İnsanın evrene hükmetme arzusu ve enerji kontrolü

163

Selçuk Ulu

Evrende milyarlarca gezegen var. Dünya onlardan sadece biri. Dünya üzerinde on binlerce canlı türü yaşıyor. İnsan da onlardan biri. Ne var ki, insanı merkez alan Antroposentrik yaklaşım ve gözü kârdan başka şey görmeyen kapitalist üretim tarzının yol açtığı ekolojik yıkım bugün sadece doğayı ve canlıları değil insanın bizzat kendi varlığını da tehdit eden boyuta ulaştı. Bu gerçek bütün çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

İnsan, tarihi boyunca doğaya ve evrene hükmetme arzusuyla birleşik evrimleşti. İlk insanlar, avcılık ve toplayıcılıkla doğal kaynakları kullanarak hayatta kalmaya çalıştılar. Bu süreçte doğa ile uyum içerisinde, onun sunduğu kaynakları yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde kullanılması gerektiğini öğrendiler. Tarım döneminin (Neolitik dönem) başlaması, bu süreçteki en büyük dönüşümlerden biriydi, insanın doğayla ilişkisini farklı bir düzleme taşıdı. İnsanlar, bitki yetiştirme ve hayvan evcilleştirme yoluyla doğayı daha fazla kontrol etme yeteneği kazandılar. Bu, nüfusun artmasına ve yerleşik toplumların oluşmasına yol açtı.

Neolitik devrim öncesinde avcı-toplayıcı olarak yaşayan Homo sapienslerin hayatta kalarak türünü bugünlere taşımasında kuşkusuz en önemli becerilerinden biri, toplu hareket etme yeteneğine sahip yüksek sosyal zeka kapasitelerinin gelişmiş olmasıydı.

İnsanlar deneme-yanılma süreciyle çeşitli bitki ve hayvanları keşfetmiş, özellikle buğday yetiştiriciliğiyle tarım devrimini başlatmışlardır. Yerleşik düzene geçtiklerinde avcı-toplayıcı geleneğini geride bırakarak çitlerle çevirdikleri yaşam alanlarında özel mülkiyetin temellerini atmaya başladılar. Farkında olmadan doğaya savaş açıp ona hükmetmeye yöneldiler. Bu evrim kuşkusuz bir anda gerçekleşmedi, aksine binlerce yıl süren bir geçiş dönemi yaşandı.

Engels: Doğa bizden öcünü alır

Friedrich Engels 1876’da kaleme aldığı aslında tamamlanmamış Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü makalesinde doğaya açılan savaşı ve onun doğurduğu sonuçları şöyle özetler:

“Kısacası hayvan dış doğadan yalnızca yararlanır ve salt varlığı ile onda değişiklikler meydana getirir; insan onda değişiklikler meydana getirerek, amaçlarına yarar duruma sokar, ona egemen olur. İnsanın öteki hayvanlardan son ve temel farkı budur, bu farkı meydana getiren de gene emektir. Bununla birlikte doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. 

Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna zemin hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı. Böylece, yılın büyük kısmında, dağlardaki kaynakların suyunu kuruttuklarını, aynı zamanda da yağmur mevsiminde azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını hiç bilemiyorlardı. Avrupa’da patatesi yayanlar, nişastalı yumrularla birlikte, sıraca hastalığını yaydıklarını bilmiyorlardı. 

İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez.” [Marks-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt: III, s: 90, Sol Yayınları, Aralık 1979, Birinci Baskı, abç]

Bilimsel keşifler ve Aydınlanma dönemi, insanlık açısından doğanın anlaşılması ve kontrol edilmesi konusundaki büyük ilerlemeleri işaret eder. İnsanlar, doğanın gizemlerini çözmeye ve teknolojik gelişmeleri teşvik etmeye yönelirken bilimsel yöntemi benimsemeye başladılar.

Aydınlanma döneminde filozoflar ve bilim insanları, rasyonel düşünce ve gözlemi vurguladılar. Mesela bunlardan Galileo Galilei, yerçekimi yasalarını ve gezegen hareketlerini inceleyerek doğanın işleyişini daha iyi anladı. Bu keşifler, sonraki dönemlerde teknolojik ilerlemelerin temelini attı. Fakat tüm bunlar özel mülkiyetin sınırlarına takıldı, mülk sahiplerinin elinde kendi egemenliklerini pekiştirmenin, servetlerini büyütmenin bir aracı olarak kullanıldı. 

Sanayi Devrimi, enerji kullanımı, uzay keşifleri…

Sanayi Devrimi, aynı zamanda enerji üretimi ve kontrolü konusundaki devrimi de temsil eder. Burjuvazi, kömür ve buhar gücü gibi yeni enerji kaynaklarını kullanarak üretici güçleri devasa boyutlarda geliştirdi. Bu süreçte buhar gücü ile çalışan makineler tekstil üretiminden madencilik faaliyetlerine kadar birçok alanda kullanılmaya başlandı. Ancak bu süreç, sömürü çarklarının genişletilmesiyle birleşik çevre sorunlarının katlanarak büyümesine ve doğal kaynakların yağmalanmasına yol açtı. Doğa yıkımı, hava ve su kirliliği sorunları tetiklendi.

Diğer yandan bu süreçte uzay keşifleri, evrenin daha yakından incelenmesine olanak tanıdı. Uzay araştırmaları yoluyla diğer gezegenlerde yaşam izleri arandı. Uzay araştırmalarının erken dönemleri, Sovyetler Birliği’nin atılımlarıyla başladı. Sovyetler Birliği, 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 yapay uydusunu dünya yörüngesine fırlatarak ilk adımı attı. Geriden gelen Amerika Birleşik Devletleri ise bundan ancak 12 yıl sonra 20 Temmuz 1969’da Apollo 11 uzay gemisi ile Ay’a iniş yaptı.

Ekim devriminin ardından Sovyetler, birçok alanda olduğu gibi uzay programlarıyla da bir dizi çığır açan başarıya imza attı. 1957’de yörüngeye ilk canlıyı gönderme, 1961’de Yuri Gagarin’in Vostok 1 ile uzaya ilk insanı gönderme, 1965’te Aleksei Leonov’un gerçekleştirdiği ilk uzay yürüyüşü, 1966’da farklı bir gezegene otomatik iniş yapma ve 1971’de ilk uzay istasyonunu (Salyut 1) kurma gibi başarılar Sovyetlerin bu alandaki açılımlarını ortaya koydu. 

Daha sonraları emperyalist güçler tarafından Mars’a gönderilen keşif araçları, Dünya dışındaki yaşamın izlerini aramaya odaklandı.

Enerji kontrolü

Tarihçiler tarihi yazarlarken, ona insan deneyiminin merceğinden bakarlar; sınıfsal ayrışma ve çatışmalarla bu doğrultudaki fikirlerin süzgecini işletirler. Fizikçilerse her şeyi hatta insanların geçirdikleri evrimi, kurdukları uygarlıkları, tükettikleri enerji ile sıralar. Bu yaklaşım insanlık tarihine uygulandığında, varolan enerjinin binlerce yıl boyunca 1/5 beygir gücüyle -çıplak kol gücü- sınırlı kaldığı görülür. 

Tarımın ortaya çıkması ve ilerlemesiyle atlar ve öküzler evcilleştirilerek enerji 1 beygir gücüne çıkarıldı. Yaklaşık 300 yıl kadar önce gerçekleşen sanayi devrimiyle birlikteyse buhar motorları güçlü makineleri ve lokomotifleri çalıştırabiliyor, böylece sefalete gömülenlerin üzerinden servet sadece tarlalardan değil üretici güçlerin, emeğin üretkenliği devasa boyutlara çıkarılarak el koydukları artı değerle fabrikalardan, değirmenlerden ve madenlerden yaratılabiliyordu. İçten yanmalı motorların ortaya çıkışıyla birlikte bir kişinin yüzlerce beygir gücünü kontrol edebilmesi sağlanıyordu.

Kardashev ölçeği

Dolayısıyla enerji kontrolü, insanların doğaya hükmetme arzusuyla yakından ilişkilidir. Kardashev ölçeği, uygarlıkları enerji ihtiyaçlarına göre sınıflandırır ve insanlığın enerji kontrolünün mevcut düzeyini değerlendirmeye yardımcı olur.

Uygarlıkların tükettikleri enerjiyi temel alarak sıralanması, ilk olarak 1964 yılında, uzay araştırmalarıyla ilgilenen Sovyet Fizik ve Matematik Bilimleri doktoru astrofizikçi Nikolai Kardashev tarafından uygulandı. Kardashev “dünya dışı medeniyet” gibi belirsiz ve eksik tanımlanan bir şeyden memnun değildi, bu nedenle gökbilimcilerin çalışmalarını yönlendirmek için sayısal bir ölçek oluşturdu. Olası dünya dışı uygarlıkların kültürleri, toplumları vb. temelinde farklı olabileceklerini ama hepsinin uymak zorunda oldukları tek bir şeyin olduğuna işaret etti: Fizik kanunları. 

Bu uygarlıkları farklı kategorilerde sınıflandırmak için, Dünya’dan gözlemlenebilecek ve ölçülebilecek tek bir şey vardı: Enerji tüketimleri. Bu ölçek, insanlık için uzayda yer kaplama potansiyelini sınıflandırmak amacıyla kullanıldı. Kardashev olası uygarlıkların teknolojik ilerlemelerini ölçmek için enerji kullanımını temel alarak üç farklı türde uygarlığın olabileceğini ileri sürdü:

Kardashev Tip 1: 

Teknoloji seviyesi günümüzde Dünya’da “≈4×1019 erg/saniye (4 × 1012 Watt) enerji tüketimi ile elde edilen seviyeye yakın.” Guillermo A. Lemarchand bunu “1016 ve 1017 Watt arasında, Dünya’nın Güneş ışınlarına maruz kalmasına eşdeğer bir enerji kapasitesi ile çağdaş dünyasal uygarlığa yakın bir seviyede.” olarak ifade etti. (Wikipedia)

Bu düzeyi yakalamak, Dünya açısından güneş enerjisini, rüzgar enerjisini ve gezegenin diğer doğal kaynaklarını kontrol edebilmek, kullanabilmek anlamına gelir. İnsanlık henüz Kardashev’in en düşük seviyeli, yani Tip 1 olarak tanımladığı uygarlık düzeyine erişmiş durumda değil. 

Kardashev Tip 2: 

“≈4×1033 erg/saniye enerji tüketimi ile kendi yıldızından yayılan enerjiden yararlanma yeteneğine sahip bir uygarlık.” Örnek olarak, Dyson küresinin başarılı bir inşaat aşaması. Lemarchand bunu “Yıldızından çıkan tüm radyasyonu kullanabilen ve yönlendirebilen bir medeniyet. Enerji kullanımı o hâlde bizim Güneş’imizin yaklaşık 4×1033 erg/saniye (4×1026 Watt) olan parlaklığı ile karşılaştırılabilir” olarak ifade etti. (Wikipedia)

Bu uygarlıklar, bir yıldızın enerjisini tümüyle emebilir. Bu, mega yapılarla (örneğin, Dyson küresi) gerçekleştirilebilir ve bu uygarlıklar, bir gezegenin sınırlı kaynaklarına bağlı olmaktan çıkar.

Kardashev Tip 3: 

“≈4×10⁴⁴ erg/saniye enerji tüketimi ile kendi gökadası ölçeğinde bir enerjiye hâkim olan bir uygarlık.” Lemarchand bunu “Yaklaşık 4×10⁴⁴ erg/saniye ile tüm Samanyolu gökadasının parlaklığı ile karşılaştırılabilir bir güce erişen uygarlık” olarak ifade etti. (Wikipedia)

Bu uygarlıklar, bir galaktik ölçekte enerjiyi manipüle edebilir. Yıldızlar arası seyahat ve farklı yıldız sistemlerini kolayca keşfetme yeteneğine sahiptirler.

Japon kökenli Amerikalı fizikçi Michio Kaku insanların Tip 1 durumuna 100–200 yılda, Tip 2 durumuna birkaç bin yılda, Tip 3 durumuna 100 bin ilâ bir milyon yılda ulaşabileceğini öngördü.

Amerikalı gökbilimci Carl Sagan, Kardashev Ölçeği’ni matematiksel bir formüle dönüştürerek 1973 yılında insanlığın kullandığı enerji miktarını temel alarak ulaşılan uygarlık seviyesini geliştirdiği formül ( K, bir medeniyetin Kardashev derecelendirmesi ve P ise medeniyetin Watt türünden kullandığı enerji) aracılığıyla 0.7 olarak hesapladı. Sagan’ın ara değer hesaplamasında dünyanın enerji kullanımını 2012’de 0,724’e çıkmış görünüyor.

Ölçek, günümüzde bile hâlâ birçok bilim insanı ve uzay araştırmacısı için ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Çünkü Kardashev Ölçeği, insanlığın uzay keşfi ve potansiyel uzaylı medeniyetler uygarlıklar hakkında düşünülmesini sağlayarak, gelecekteki uzay araştırmalarının hedeflerini belirlemede rehberlik ediyor.

Uzay keşfi ve olası medeniyetler/uygarlıklar arası iletişim için bir çerçeve sunmasıyla birlikte, Kardashev Ölçeği, bilim kurgu yazarlarının ve uzay araştırmacılarının hayal gücünü ateşleyen bir konsept haline geldi. Bu ölçek, insanlığın uzay keşfi ve “kolonizasyon” çabalarında hangi aşamada olunduğunu ve hangi hedeflere doğru ilerlenmesi gerektiği konusunda bir bakış sunuyor. Bu ölçek aynı zamanda felsefe gibi pek çok alanda da tartışma ve araştırmalara konu olmuş, insanlığın uzaydaki rolünü ve potansiyelini anlamak için önemli bir referans noktası haline gelmiştir. Fakat bunlar NASA gibi emperyalist odaklar ve Elon Musk gibi şarlatanların elinde, tıpkı içinde yaşadığımız gezegenin mahvına yol açabildiği gibi, gelecekte evrenin de iç dengesini etkileyen sonuçlar da doğurabilecektir. 

İnsanın doğaya ve evrene hükmetme arzusu, tarihsel bir perspektiften incelendiğinde karşımıza karmaşık bir evrim çıkar. Enerji kontrolü, bu arzunun merkezindedir. Bu arzu, üretim araçlarını ellerinde bulundurmanın yanı sıra bilimin ve teknolojinin olanaklarından da en fazla yararlanan tekelci burjuvazi gibi açgözlü bir sınıfın elinde insanlığın ve evrenin başına yeni felaketler açar. Buna karşın insanlığın ortak çıkarlarını esas almanın yanında doğanın ve evrenin dengesini de gözeten bir anlayışla hareket edildiği taktirde sürdürülebilir bir yaşam inşa etmek için önemli bir rol oynayacaktır. Bugün geliştirilmekte olan Kuantum bilgisayarlar ve yapay zeka bileşimi teknolojiler, kapitalist/emperyalist dünyanın enerji kullanımında yeni boyutlar açacakken doğanın, insanlığın ve bir bütün olarak evrenin kendi iç dengesini giderek daha fazla sakatlayan bir anafor çıkacak ortaya. Hiçbir etik değer ve norm gözetmeyen finans tekellerinin kârını büyütme güdüsüne dayalı hareket zinciri kırılmadığı sürece gelecek karanlık bir boşluğa dönüşecek.

Dolayısıyla Engels’in vurguladığı gibi, “Her zaferin (keşfin -nba) beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır.” Ve biz bu etkilerin sonuçlarını deneyimleyerek her seferinde daha ağır biçimde yaşıyoruz. Bundandır ki doğanın ve insanlığın geleceği, enerji kullanımın doğa ve evrenle uyum içerisinde nasıl gerçekleştirilebileceğine bağlıdır.