Özel Mülkiyet Ekseninde Hukuk ve Sosyalizm -III

10

Kazım Bayraktar

NEP Döneminde Hukuk ve Sosyalizm

Savaş Komünizmi yıllarında (1917-20) Avrupa devrimleri beklentisi Lenin dahil Partinin tüm önde gelenleri açısından umudun önemli bir parçasıydı. Özellikle Troçki, Buharin ve Zinovyev-Kamenev çevresi Avrupa devrimleri gerçekleşmezse tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağını düşünüyorlardı. Savaş yıkıntıları, açlık ve salgın hastalıklarla boğuşan ülke müttefik denilen emperyalist güçlerle (ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) Alman ordusunun kuşatması altındaydı ve adım adım işgal ediliyordu. Bu zor koşullar Parti içindeki görüş ayrılıklarına yeni bir boyut kazandırıyordu. Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip eden, emperyalizm tahlillerinden de hareketle tek ülkede sosyalizmin mümkün olduğuna inanan Lenin 1920’ye doğru Avrupa devrimlerinden umudu keserek hızla sanayileşmeye odaklandı ve ülkenin elektrifikasyonunu bu yolda ana halka olarak öne çıkardı.  

Sanayileşmeyi hızlandırmak için kapitalizme belli tavizlerin verildiği NEP (Yeni Ekonomi Politika) dönemini başlatmak üzere 8. Tüm Rusya Sovyet Kongresine – muhalif seslerin yeniden yükselmesine neden olan – bir rapor sundu. Lenin’in rapor üzerine yaptığı ve elektrifikasyonu önemle vurguladığı ünlü konuşmasına karşı Troçki “Guguk kuşu Sovyet Hükümetinin sonunu ilan için öttü” diyor, Troçkist Radek Lenin’in kullandığı elektrifikasyon sözcüğüne karşı electro-fiction (elektrik hayali) diyerek dalga geçiyor (bu espri daha sonra Troçkist bir slogan oldu), diğer muhalif sağ kesiminin temsilcisi Buharin ise köylüleri ve işçileri aldatmaya dönük “elektrikle ilgili ütopik gevezelikler” diye burun kıvırıyordu. Umudunu tümüyle Avrupa devrimlerine bağlayan Zinovyev-Kamenev bloku sanayi ve teknolojisi gelişmemiş bu tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağını öne sürüyordu. (1) Sürecin ağır koşulları muhaliflerin sosyalizme olan inançlarını sarsıyor, parti önderliğinin sosyalist-komünist bilinci, irade ve sorumluluğu test ediliyordu. Muhalif görüşlere rağmen sonuçta NEP kabul edildi ve uygulamaya konuldu.

 

NEP bir bakıma, Savaş Komünizmi’nde kapitalizme verilen zorunlu tavizlerin bu kez sanayileşmenin, dolayısıyla sosyalizmin önünü açacak şekilde belli bir plan dahilinde güncellenmiş biçimiydi. Lenin’in deyimiyle iki adım ilerlemek için bir adım geri atılacaktı.

Üretici güçleri geliştirdiği ölçüde NEP sosyalist devlet denetimi altında planlı, taktiksel, geçici bir geri adımdı. Ancak kapitalizme verilen bu tavizin hukuka yansıması Sovyet hukukçuları arasında tartışmalara neden oldu. Bir kesim burjuvaziden devralınan geçiş toplumunun özelliklerini dikkate almadan Marksizmin temel hukuk görüşüne dayanarak burjuva hukuku “lanetliyor”, “komünist topluma geçişin başladığı bu aşamada sınıflar arasında bir uzlaşmaya yol açtığı” gerekçesiyle tümden reddediyordu. Tartışmaları dikkate alan Lenin, Medeni Yasa’nın (Sovyetlerde özel hukukun adıdır) onaylanmasından hemen önce Adalet Halk Komiseri Kurski’ye yazdığı mektupta NEP döneminde izin verilen kapitalizmin liberal kapitalizmden farklılığına işaret ediyor, bireyciliği reddeden Sovyet hukukunun perspektifini şöyle açıklıyordu:

“Herhangi ‘özel’ bir şey tanımıyoruz; ekonomik alanda yalnız kamu vardır. Ve hiçbir bireysel hukuk yoktur. Müsaade ettiğimiz tek kapitalizm devlet kapitalizmidir. Bu nedenle devletin ‘özel’ hukuk ilişkilerine doğru müdahale alanını genişletmeliyiz ve devletin, ‘özel’ sözleşmeleri bozma hakkını da genişletmeliyiz. Medeni hukuk ilişkilerine Roma hukukunun değil fakat devrimci adalet bilincimizin uygulanması gereklidir.” (2)

Sovyet hukukunun temelleri sosyalizmin hedefleri doğrultusunda ancak eşitliği yasal eşitliğe indirgeyen, özgürlüğü özel mülkiyetle özdeşleştiren, sonsuz özel çıkar çatışmaları üzerine kurulu burjuva hukukunun soyut ilkeleri dışlanarak atılıyordu. “Bireysel (özel -nba) hukuk” kapitalist devletin değil sosyalist devletin kontrolü altındaydı. Örneğin tarım işletmecilerinin toprak satışları, ipotek işlemleri, 6 yıldan fazla kiraya vermeleri yasaklanmıştı. Sanayi alanında da bir yandan kapitalistlerin kâr peşinde koşarak sanayiyi geliştirmelerine izin veriliyor diğer yandan tarımdakine benzer sınırlamalar konularak sınırsız sermaye ve iktisadi güç birikimi yasa ve genelgelerle bir şekilde sınırlanıyordu. İzin verilen kapitalizm devlet kontrolü altında olduğu için Lenin’in deyimiyle “devlet kapitalizmi” uygulanıyordu. Komünizme doğru ilerlemenin geçici ama zorunlu aracı olan proleter sınıf devleti burjuva sınıf devletinden ne biçimde farklıysa sosyalist hukuk da burjuva hukukundan aynı biçimde farklı olmak zorundaydı. Bu farklılık -örneğin işçi ile kapitalist mahkemede karşı karşıya geldiğinde işçinin haklarını gözetmeye ağırlık vermekle birlikte kapitalistin haklarını da dikkate alan-, özgül bir durum ve kavranması gereken bir zorunluluktu. 

Sovyetik yargı sistemi ve sosyalist adalet bilinci NEP döneminde kapitalizme verilen tavizlerin sınırlarının aşılmasına, kötüye kullanılmasına karşı mücadelede önemli bir işleve sahipti. NEP’in  amacını kavrayan yargıçlar yaptıkları yargılamalarda yasaların tanıdığı geniş yorumlama olanaklarını sosyalist adalet bilinciyle somut olaylarda kullanabiliyor, özel mülkiyetin sürekli büyüme dürtüsüyle NEP’in sınırlarını aşmaya, kötüye kullanmaya çalışanları kararlarıyla engelleyebiliyorlardı: “‘NEPmen’in (NEP adamı) ticari faaliyetleri, murabahacılık cezaları ile kısıtlandırılmış (faiz için yasal maksimum yoktu, yargıç davanın durumuna göre karar vermek zorundaydı- mad.-194) ve tekel kurmak suretiyle fiyatları yükseltmenin cezası ise en az 6 ay hapisti (mad. 127). Karaborsa yapmaya ise en az iki yıl hapis ve ayrıca özel mallarına el koyma ve ticaretten men cezaları uygulanıyordu. Buna benzer cezalar (mad. 61-62) ürünlerini kamu satın alma organlarına satmaktan kaçınan Kulaklara karşı ‘pazarı gizlice kendi denetimi altına almak’ suçu ile uygulanıyordu. Bu maddeler daha sonra Kulakların tam olarak kaldırılmalarında bir tüfek tetiği olarak yardımcı oldular.” (age, sf. 142)

Savaş Komünizmi hukuku NEP planına göre güncellenirken genelgelerin yerine kamu, özel, ceza, aile, tarım ve toprak, yargılama usulü gibi belli başlı konularda düzenlenmekte olan yasaların önde gelen ilkesi hukuk ilkesi değil Adalet Halk Komiserliği tarafından hazırlanıp 27 Kasım 1917 tarihinde uygulamaya konulan genelgenin 22. maddesinde ifade edilen “sosyalist adalet bilinci”ydi. Bu ilkenin başlangıçta neden olduğu belirsizlikler yeni yasalarla belli ölçülerde giderilse de somut koşullara göre sosyalist adalet bilincinin yorumuna açık alanlar bırakılıyordu:

“Gayet sağlam olarak tespit etmiş olduğumuz ve hiçbir tereddüde yer verilemeyecek NEP… politikamız… vatandaşın meşru sayılan özel iş faaliyetleri ile NEP’in kötüye kullanılması olarak kabul edilebilecek faaliyetleri arasında kesin bir çizgi tespit etmek için çaba harcamış bulunuyoruz. Bu olay, bu amaç için yapmış olduğumuz çalışmaların yetenekli ve yeterli olduğunu ispat edecektir. Eğer hayat bizim gözönüne almadığımız tutarsızlıklar yaratırsa derhal gerekli düzeltmeleri yapacağız. Hukuk mekanizmamız bu hususta yeteri kadar elastikidir…” (3) 

Tarihsel deneyimlerden yoksun olan Sovyet Devrimi, İç Savaş başta olmak üzere çok ağır toplumsal koşullar altında pratikte deneme-yanılma yöntemiyle ama sosyalizm bilinciyle ilerliyor, elastiki yasalar ve genelgeler uygulamada belirsizliklere ve tartışmalara yol açıyor, benzer konularda birbirinden faklı kararlar ortaya çıkıyordu. Merkezileşmeye ve istikrara da ihtiyaç vardı. İki farklı yol izlendi:

“Birincisi, adli görevlerin kendisi merkezileştirildi. Böylece yerel Sovyetlerden en üst adalet organlarına kadar adli denetimin kapsamına alındı ve ‘ihtilalci yasalcılığı korumak’ için özel bir organ, savcılık müessesesi kuruldu… Adli görevlerin merkezileştirilmesi Yargıtay mahkemelerinin kurulmasına doğru gelişti….Medeni Yasanın bütün çapraşık davaları ve İhtilal Mahkemeleri’nin yetkisi içinde olan karşı-devrim suçlarına kadar 6 halk yargıç yardımcılarına sahip olan Halk Mahkemeleri’nin evvelce yetkili oldukları davalarla ve görevini kötüye kullanan resmi görevliler ve ekonomik teşkilatların yöneticilerinin davaları ile de ilgilenmek zorundaydılar. Yargıçların kendilerini seçmiş olan Sovyetçe işten çıkarılma kurumu korundu…” (age, sf.145-146, bba)

Sovyet hukuku NEP döneminde bazı burjuva hukuk ilkeleriyle belli sınırlarda uzlaştırılacak şekilde modifiye edildi. Sanayi kapitalistlerine ve tarım kapitalisti kulaklara kâr ve pazar olanağı tanınırken üretimin boyutları sosyalist ekonomik hedeflere göre belirleniyor ve denetleniyordu. Bu plan kapsamındaki özel işletmeciler sosyalist devletin denetimi altında “girişim özgürlüğüne” sahiptiler. Hukuk da buna göre ayarlanıyor, sosyalizm amaçlı hukuk ile özel mülkiyet amaçlı hukukun karması bir sonuç ortaya çıkıyordu. Ancak hukuk, kapitalizmde olduğundan farklı olarak sınıflar üstü aldatıcı bir görünüm altında değil sosyalist bilincin elinde belli bir hedefe doğru bir araç olarak işlev görüyordu. Ceza, özel, idare, yargılama usulü gibi birbirinden farklı konuları düzenleyen bu aracın tüm alanlarının aralarındaki muhtemel çelişkileri giderecek, aynı hedefe doğru ilerlemelerini sağlayacak bir üst yasa düzeneğine de ihtiyaç vardı.

Sosyalizm ve Anayasa: “Ancak”sız “Ama”sız 

“Bütün iktidarın Sovyetlere” geçtiği 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte kurulan Sovyet Kongresi tarafından ilan edilen Sömürülen ve Çalışan Halkın Hakları Bildirgesi ile Komünist Parti’nin Programı anayasa gibi işlev görüyordu. Hukuksuz olmayan sosyalizm anayasasız da olmazdı. Programa ve Bildirge’ye uygun bir anayasa, burjuvaziden devralınan sınıflı toplumun sosyalist topluma dönüşümünde devam eden sınıfsal çelişkilerin, başta uluslar sorunu olmak üzere diğer sorunların -sosyalizm yolunda- siyasal çözümünü, pratikteki işleyişini hukuk diliyle ifade eden bir başvuru aracı olabilirdi. 

Kuşkusuz genel olarak hukuka bakışta olduğu gibi burjuva anayasacılığı ile proletaryanın anayasa politikası arasında da özsel bir farklılık vardır. Sovyet pratiğinden hareketle biri kuvvetler ayrılığı diğeri oy ve seçim hakkı olmak üzere önde gelen iki konu ve bu konularla iç içe geçen uluslar sorununun siyasal-hukuksal çözümü üzerinden ele alındığında bu farklılık apaçık ortaya çıkar. 

Burjuva hukukun kuvvetler ayrılığı (yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsızlığı) ilkesinin tarihsel arka planı esas olarak henüz tekelleşip merkezileşmemiş, aristokratik merkeziyetçiliğin baskısı altında çok parçalı ve rekabet halinde olan burjuva kesimlerin siyasi iktidarın belli bir sermaye grubunun ya da burjuvalaşan aristokratların eline/nüfuzu altına geçmesini engelleme eğilimine dayanır. Tekelci-emperyalizm çağında ise ya işlevini yitirir ve kağıt üzerinde kalır ya da tümüyle ortadan kaldırılır. Bu tasfiye süreci, sınıflar mücadelesine ve ülke koşullarına bağlı olarak şu veya bu biçimi alabilir. Ancak hangi biçimde var olursa olsun veya olmasın bağımsız oldukları sanılan bu kuvvetler kapitalist sisteme, dolayısıyla burjuvaziye ve hukukuna sıkı sıkıya bağlı olduklarından burjuvazinin sınıf egemenliğinin/diktatörlüğünün hükmü altında merkezileşirler. Bu nedenle burjuva hukukun yasalar önünde eşitlik ilkesi gerçek eşitsizliği ne biçimde gizliyorsa kuvvetler ayrılığı ilkesi de burjuva sınıf diktatörlüğünü o biçimde gizler. 

Burjuva anayasaları demokrasiden, hak ve özgürlüklerden söz eder fakat peşinden “ancak”, “fakat”, “ama” gibi sözcüklerle öyle muğlak sınırlamalar getirir ya da düzenlemeyi yasalara bırakırlar ki, o hak ve özgürlükler iktidarın yasaları, genelgeleri ve yönetmelikleriyle kağıt üzerinde kalıverir: “Çünkü Anayasanın her maddesi kendi antitezini, Yukarı Meclisini ve Aşağı Meclisini, yani genel kural olarak özgürlüğü, bu kuralın istisnası olarak da özgürlüğün ortadan kaldırılmasını kapsamaktadır. Böylece özgürlük adına saygı gösterilip onun somutlaştırılması hiç kuşkusuz hep yasal yoldan önlendiği sürece, özgürlüğün pratik yaşamda yediği darbeler ne denli öldürücü olurlarsa olsunlar özgürlüğün anayasal varlığı da hiç yara bere almadan olduğu gibi korunmuş gözükür.” (K. Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i) Sosyalizmin hukuk ve anayasa politikası bu iki yüzlülüğe son verir. 

Sosyalizm aşamasında varlığını sürdüren sınıfsal çelişkiler sorunu, devletin iktidar organları birbirlerinden ayrı (Avrupa Komünizmi akımlarının ve Türkiye versiyonu olan Sinan Dervişoğlu ve benzerlerinin savundukları gibi) tam bağımsız kurumlara dönüştürülerek çözülemez, proletarya iktidarının demokrasi-diktatörlük özdeşliği ve bütün kurumlarıyla birlikte komünizme doğru kesintisiz ilerleme hedefi teminat altına alınamazdı. Öte yandan uluslar sorunu da üniter ve tekçi ulus-devlet merkeziyetçiliğiyle çözülemezdi. Sovyet tipi örgütlenmeler çözümün anahtarı oldular.

Rusçada konsey ya da meclis anlamına gelen Sovyet, ilk olarak İşçi Temsilcileri Sovyeti adıyla 1905 yılında Petrograd’daki fabrikalarda işçiler tarafından kendiliğinden kuruldu. Sovyet tipi örgütlenme 1917’ye doğru topraksız yoksul köylüler ve askerler tarafından da kuruldu. Her Sovyet, kendi nüfus, ihtiyaç ve kurallarına göre temsilci ve delegelerini seçiyor, haklarını bu temsilciler vasıtasıyla ifade ediyor, iktidardan talep ediyordu. Her üyenin seçme ve seçilme hakkı vardı. Sol liberallerin, Avrupa Komünizmi gibi akımların fikirlerine uymadığı için sözünü etmekten pek hoşlanmadıkları hatta yok saydıkları Sovyet tipi örgütlenme, onların literatürüyle ifade edersek sivil toplum tabanında kendiliğinden doğan apaçık “sivil toplum örgütü” idi. Bu akımların hoşlanmadıkları şey Sovyetlerin sınıfsal nitelikleriydi. Sovyet yapılanması ülkenin ezilen uluslarının yaşadığı bölgelere de yayıldı -ki bu gelişme ulusal sorunun sınıfsal çözümü açısından da tarihsel bir fırsat sunuyordu. 

Çarlığın yıkıldığı 1917 Şubat Devrimi’nin temel gücü işçiler ve emekçi yoksul köylülerdi. İktidarı Kerensky önderliğinde Rus burjuvazisi ele geçirdiğinde savaşın yol açtığı yıkım, açlık ve yoksulluk yanında savaş yorgunluğu tüm halkları bezdirmişti. Çarlık Rusyası, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na müttefiklerin (İngiltere, Fransa, İtalya, ABD) safında katılmıştı. Devrimle işbaşına gelen Kerensky hükümeti ise aynı emperyalist safta savaşa devam kararı vermekle kalmamış, içte işçilere karşı sermayenin, topraksız köylülere karşı büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını koruyan bir politika izlemeye başlamıştı. İşçiler, köylüler ve ezilen uluslar açısından değişen bir şey yoktu. Bir işçinin deyimiyle “yine bizim eski pantalon”du, sadece “önü arkasına gelmiş”ti. (John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün)

Şubat Devrimi’nden bir süre sonra Lenin’in öncülüğünde Bolşeviklerin “Emperyalist savaşa karşı barış” ve “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganları RSDİP’in programında yer alan “ulusların kaderlerini tayin hakkı” ile birlikte tarihsel-toplumsal karşılığını buldu, 1917 Ekimi’nde sosyalist devrim patlak verdi ve yerel Sovyetler kendi hükumetlerini kurmaya başladılar. Sovyet tipi örgütler aracıyla kendi kaderlerini tayin etme yoluna girmekle kalmadılar, işgalci emperyalistlere ve onların işbirlikçilerine dönüşmüş yerel ulusal burjuva iktidarlara, beyaz ordulara karşı ittifak yaptılar. Farklı uluslardan İşçi-Köylü Sovyetleri’nin birleşik mücadelesi sonucu zafere ulaşılmış, ulusal kurtuluş sınıfsal kurtuluşla iç içe gelişmiş, emperyalistlerin işbirlikçilerine dönüşmekle kalmayıp yerel Sovyet yapılanmalarına saldıran ulusal burjuvazilerin maskeleri düşmüştü. 

Sovyetler’de cisimleşen bu özgül durum, ulusal kurtuluş mücadelesinin hangi sınıfın öncülüğünde yapıldığında hangi sonuçlara yol açtığını -aynı zamanda hangi hukuksal biçimler sergilediğini- gözler önüne sermesi açısından tarihsel öneme sahiptir. 

Ulusal kurtuluşun burjuvazinin meşrebinde ne anlama geldiği ile proletaryanın elinde ve dilinde ne anlama geldiğinin daha iyi anlaşılması için, konumuz kapsamında, aynı tarihsel süreçte kurulan iki devletin -Türkiye Cumhuriyeti ile SSCB’nin- siyasal-hukuksal yapılarını düzenleyen anayasalarını karşılaştıralım.

İki Ülke, İki Sınıf, İki Ulusal Sorun, İki Anayasa

Ekim Devrimi’nin ardından Rusya’da İç Savaş yaşanırken aynı yıllarda Anadolu’da da M. Kemal ulusal kurtuluş savaşı için ülkenin çeşitli bölgelerinde kongreler topluyor, Kürtler başta olmak üzere farklı ırk ve inançların kanaat önderlerini bir araya getirerek hazırlanan Bildirgeler’de onlara haklar vaat ediyor, sözler veriyor ve emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşına katılmaya çağırıyordu. Çağrı kabul gördü, birleşik bir güç oluştu, bu sayede savaş zaferle sonuçlandı ve Cumhuriyet kuruldu. Bu sırada 1917 Ekim Devrimi’nin öncü dinamikleri işçi sınıfının önderliğinde her ulus bölgesinde işçi-köylü Sovyetleri oluşturuyordu. Her iki ülke de savaştan yoksul ve yorgun çıkmış, aynı zamanda emperyalist devletler tarafından işgal edilmişlerdi. Her iki ülke de işgalden kurtulduktan sonra 1924 yılında Anayasalarını yürürlüğe koydular. Yazının sınırları nedeniyle iç içe geçen üç başlık -ulusal haklar, kuvvetler ayrılığı ve seçme-seçilme hakkı- üzerinden karşılaştırma yapalım:

Birinin başlığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, diğerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ydı. İlkinde 1917’de Devrim’in hemen ardından ilan edilen Sömürülen ve Çalışan Halkın Hakları Bildirgesi ile 1922 de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni (SSCB) resmen kuran Kuruluş Antlaşması ve Bildirgesi 1924’de Anayasaya dönüşürken, ikincisinin 1921 yılında kabul ettiği Teşkilat-ı Esasiye Kanunu aynı yılda Anayasaya dönüştü. 

Sovyet Anayasası’nın girişinde SSCB’nin, herbiri kendi ulusal bölgesinde yerel/özerk hükümet biçiminde kurulmuş bulunan Rusya (RSFSC), Ukrayna (USSC), Beyaz Rusya (BSSC) ve TransKafkasya (TSFSC-Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan) tarafından -ilerde diğer ulusal bölge Sovyetleri de katılacaklardır- Federatif Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’nin kurulduğu ilan edildi. Resmi dil diye bir madde yoktu. Her ulusal Sovyet bölgesi kendi anadilini kullanma hakkına sahip olduğu gibi Merkez Yürütme Komitesi Bürosu ve SSCB Halk Komiserleri Konseyi’nin karar ve tüzükleri üye cumhuriyetlerde genel olarak kullanılan dillerde basılır (Rusça, Ukraynaca, Beyaz Rusça, Gürcüce, Ermenice, Türkçe, Tatarca) (md.34). Birlik cumhuriyetleri vatandaşları için (herhangi bir ulusun adı geçmeksizin -nba) tek bir federal vatandaşlık oluşturulur (md. 7) deniliyordu. Her ulusal bölgede kurulan Sovyetin kendi anayasası vardı ve Üye Cumhuriyetler mevcut anayasalarını SSCB Anayasası ile uyumlu hale getirmek üzere anayasalarında gerekli değişiklikleri (md. 5) yapmakla yükümlüydü. Birlik cumhuriyetlerinin herbiri Birlik’ten özgürce ayrılma hakkına sahipti (md.4). Sovyet uluslarının bu özgür birliği dünyada tek örnek oldu. 

1924 T.C. Anayasası’nda ise Kurtuluş Savaşı öncesinde Amasya Protokolü başta olmak üzere diğer kongrelerde verilen sözler, 10 Şubat 1922 tarihli Kürt Özerkliği Kanun Tasarısı, İzmir basın toplantısında, telgraf ve mektuplarda dile getirilen özerklik vaatleri “unutuldu”; Anayasa Türkiye Devleti bir cumhuriyettir (md.1) diye başlıyor, Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır; resmî dili Türkçedir.. (md.2) diye devam ediyordu. Vatandaşlığın tanımının yapıldığı 88. madde Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur cümlesiyle başlıyordu. Farklı ırk, dil ve dine mensup insanların yok sayılmalarının, asimile edilmelerinin, o günden bu yana (öncesi de vardır) buna itiraz eden Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere kendi etnik dil, kültür ve inancını sürdürmek isteyenlere karşı yapılan katliam, zorunlu göç ve sürgünlerin işareti veriliyordu. Yeni süreç 1925 Kürt katliamıyla başladı. Kürt kimliği ve dili yasaklandı, yok (“bilinmeyen dil”) sayıldı. Tüm ülke çapında Türkçe eğitim dayatıldı. Anayasa gereğince herkes “Türk ıtlak olunacak”tı.

T.C Anayasası’nda 1789 Fransız Devrimi Anayasası’nda yer alan hak ve özgürlükler (kuvvetler ayrılığı hariç) sıralanıyordu (mad. 68-78). Ancak hemen peşinden gelen Takrir-i Sükun Kanunu ve Hıyanet-i Vataniyye Kanunu’nda yeni yasaklar getiren değişiklikler yürürlüğe konularak bu hak ve özgürlükler hemen hemen tümüyle ortadan kaldırılıyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında asker kaçaklarına karşı M. Kemal’e bağlı olarak kurulan İstiklal Mahkemeleri bu kez Kürtlere ve muhalif sosyalist aydınlara hatta M. Kemal’in asker-sivil muhaliflerine karşı yeni bir silaha dönüştürülüyordu. Tüm yetkilerin merkezde, giderek M. Kemal’de toplandığı katı bir merkeziyetçilik süreci başlıyordu.

Aynı süreçte kuvvetler ayrılığını açıkça reddeden Sovyet sosyalizmi karar ve yetki gücünü, ezilen ulus bölgelerinde sınıf temeli üzerinde kurulan İşçi-Köylü Sovyetleri’ne dağıtıyor (md. 3), onları özgür iradeleri doğrultusunda birleştirerek herbirinin temsil edildikleri üst birlik (SSCB) kurarak Birliğin ortak yönetiminin zorunlu kıldığı ve Anayasa’da gösterilen alan ve konulardaki (md. 1)  karar ve yetkiyi üst birlikte ve onun tesis edeceği kolektif yönetim organlarında merkezileştiriyordu. Merkezileştirilen işler dışında kalan konularda “her üye Cumhuriyete kendi kamu gücünü herhangi bir makamdan onay almaksızın kullanma hakkı” tanınıyor; Birlik içinde yer alan üye Cumhuriyetlerin egemenlik hakları korunuyor (md. 3), “Üye Cumhuriyetlerin herbiri Birlik’ten çekilme hakkına sahiptir” (md. 4) deniliyordu. Sovyet Anayasası bununla da yetinmiyor, 8. maddede Federal Sovyet yanında Milliyetler Sovyeti” kuruluyor, yetkiler bu iki Sovyet arasında da paylaşılıyordu. Federal Sovyet ile Milliyetler Sovyeti arasında görüş ayrılıkları olduğunda çözüm için uzlaştırma yöntemleri tanımlanıyordu (md. 23-24).

Seçme ve Seçilme hakkı

17-19 yüzyıl burjuva cumhuriyetlerinde (1924 Anayasası’yla Türkiye dahil) bireylerin temsilcilerini (milletvekillerini) doğrudan seçme hakları olmadığı gibi vergi ödemek, belli bir mal varlığına sahip olmak gibi şartlarla sınırlı dolaylı hak olarak sadece erkeklere tanınmıştı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen ikiyüzlü burjuvazi kendi sınıf egemenliğinin yolunu açıyordu. Bu hak ya iki dereceli seçim dayatılarak ya da partiye oy verme yöntemi egemen kılınıp bağımsız adayların kazanma koşulları partiler karşısında zayıf bırakılarak fiilen engelleniyordu. Parti seçimleri yapıldığında milletvekilleri barajı aşan parti yönetimleri tarafından -burjuva sınıfın meşrebine ve ideolojisine uygun, emekçi halka yabancı, anormal yüksek maaş ve sermayeyle beslenen, ayrıcalıklarla donatılmış kişiler arasından- atanırlardı. Bu durum, işçilerin, köylülerin, yoksul emekçilerin, farklı ırk ve inanç gruplarının meclise girmelerini engellemek, halkın bilincini manipüle etmek, demokrasi yanılgısı ve burjuva sınıf hegemonyasına rıza üretmek için düzenlenmiş burjuva siyaset oyunundan başka bir şey değildir. 

Sovyet pratiğinde ise seçimler işçi-köylü-asker Sovyetlerinin somut iradesinin dolaysız belirlenmesi için proleter-demokratik bir araçtı. Seçme-seçilme hakkına gelince, burjuva hukukun “yasalar önünde eşitlik ilkesi” reddediliyordu. Bu nedenle 10 Temmuz 1918’de Sovyet Kongresi tarafından Anayasa olarak onaylanan metinde seçme seçilme hakkı “on sekiz yaşını doldurmuş olmak şartıyla, din, uyruk, ikametgah vb. ayrımı gözetmeksizin, her iki cinsiyetten” Sovyet vatandaşlarına,  “üretken ve topluma yararlı emek yoluyla geçimini sağlayan herkes ve ayrıca önceki kişilerin üretken iş yapmalarını sağlayan ev işleriyle uğraşan kişiler, yani sanayi, ticaret, tarım vb. alanlarda çalışan her sınıftan işçiler ve çalışanlar ile kâr amacı gütmeden yardımcı çalıştırmayan köylülere”, “Sovyetlerin ordu ve donanmasının askerlerine” tanınıyordu (4. md.13. fasıl). 

Öte yandan aynı fasılda: “Kâr artışı elde etmek amacıyla ücretli işçi çalıştıran kişiler; sermaye faizi, mülk gelirleri vb. gibi herhangi bir iş yapmadan gelir elde eden kişiler; özel tüccarlar, ticaret ve ticari aracılar; her mezhepten keşişler ve din adamları; eski polis, jandarma ve Okhrana (Çar’ın gizli servisi) çalışanları ve ajanları, ayrıca hüküm süren eski hanedanın üyeleri; bencil veya onursuz suçlar nedeniyle bir Sovyet tarafından vatandaşlık haklarından mahrum bırakılan kişiler” seçme ve seçilme hakkı kapsamı dışında bırakılıyordu. Devrik burjuvazi ve Çarlığın devlet bürokratları, aristokrat kalıntıları tasfiye edildikten sonra bu hüküm sonraki Anayasalarda gereksiz hale geldi.

1924 Anayasası’na göre Sovyet vatandaşları her ulus bölgesindeki kendi yerel Sovyet meclislerinin üyelerini seçerler. En yüksek güç olan SSCB Kongresi, bu Sovyet meclisleri tarafından seçmen sayısı ile orantılı olarak seçilmiş temsilciler (delegeler) tarafından oluşturulur (Mad. 9). “SSCB Sovyetler Kongresi delegeleri Sovyetlerin bölgesel kongrelerinde seçilir.” (md. 10). Proleter demokrasiyi burjuva demokrasilerinden ayıran en önemli haklardan biri (ilk kez Paris Komünü’nde uygulanmıştı) “Sovyete temsilci gönderen seçmenlerin, genel hükümlere göre onu geri çağırma ve yeni bir seçim yapılmasını talep etme hakkı”ydı (md. 78).

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bir yanda kaderlerini sosyalist özerklikten yana tayin etmiş ulusların, işçilerin, köylülerin, askerlerin Sovyetik örgütleri, kamulaştırılmış bankalar, stratejik sanayi işletmeleri, enerji, ulaşım ve posta hizmetleri vb. diğer yanda devrik burjuvazi ve aristokrat kalıntıları, NEP ile izin verilmiş  kapitalist tarım ve sanayi işletmeleri, kulaklar, yabancı sanayi şirketleri. Daha da önemlisi sökülüp atılması on yıllar sürecek olan burjuva kültürü ve ideolojisinin toplumda devam eden etkileri. Tümü sosyalist stratejik planın hükmü altında ancak belli bir düzen ve kurallara bağlı olarak bir arada. Ama nereye kadar? Nasıl?..

(Gelecek bölüm “NEP Sonrası Hukuk ve Sosyalizm”)

(1) H. Selim Açan, Bilince Dönüşen  Zorunluluk, Sel Yay. sf.35

(2) Prof. Rudolt Schlesinger, Marksizm ve Sovyet Hukuk Teorisi, Sinan Yay.  sf.179, bba

(3) Lenin, cilt 9 s. 314, Aktaran Prof. Rudolt Schlesinger Marksizm ve Sovyet Hukuk Teorisi, s.110