda örgütlenmeye çalışan iki sendika olarak İFM şantiyeler havzasında birlikte örgütlenme kararı alma sürecimiz nasıl gelişti? Bırakalım aynı şantiye içerisinde, “normal” koşullarda aynı işkolunda faaliyet yürüten iki ayrı sendikanın örgütlenme alanında rekabet etmesi, sürtünmeler ve tartışmalar yaşaması kaçınılmaz gibi görülür. Her “hikayenin” gelişme, olgunlaşma ve tamamlanma süreci vardır. Aynı sektörde örgütlenmeye çalışan iki sendika olarak bu süreçleri yaşamamış olmamamız düşünülemez. 

Karşımızdaki şantiyeler havzası 30 bin inşaat işçisini barındıran dev bir mega proje. İnşaat sektörünün bileği bükülmez gibi görünen dev patronları da bu şantiyenin her köşe başını tutmuş. Fakat iki sendikanın bu havzada ittifak kurarak örgütlenmenin startını vermesinin esas nedenini patronların gücüne karşı sınırlı fiziki gücümüzü birleştirmek olarak koyarsak ciddi bir hataya düşeriz. Bunu merkeze koyan bir ittifak sağlıksız olurdu. Ne inşaat baronlarının güç üzerinden oluşturdukları erk ne de şantiyenin büyüklüğü bu ittifakın temel nedenini oluşturuyordu. 

İttifak kararı esas olarak işçi sınıfı hareketinin bir bütün olarak güç birliğine olan tarihsel ihtiyacının ürünüydü. Uzun süredir işçi sınıfı mücadelesi ve sendikal harekette bir direniş odağının yaratılmasının tarihsel ihtiyaca dönüştüğü açık. İçinde bulunduğumuz dönem sınıfın alabildiğine örgütsüzleştirilip güvencesizleştirildiği, mevcut sendikal örgütlülüklerinin de bu gerçeğe göre kendilerini örgütlemek yerine sınıfa giderek yabancılaştıkları, bürokratlaşmış bir kabuğa dönüştükleri ortada. Hal böyleyken işçi sınıfının artık nefessiz bırakıldığı sömürü koşullarına karşı birikmiş öfkesini bir kanalda toplayacak, örgütsüzlüğünün yarattığı çaresizliği aşarak güvenebileceği bir direnişçi sendika mevziisinin yaratılması için emek ve çaba harcamak sınıfsal bir görevdi. 

Dost sendikamız Dev Yapı-İş’le İFM özgülünde ortak bir çalışma yürütme fikrimiz esas olarak bu anlayışımıza dayanıyordu. Böyle bir ortak çalışmayla işkolumuzda yaratacağımız anlamlı örnekler gerek inşaat işçileri gerekse sınıfın bütünü açısından esinleyici olacak, yanı sıra, direnişçi güçlerin grup çıkarlarına dayalı dar yaklaşımlarının kırılması açısından da bir örnek oluşturacaktı. Birlikte hareket etmek, sınıfın çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir yaklaşımın yaratacağı kültürel etkiyi yaymak önemli bir kazanım olacaktı. İFM gibi büyük bir şantiyede herbirimizin kendi başımıza yapacağımız çalışmaların cılız kalacağı, işçilerin görüş alanına girmemizin güçlerimizi yoğunlaştıracak daha yaygın ve istikrarlı bir çalışmadan geçtiği de işin somut gerçeklikteki yönüydü.

Bu sürece geliş aşamamız kuşkusuz sancısız olmadı. Aynı şantiyede yüz metre uzaklıkta iki ayrı direniş örgütleyerek birbirine selam dahi vermeyen iki sendikadan söz ediyoruz burada. Aslında bu çarpıcı örnek bile İFM’de ortak hareket etme kararımızın hangi süreçlerden geçerek geliştiğini göstermektedir. Tüm farklılıklarımıza rağmen iki sendikanın tek bir sendika gibi ortak hareket edebilmesi ve hiçbir ciddi sürtünme-sorun yaşamadan bu ortak iradenin yaklaşık iki yıldır ısrarla sürdürülmesinin sınıf mücadelesi içerisinde ön açıcı dersler içerdiği gözlerden kaçmamalı. 

Bu bağlamda, dost sendika Dev-Yapı-İş ile İFM’de yürüttüğümüz ortak örgütlenmenin başarıyla devam etmesinin nedenini tek cümlede özetleyecek olursak; “kendi dar grup çıkarlarımızı sınıfın çıkarlarının önüne koymadan, aslolanın sınıfın çıkarları ve sınıfın kazanımının bizlerin kazanımı olduğu bilinciyle hareket etmek”. İki sendika tarafından da benimsenen bu tutumla birlikte İFM şantiyeler havzasında nasıl bir çalışma yürüteceğimizin üzerine geniş anlamda bir program hazırlamaya koyulduk.  

Fakat ilk olarak, bu birlikteliğin hangi kıstaslar üzerinde yürüyeceği noktasında fikir birliği sağlamak, çalışmanın ilerleyen aşamalarında çıkabilecek olası anlaşmazlıkları en aza indirmek açısından elzem bir noktada durmaktaydı. Kısacası, temeli en başta sağlam atarak hareket etmek gerekiyordu. Bu bağlamda, gerçekleştirdiğimiz toplantılarda ajitasyon materyallerinin içeriği/dili ve çeşitliliği, her iki sendikaya üye yapma konusundaki yaklaşım, olası direnişlerdeki genel tutum ve patronlara karşı duruş başlıkları ele alındı. 

İki sendikanın da şantiyelerdeki sorunlar ve inşaat işçilerinin profiline yabancı olmaması ajitasyon materyallerinin içeriği/dili ve çeşitliliği konusunda kolaylık sağladı. Fakat İFM’deki yakıcı ve genel sorunların üzerinde durulması gerekiyordu. Bu noktada öncelikli ve genel sorunları kapsayan başlıkları belirleyerek her sorunun içeriğine ilişkin 12 çeşit bildiri çıkarmakla başladık işe. 

İlk olarak şantiyedeki yakıcı sorunlar üzerine yoğunlaştık ve ardından inşaat işçisinin yasal haklarını anlattığımız bildirilerle işçilere seslenerek şantiyedeki haklarının neler olduğunu hedefe çakarak işçilerde “bizim de haklarımız varmış” bilincini oluşturmaya çalıştık.

Fikir birliğine vardığımız temel sorunlardan bir diğeri ise, çalışma sırasında sendikaya üye olmak isteyen işçileri hangi sendikaya yönlendireceğimizdi. Bu noktada ise sorunun cevabı her iki sendika için de basitti; sendikaya üye olmak isteyen işçileri her iki sendikaya eşit şekilde üye yapacaktık. 

Diğer önemli noktaysa, patronlara ve devlete karşı duruş ve olası direnişlerin yürütülüş tarzıydı. Aslında İFM şantiyeler havzasında ortak çalışma kararından önce tekil de olsa Dev-Yapı-İş Sendikası’yla birlikte hem ortak direniş örgütleme hem de devlete ve patronlara karşı duruş yönünden pratiklerimiz vardı. Böyle olduğu için de farklılıklarımıza rağmen ortak bir çizgi noktasında fikir birliği sağlanmasında zorluk çekilmedi.

 [Sürecek]