II. Enternasyonal’in Sosyalizm Anlayışının 2.0 Versiyonu

8

H. Selim Açan

Sosyalizmde geriye dönüşlerin nedenleri ve çıkarılması gereken dersler kapsamında son dönemde yayınlanan kitaplardan biri de Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi başlığını taşıyan incelemesinin birinci cildi. SSCB deneyimine odaklanan bu ciltte yazar, ‘yaşayan sosyalizmin çöküşüne yeni bir yaklaşımın temellerini’ ortaya koyma iddiasında.

Dervişoğlu’nun yıllara yayılan araştırma ve emek ürünü olduğu açık kitabı, çıkardığı temel sonuçlar ve ‘teoride yenilenme’ adına vaz ettiği görüşler itibarıyla -bana göre- alkıştan çok eleştiriyi hak eden bir kaynak. Fakat bu onun SB’nde sosyalizmin içten içe çürüyüp nasıl deforme edildiğine dair bildiklerimizi çoğaltmakla kalmayıp geçmişimiz (ve geleceğimiz) üzerine daha etraflı düşünmeyi kışkırtıcı yönler taşımadığı anlamına gelmiyor. 

Kendi adıma kitabın özellikle Stalin yoldaşın son zamanlarından başlayarak rejimin ve partinin kimler tarafından nasıl yozlaştırıldığına dair çarpıcı bir dökümün yapıldığı Çöküşün Kodları başlığını taşıyan 8. Bölümüyle (sf.229-256 arası) Brejnev döneminin içyüzüne dair detaylı yeni bilgiler içeren Parlayan Yüz, Çürüyen Gövde (sf. 259-290 arası) başlığını taşıyan 9. Bölümünü bilgilendirici ve sarsıcı bulduğumu belirtmeliyim. Kitap diğer bölümlerinde de yer yer dikkate değer alt çizmeler ve yorumlar içeriyor. 

Fakat tam da onları okurken kitabın giriş bölümlerinde tezleştirdiği ‘Lenin de bizim Gorbaçov da, Stalin de bizim Kruşçev ve Brejnev de’ şeklindeki düzleştirici tarih anlayışı geliyor aklınıza. “Bir taraftan 1956 sonrası ivmelenen yozlaşma ve çürümenin nasıl vahim boyutlar kazandığını sergilerken o zaman nasıl oluyor da Lenin ve Stalin yoldaşların önderlik ettiği dönemlerle Kruşçev ve ardından gelenlerin dönemlerini aynılaştırıp hepsini ‘sosyalist’ olarak niteleyebiliyorsun?” diye soruyorsunuz. Daha önce Ahmet Açan’da da gördüğümüz ‘sosyalizme gönül vermiş olmak’ ile ‘Marksist-Leninist ilkeler temelinde tutarlı bir sosyalizm kavrayışı ve bilinç sahibi olmak’ arasındaki uçurum Sinan Dervişoğlu örneğinde de çıkıyor karşımıza. 

Herkesi “Lineer tarih anlayışına” sahip olmakla suçlayan güya diyalektik yaklaşım

Sinan Dervişoğlu’na inanacak olursak, kapitalizme geri dönüş ve ’89 sonrası yaşanan toplu çöküş “doğal bir son”muş. Bunu abartıp “trajikleştirmemek” gerekiyormuş. “Yaşanan çöküşü travma olmaktan kurtarmanın tek yolu” buymuş. Çünkü “tarihte hiçbir toplumsal devrim, ilk atılımının ardından lineer bir büyüme ve başarıyla evrenselleşmemiş, başarıya ulaşmamış.” 1789 Devrimi’nin başına da bu gelmemiş mi? Napolyon savaşlarıyla önce tüm Avrupa’ya yayılmış, arkasından gerek kendi iç deformasyonları (her neyse?..nba) gerekse Avrupa aristokratik gericiliğinin birleşik müdahalesiyle topyekûn yenilgi ve restorasyonla sonuçlanmış. Ama nihayetinde “1789’un ideali olan demokratik burjuva iktidarı 20. yüzyılın başında tüm dünyada kesin zafere ulaşmış” (sf.4) (O ne kadar “kesin bir zafer”di ve o “kesin zafer”den geriye bugün ne kaldı konusuna şimdilik girmeyelim…)

Sapla-samanı kitabı boyunca sık sık birbirine karıştıran Dervişoğlu’nun 20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa pratiklerinin geri dönüş ve hüsranla sonuçlanmasına ilişkin bu düzleştirici tarih açıklamasını okuyunca, “Madem bu doğal bir tarihsel çevrimdi, o geriye dönüşü açıklamak için yıllarca emek verip tuğla kalınlığındaki o kitabı niye yazdın o zaman” diye sorma isteği uyanıyor insanın içinde. 

Burjuva devrimlerle-sosyalist devrim arasındaki nitelik farkının nerede yattığını ‘unutmuşa’ benzeyen bu güya diyalektik tarih okuması bize aslında, ‘sosyalizmin zaferini mümkün kılacak nesnel tarihsel koşulların içinde bulunduğumuz emperyalizm çağında bile henüz yeterli olgunluğa ulaşmadığını, dolayısıyla sosyalizmin giderek genişleyip büyüyen kalıcı bir zaferini ummanın hayal olduğunu’ vaz ediyor. Yani sosyalizmin imkansızlığı teorisi yapıyor. 

Dervişoğlu, paylaşmadığı her yaklaşımı her fırsatta “lineer tarih anlayışı” torbasına doldurmakta. Buna karşın kendisi sapla-samanı, elmalarla armutları sık sık aynılaştırmakta beis görmüyor. Örneğin “Sovyet tarihinde bir değil birden fazla ‘kırılma noktası’ vardır…” şeklinde bir tez ileri sürüyor (sf. 11). Ardından her birini sosyalizmin tarihsel anlamı ve amacından koparmakla kalmayıp her birinin hangi koşullarda, hangi gelişme ya da ihtiyaçların sonucu ortaya çıktıklarını göz ardı ederek yani öncesiz ve sonrasız soyut ‘kendinde şeyler’ gibi peş peşe sıralayıp eşitleyerek şu “tarihsel kırılma noktaları”nı sayıyor: 

 “Diğer sol partilerin (Menşevik ve SR’ler) kapatılması, parti içi platformlara son verilmesi, dünya devrimi vizyonunun bırakılması (ya da kimileri için tam tersi: buna saplanılması), NEP, 1927 kolektivizasyonu, parti içi mücadele ve Moskova Duruşmaları, Komintern’in kapanması, 20. Kongre, son olarak Glasnost… Bunlardan birine veya birkaçına odaklanıp, üstelik bu noktaları bir liderin ölümüyle birleştirip kalanları bir tarafa itmek, tarihin aşırı basitleştirilmiş ve kaçınılmaz olarak eksik bir yorumunu beraberinde getirecektir.” (sf.11, abç) 

Tartıştığımız konuya ilişkin olarak Türkiye solunda Dervişoğlu’nun resmettiği, daha doğrusu karikatürize ettiği darlık ve sığlıkta yaklaşanlar kimlermiş bilemiyorum. Bana öyle geliyor ki yazar kendisinin ne kadar geniş bir perspektifle hareket ettiği izlenimi yaratmak için kitabının girişinde böyle bir ‘hayalet’ yaratmış. 

Fakat burada asıl ‘ilginç’ olan, sergilenen düzleştirici tarih anlayışıdır. ‘Tarihsel kırılma noktaları’ olarak hepsi aynılaştırılan seçilmiş bu dönüm noktaları, sosyalizmin tarihsel amacına hizmet/uygunluk ışığında aynı anlam ve ağırlığa mı sahiplerdir, aynı sonuçları mı doğurmuşlardır? Tarihin düz bir çizgi halinde değil iniş ve çıkışları, atılım ve geri çekilişleri içeren helezonik bir seyir izlemenin yanında sıçramalarla ilerlediğini savunan diyalektik materyalist tarih anlayışı açısından Sovyet Devrimi ve sosyalist inşanın ilerleyişi de elbette otobanda seyahat düzlüğü ve rahatlığında olmamıştır ama siz kalkıp bir NEP’i Glasnost’la aynı kefeye koyabilir misiniz? O kesitte nasıl bir role soyunduklarından arındırdığınız “diğer sol partilerin kapatılmasını” ya da parti içi hizipleşmenin yasaklanmasını tarımın kolektifleştirilmesi yönelimiyle aynılaştırabilir misiniz?.. 

“Lineer olmayan” tarih okuması bu mu oluyor? 

Sinan Dervişoğlu’nun ‘bütünlük’, ‘nesnellik’ ve ‘derinlik’ imajını pekiştirmek amacıyla olsa gerek bu tarih okumasının devamında Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov dönemlerinin baskın yönünü/karakterini perdelemek amacıyla saydığı “olumluluklar” ise evlere şenlik. Bu yöneticilerin bakın ne büyük hizmetleri olmuş sosyalizm davasına: 

Kruşçev “Küba halkının kurtuluşuna” katkı sağlamış ( sanki babasının çiftliğiymiş gibi Küba’yı emrivakiyle karşı karşıya bırakarak yol açtığı füze krizi nedeniyle dünyayı savaşın eşiğine getirdiği yetmezmiş gibi Moskova’nın piyonu Küba Komünist Partisi’nin 1959 Devrimi’ne kadar Castro ve yoldaşlarına nasıl baktıklarını “unutmuş” anlaşılan Dervişoğlu?!!); Brejnev “kahraman Vietnam halkının kurtuluşuna” katkı sağlamış (Sahi, 20. Kongre’de resmileştirilen “sınırlı egemenlik teorisi” kapsamında 1968’te Prag’a tanklar göndererek de sadece Çekoslovakya halkının kurtuluşuna değil sosyalizmin prestijine büyük katkısı olmuştu!!!). Fakat en anlamlı “katkı” sanırım Gorbaçov’a atfettiği: “Gorbaçov’u sosyalizmin mezar kazıcısı gibi lanse edenlerin, SSCB tarihindeki kara dosyalar ve pratikteki yürümeyen şeyler üzerine fikir yürütme ve tartışma alışkanlığını, kendi kendimize düşünmeyi bile yasakladığımız fikirleri açıkça tartışma cesaretini Sovyet ve dünya komünistlerinin ilk defa o dönemde kazandığını (bu arada o cesareti onlarca yıl önce gösterip Kruşçevciler ve ardıllarının yüzlerine karşı da defalarca dile getiren anti-revizyonist geleneğin takipçileri olarak bizlerin ‘komünist’ten sayılmadığını da bir kez daha görmüş olduk bu vesileyle-nba) ne çabuk unuttukları merak konusudur” (sf.11, abç). 

Sinan Dervişoğlu, “’Menüden yemek seçme’ dönemi bitmiştir” şeklinde cafcaflı bir cümlenin ardından “Her dönem, hataları ve sevaplarıyla tek ve aynı tarihin, bizim tarihimizin bir parçasıdır ve eleştirel bir analizin kapsamını bu tarihin tümüne yayarken, siyasi değerlerimiz açısından da gene bu tarihin tümüne sahip çıkmak zorundayız” (sf. 12, abç) diyen bir tarih ve sosyalizm anlayışına sahip. 

Lenin dönemiyle Gorbaçov dönemini, Stalin dönemiyle Kruşçev ya da Brejnev dönemlerini aynı torbaya doldurmakla kalmayıp (“Marksizmi benimsemiş komünistler” olduğumuz iddiasını da sürdürerek) “siyasi değerlerimiz açısından hepsine aynı ölçüde sahip çıkmalıyız” yaklaşımıyla hareket eden bir tarih ve sosyalizm anlayışından ne çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerek!

Dervişoğlu’nun “Marksizmi aşma” çağrısı

Sinan Dervişoğlu’nun hem sosyalizmin dününe dair değerlendirmeleri hem de yarına yönelik sosyalizm tasavvuru sırasında iki temel yaklaşım kitap boyunca adeta gözünüze batıyor:

1) Zaten eksik ve yetersiz bulduğu Marksist teoriyi küçümseme,

2) Sosyalizmi burjuva liberalizmiyle çiftleştirme çabası. 

Marksist teoriyi küçümseme, kitabın daha başında “Merhaba” derken gösteriyor kendisini. Hem nalına hem de mıhına vuruyormuş izlenimi yaratmaya çalıştığı uzunca bir lâf salatasını getirip şuna bağlıyor: ML teoriyi ciddi, titiz ve eleştirel bir sorgulamadan geçirmeden yaşanan çöküşü anlamak, yorumlamak ve ders çıkarmak mümkün değildir! 

“…1917 sonrasında dünya komünist geleneği içinde ortaya çıkan tüm akımların (geleneksel/Sovyetik, Maocu, AEP yanlısı, Troçkist, konseyci…) hepsinin net ve zengin bir teorik dünyası, üzerine dayandıkları ayrıntılı bir Marksist-Leninist teorik çatı ve yapılanma vardır. İkinci sorun da tam buradadır: Bu çöküşü açıklamak, yorumlamak ve çözüm önermek için 20. Yüzyıl Marksizm ya da Marksizm-Leninizminden çıkan bu varyantların hiçbiri yeterli değildir! Suskunluğun bir sebebi de budur: Kabul edilmiş genel çerçevenin temel önermeleriyle, yani parti, devlet, Sovyetler, proletarya diktatörlüğü, demokrasi, planlı ekonomi, hukuk, kitle örgütleri…vs. konularındaki 100 yıldır benimsenmiş teorik kabullerimize yapışarak bu çöküş açıklamaya kalkışıldığında iş çıkmaza sürüklenmekte sonuçta ya (bu teori veri alındığında) ‘sosyalizmi yıkan bir avuç hain’ edebiyatıyla epik ve melodramatik açıklamalara gidilmekte (bu da kimseyi tatmin etmemekte) ya da yaşanan olgular veri alındığında da teori ‘elimizde kalmakta’, güvenilirliğini yitirmekte, bu sefer de pusulasızlığa ya da (bir zamanların Negri’si gibi) çarpık pusulalara yelken açılmaktadır. Bu muhtemel ve her ikisi de olumsuz sonuçtan uzak durma refleksi devrimcileri bu konuda susmaya iten bir diğer faktördür. 20. Yüzyıl’ın çehresini değiştiren Marksist-Leninist teorimizin olumlu, devrimci yönlerine sahip çıkarak onu ciddi, titiz ve eleştirel bir sorgulamadan geçirmeden yaşanan çöküşü anlamak, yorumlamak ve ders çıkarmak mümkün değildir.” (sf.3, abç) 

Bakmayın siz “teorimizin olumlu, devrimci yönlerine sahip çıkmak” kaydı düşmüş olmasına. Soğuk Savaş döneminde bilimsel sosyalizmin devrimci ruhunu yok etmek amacıyla üretilen en pespaye liberal “teori”lerden biri olan Avrupa Komünizmi’ni bile “60 yıl gecikmiş bir ‘özgüllüğü yakalama’ girişimi” (sf.24) olarak gören bir anlayışa sahip Dervişoğlu. Devrimci teorimizin en büyük eksikliğini de hukuk fetişizminin yokluğu ya da kuvvetler ayrılığı gibi liberal demokrasiye özgü kurumsal bir çerçeve ortaya koymamış olmasında arıyor. “Teorimizin devrimci yönlerinden” ne anladığını ya da ne kadar anladığını da kitabı okudukça görüyorsunuz.

II. Enternasyonal’in Sosyalizm Anlayışını Hortlatma Çabası

Sinan Dervişoğlu, varsa yoksa ‘demokratik katılım, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, güçlü bir sivil toplum örgütlenmesi’ arayışı içinde. Burjuva liberal siyaset anlayışının alamet-i farikasını oluşturan bu ölçüler onun “sosyalizm” anlayışının adeta özünü oluşturuyor. Yıkılmış ama yitirdiği cennete yeniden kavuşmak için elinden geleni yapacağı kesin (ki bu salt teorik bir öngörü değil tarihin kanıtladığı ayan beyan bir gerçekliktir) burjuvazinin (iç ve dış gericiliğin) saldırılarına fırsat vermeme sorumluluğunu (proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunun birincil nedeni) bu ölçülerin Procrustes yatağına yatırmakla kalmıyor Marksist teoriyi bile bu ölçütler temelinde yargılıyor:

Kitabında 1936-’38 yargılamalarını yorumladığı bölümde “Demokratik katılım, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, devletten bağımsız bir sivil toplum örgütlenmesi gibi olguları asla yaşamamış bir toplumda, daha da önemlisi bu olgulara hiçbir önem vermeyen bir egemen teori ve ideolojiyle, birbirine karşı zerre kadar tahammül göstermeyip kılıcı çekmiş siyasi ekiplerin ölümüne çatışmasının farklı bir sonuç vermesi mümkün değildi” (sf, 202, abç) şeklinde hüküm cümleleri kurabiliyor. 

 “Demokratik katılım, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, devletten bağımsız bir sivil toplum örgütlenmesi gibi olguları asla yaşamamış bir toplumda…” sağlıklı bir sosyalizmi inşa etmenin olanaksızlığı iddia ediliyor burada. Yanı sıra “…bu olgulara hiçbir önem vermeyen bir teori ve ideolojinin” yani Marksizm-Leninizm’in açık inkârı var. (1)

1936-’38 yargılamaları sürecinde işlenen vahim insanlık suçlarının nedenleri ve sorumlularının tartışılması ayrı bir konu (2). Fakat o tabloyu yukardaki nedenlere bağlayan Dervişoğlu’na önce, temel ölçüt olarak kullandığı “hukuk devleti”, “kuvvetler ayrılığı”, “devletten bağımsız sivil toplum” fetişizminin ne anlama geldiğini, tarihte hangi ihtiyaçların ürünü olarak ortaya çıkıp taptığı o burjuva demokrasisinde dahi hangi koşullarda ne kadar işlevli oldukları sorusunu sormak gerekiyor. Ardından, kısa sürede paranoyaya dönüşmekle birlikte o reaksiyonu doğuran somut nedenleri esas almak yerine sorumluluğu Marksist teoride ve Rus toplumunun “demokratik kültür, gelenek ve alışkanlık eksikliğinde” gören bir yaklaşımı Marksist olarak tanımlamanın mümkün olup olmadığını sormak.

Burada karşımıza çıkan zihniyet aslında II. Enternasyonal’i çürüten bir “devrim ve sosyalizm” anlayışının farklı bir versiyonudur. Bu anlayışın özünü, ‘kapitalizmin, dolayısıyla işçi sınıfının gelişmediği bir ülkede sosyalizmi inşa etmenin imkansızlığı’ görüşüyle, bir anlamda onun mütemmim cüzünü oluşturan ‘gelişkin kapitalist bir ülkede proletaryanın yasal olanaklardan sonuna kadar yararlanıp deneyim ve güç kazanarak burjuvaziyi adım adım gerileterek iktidarı ele geçirebileceği’ yanılsaması oluşturur. (3)

Günümüzde bizzat burjuvazi tarafından çöpe atılmış liberal demokrasinin okulunda pişmemiş bir toplumda sosyalizmin inşa edilemeyeceğini iddia etmek, fiilen proletaryayı önce gelişkin bir liberal demokrasinin kurulması için mücadele edip onun koşullarında iyice deneyim kazandıktan sonra sosyalizmi düşünmeye çağırmaktır. Bunun adı sosyalizmi çıkmaz ayın son Çarşamba’sına ertelemektir, daha doğrusu ‘sosyalizmin imkansızlığı’ teorisidir. 

Dervişoğlu’nun onun 2.0 versiyonu olarak hortlatmayı denediği II. Enternasyonal zihniyeti, ‘20. yüzyıl deneyimlerinin tarihteki yerini ve anlamını’ özetlemeye yöneldiği kitabının son bölümünde sere serpe gösteriyor kendini. Düşünün ki sosyalizmi bile “…gelişkin bir sanayi toplumunda ekonomi ve toplumun reorganizasyonu” olarak tanımlıyor (sf.394). 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte “tarihsel bir eksen kaymasının yaşandığını” iddia ediyor ve “…eksenin (“sosyalizmin doğum yeri” olarak tanımladığı- nba) sosyalizm için en uygun sosyoekonomik koşullara sahip bu gelişmiş ülkeler camiasının dışına (altını çizen Dervişoğlu) çıkarak sosyalizm için ne gerekli ekonomik altyapıya ne de gerekli siyasal olgunluğa (demokratik işleyiş, parlamento, iyi-kötü bir hukuk, fikir özgürlüğü ve eleştirel düşünce) sahip olmayan başka bir dünyaya (abç) geçmesi … İngiltere-Almanya geçişinden nitel olarak (altını çizen Dervişoğlu) farklı” (sf.393-394) bir makas değişikliği olarak görüyor.

“Üretici güçler teorisi” olarak da bilinen ve gelişkin bir kapitalizmin varlığını sosyalizmin ‘zorunlu ön koşulu’ olarak gören II. Enternasyonal zihniyeti o kadar derine işlemiş ki, Sinan Dervişoğlu’na göre 1917’den 1939’a kadar geçen süreci “sosyalizmi inşa süreci” olarak görmek de yanlıştır. Ona bakılırsa bu süreci “’sosyalizmin ön koşullarının inşası’ olarak görmemiz artık bir zorunluluk haline (gelmiştir)” (sf.397) “Planlı ekonomi ve sanayileşme sonucu enflasyon ve işsizliğin olmadığı bir ülke kurma” gibi bazı sosyalizan adımlar atılmış olsa da o dönemdeki başarıların çoğu “sosyalizmin kendisi değil, onun (Rusya’da asla olmamış) ön koşullarının yaratılması, Bolşeviklerin devraldığı o geniş siyasi gündemde büyük ölçüde emek ekseni dışındaki sorunların çözülmesiydi” (sf.397). Ki gelişmiş kapitalist ülkelerde bunlar “çoktan çözülmüş sorunlardı… Avrupalı bir işçi için hiçbir anlamı yoktu”. 

Zaten Sinan Dervişoğlu’na göre Marksizm gelişkin kapitalist demokrasilerde de “arıza yapmış bir teori(dir)” (sf.23), “işçi sınıfını kapitalist düzene bağlayan unsurlar Marksizm tarafından yeterince teşhis edilememiştir” (sf.20) Bu nedenle “…kapitalizmin en gelişmiş olduğu iki ülke (ABD ve İngiltere) başta olmak üzere Batı’nın gelişkin sanayi ülkelerinde hiçbir zaman kök tutama(mıştır)” (sf.17). “Marksizmin devlet, hukuk, iktidar konularında sahip olduğu düzey, 1934’te karşılaşılan sorunları sağlıklı bir şekilde çözebilmek için yeterli bir teorik çerçeve (abç) sunuyor muydu? Cevabımız net bir ‘hayır’dır!.”(sf.189)

Velhasıl-ı kelam, Sinan Dervişoğlu’na bakacak olursak bilimsel sosyalizm öğretisi olarak Marksizm ne gelişkin kapitalist toplumlarda ne de Rusya gibi kapitalizmin yeterince gelişmediği, burjuva demokratik kültür ve alışkanlıklara yabancı toplumlarda karşılığı olan geçerli bir teoridir?!! 

Sinan Dervişoğlu, kitabının önceki bölümlerinden birinde parti kadrolarında 1937 sonrası ortaya çıktığını ileri sürdüğü deformasyonu tasvir ederken kendi çıkarı ve kariyer hesapları uğruna her kılığa girebilen bu uğurda “gerekirse üst otoriteyi de yozlaştırmaktan çekinmeyen” böylelerinin “Marksist-Leninist teorinin ilkeleri, komünizm hedefi, sınıf mücadelesi, enternasyonalizm vs. gibi kavramlarla bağı nedir?” diye soruyor.(sf. 200)  İyi ama, Marksist-Leninist teoriyi ve tarihsel pratiği sorgularken esas aldığı şu ölçütleri göz önüne getirince aynı soru kendi yaklaşımı açısından da geçerli hale gelmiyor mu?.. “Hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı yok” deyip Sovyetler gibi bir örgütlenmeyi bile “sivil toplum örgütlenmesi” saymayan bir anlayışın “Marksist-Leninist teorinin ilkeleri” ve “komünizm hedefi” ile bağlantısının doğru, tutarlı ve güçlü olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu noktada da benim yanıtım tereddütsüz “hayır”! (4)

Sosyalist inşada partinin rolünü sistematik biçimde olumsuzlayan inkar eğilimi

Dervişoğlu’nun çözümlemelerinde Marksist teoriye husumeti ölçüsünde olmasa da daha çok ‘geçerken omuz atmalar’ biçiminde gösteren bir karşıtlık da sosyalizmde partinin yeri ve rolü konusunda. Onun anlayışında parti ve onun öncülüğü, kapitalizmin yıkılması ve sosyalist inşanın ilk dönemiyle sınırlı ‘geçici’ bir ihtiyaç. Sonrasında ise gereksiz bir yük hatta yozlaşma nedeni. 

Komünizmin sınıflarla birlikte parti ve devlet dahil sınıf temelli bütün örgütleri gereksiz hale getirerek tasfiye etme tarihsel hedefi ışığında düşünülecek olursa bu yaklaşım ilk anda doğru gibi görünüyor. Hele bir de Stalin yoldaşın 1936’da gerçekleştirmek istediği ama yozlaşmış nomenklatura tarafından yokuşa sürülüp boğuntuya getirilen devlet yönetimini ve partiyi demokratikleştirme planı hatırlanacak olursa onunla da uyumlu bir yaklaşım izlenimi doğuyor. Fakat sosyalizmi inşa süreci ve proletarya diktatörlüğünü sürdürme zorunluluğunun kalkmadığı koşullarda partinin rolüne dair kitabın önceki bölümlerinde geçerken omuz atmalar şeklinde kendisini gösteren inkar eğilimi, Sosyalist İktidar Pratiklerinin Temel Problemi: Parti-Devlet Bütünleşmesi başlığını taşıyan 11. Bölümle (sf. 331-350 arası) 20. Yüzyıl Sosyalist İktidar Yapılanmalarının Eleştirel Analizi başlığını taşıyan 12. bölümde (sf. 353-388 arası) zirveye çıkıyor. Kestirmeden söylemem gerekirse Sinan Dervişoğlu o bölümlerde -geçmiş pratiğe dair çoğu haklı eleştirileri bahane ederek- sosyalizmin dünya çapındaki zaferi netleşip sağlamlaşana kadar, başka bir anlatımla emperyalist kapitalizm henüz bütünüyle tasfiye edilmemiş olsa dahi iyice köşeye sıkıştırılıp savunmaya itilene kadar ortadan kalkmayacak partinin önderliğine ihtiyaç ve proletarya diktatörlüğünün zorunluluğu fikrini ‘inceden inceye’ reddediyor. Bu bağlamda devrimci Marksizmin ve tutarlı bir sosyalizm anlayışının yerine burjuvazi ve küçük burjuvaziye “sivri” gelen yönlerinden arındırılmış ‘yumuşak bir sosyalizm’ projesi öneriyor.

Sinan Dervişoğlu ve yakın zihniyette olanların sosyalizm anlayışlarının yapısal zaaflarından biri çıkıyor bu noktada karşımıza: Sınıfsız komünist topluma giden yolun başlangıç aşamasını oluşturan sosyalist devrimin tarihsel ve pratik özgünlüğünü gözden kaçırmak. Bu niteliksel farkın farkında olmamak, Dervişoğlu’nda 1917 Ekim Sosyalist Devrimi’ni 1789 burjuva devrimiyle aynılaştırıp sosyalizmden geriye dönüşü ‘normal bir sonuç’ olarak doğallaştırmasında da kendini göstermişti. 

Sömürüye dayalı bir üretim biçiminin yerini tarihsel açıdan ona göre daha ileri bir başkasının aldığı kendisinden önceki bütün toplumsal devrimlerden farklı olarak sosyalist devrim ‘aşağıdan yukarıya’ doğru gelişen değil ‘yukardan aşağıya doğru’ inşa edilen bir devrimdir. Onun özgünlüğünü bu oluşturur. Diğerlerinde tarihsel bakımdan ömrünü doldurduğu için yıkılan ‘eski’nin yerini alan ‘yeni’, siyasal bir devrimle tamamlanmadan önce ekonomik ve toplumsal yapıda belirgin bir olgunlaşma düzeyine zaten ulaşmıştır. Bu anlamda kendisine hazır bir altyapı bulur. Eski düzenin temsilcisi sömürücü sınıfı iktidardan alaşağı eden siyasal devrimle tamamlanır. Sömürüyü ve sınıfları ortadan kaldırmayı hedefleyen komünizmin başlangıç evresi olarak sosyalist devrim ise bu avantajdan mahrum olarak işe başlamak zorundadır. Ortadan kaldırmaya soyunduğu kapitalizm en fazla onun nispeten kolay ve hızlı inşasını mümkün kılacak görece elverişli önkoşullar hazırlar ya da çözülmemiş demokratik sorunların çözümü dahil geçmişe ait karmaşık sorunlarla boğuşmak zorunda kalacağı büsbütün elverişsiz bir miras bırakır. Bu bağlamda proleter devrim bir ‘son’ değil ‘başlangıç’tır. Sosyalizmi inşada partinin önderliği ve öncü rolünün tayin edici önemi de bu noktada çıkar işte karşımıza. 

Bu zorunluluğun ilkesel düzeyde kabulü ya da reddi tutarlı (aynı anlama gelmek üzere ‘devrimci’) bir sosyalizm anlayışıyla liberal anlayışlar arasındaki temel ayrım noktalarından birini oluşturur. 20. Yüzyılın sosyalizmi inşa pratikleri sırasında partinin önder rolünün zamanla deforme edilip sınıfın ve emekçi yığınların siyasetten ve karar süreçlerinden dışlandığı bürokratik despotizmin kılıfı haline getirilmesinin eleştirisi bu ilkesel zorunluluğun reddine bahane olamaz ya da bu liberal yaklaşımı meşrulaştırmaz. Sinan Dervişoğlu’nun “eleştirelliği” bu ikinci kategoriye giriyor. Sosyalist inşada partinin öncü ve önder rolünü ve bunun sürekliliğini her fırsatta olumsuzluyor. 

Dervişoğlu’na göre zaten öncü parti ya da partinin öncülüğü kapitalist toplumda “anlamlı, hayati ve kutsal” ama “Partinin bu temel fonksiyonu, sosyalist toplumda hâlâ asli bir varoluş nedeni olabilir mi?” diye soruyor (sf.331). Sorunun gelişi yanıtın olumsuzluğunu haber veriyor zaten. Öyle ki, Dervişoğlu sosyalist inşanın kuruluş aşaması geçildikten sonra partinin “ayrı bir örgüt olarak” varlığını bile gereksiz buluyor. Başlarda “devleti dizayn eden ve inşa eden unsur” olarak gerekli görüyor ama “Sosyalist bir düzeni oturtmuş ve işleten bir devlet mekanizması var iken, siyasi kararları almak için Sovyet’e seçilmiş emekçi milletvekillerimiz (“millet” vekili mi?!!-nba), hükümet işlerini yürütmek için sosyalizmde yetişmiş uzmanlarımız, ekonomistlerimiz, teknik elemanlarımız, ülkeyi savunmak için iç savaşta pişmiş (?!!!) bir Kızıl Ordu’muz, güvenliği sağlamak için kendini ispat etmiş (?!!!) bir istihbarat teşkilatımız varken Parti ne iş yapar?” (sf. 331, abç) diye sorabiliyor. 

Bu tezin gerekçesini, partinin önderliği misyonunun zaman içinde yozlaştırılıp her şeyin kontrolünü elinde toplayan boğucu bürokratik bir cendereye dönüşmesi oluşturuyor, ki Stalin yoldaşı 1936’da yeni bir Anayasa hazırlanması yanında partiyi ve devlet yönetimini demokratikleştirecek radikal bir reform yapmaya yönelten de sezgisel olarak farkına vardığı bu yozlaşmanın önünü almak istemesi. Yalnız sadece Dervişoğlu’nun değil ‘geçmişten ders alma’ adına proletarya sosyalizminin temel unsur ve mekanizmalarını genellikle burjuva liberal demokrasinin kurum ve mekanizmalarına benzetmeye kalkışanların göz ardı ettikleri temel bir yasa var: Kaçınmak istedikleri yozlaşma riski sadece partiye ve onun önderlik misyonunun yorumlanmasına özgü bir durum değil ki, Dervişoğlu’nun yaptığı gibi kestirmeden “o saatten sonra parti ne işe yarar? İpini çekelim gitsin!..” sonucunu çıkarmak “çözüm” olsun. 

Zaten siz partinin misyonunu, sosyalizmi inşanın komünizm tarihsel hedefi doğrultusunda ilerlemesi için topluma ilham verip yön çizen, iç ve dış koşullardaki değişmeleri zamanında çözümleyip tehlikeler ve fırsatlar konusunda uyaran, eldeki tüm güçlerin ve olanakların doğru yönde kullanımını mümkün kılacak genel planlama süreçlerine önayak olup denetleyen vb. bir kılavuzluk olarak değil de “bilimsel ve devrimci bir bilinci ve teoriyi emekçilere taşımaya” indirger, ‘öncülüğü’ de salt “bilenin bilmeyene, yapabilenin yapamayana yol göstermesi” olarak algılarsanız sosyalizmin temellerinin atılması aşaması geçildikten sonra “ayrı bir örgüt olarak partinin işlevi nedir?” (sf.331) diye sormanız şaşırtıcı olmaz. 

Kaldı ki partinin rolünün çarpıtılıp yoldan çıkılması riski, parti için olduğu kadar proletarya iktidarının bütün organ, kurum ve mekanizmaları için de geçerli. Hatta işlevlerinin sınırlılığı nedeniyle “dar kısımcılık”, teknokratizm ya da daha fazla yetki ve iktidar peşinde koşmak gibi savrulmalara daha açık olmalarının yanında mensuplarında aranan nitelik ölçütlerinin farklılığından ötürü onlarda partiden daha fazladır. Örneğin Dervişoğlu’nun övgüler düzdüğü Kızıl Ordu, üstelik İç Savaş’ta da kahramanlık göstermiş Tuhaçevskiy’nin Genel Kurmay Başkanlığı sırasında Stalin yoldaşın başında bulunduğu yönetime darbe düzenlemeye kalkmadı mı? Aynı şekilde 1936-’38 paranoyasının ve o kesitte işlenen insanlık suçlarının başta gelen sorumluları arasında yer alan Yagoda ve Yejov “kendini ispat etmiş istihbarat teşkilatımızın” yöneticileri değiller miydi?.. 

‘Partinin öncü rolü” konusunda Sinan Dervişoğlu’nun kafası öyle karışık ki, yukarda aktardığımız alıntılarda “Parti ne iş yapar?.. Ayrı bir örgüt olarak işlevi nedir?..” sorgulaması yaparken, Gorbaçov’un SSCB Anayasası’ndaki “SBKP’nin öncü rolünü” hükme bağlayan maddeyi kaldırmasını eleştiri konusu yaparken bu kez şöyle bir cümle kurabiliyor: “…yanlış olan ‘Parti’nin öncü olması’ değil, bu öncülüğün kanun ve devlet gücüyle ilelebet garanti edilmesiydi” (sf. 323)

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu

“Tarihimizi savunma” yükümlülüğümüzü ifrata vardıran yaklaşımlarda karşımıza çok sık çıkan manzaralardan biri de insana “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” dedirten tutarsızlıklar. Üstelik bu arkadaşlar -bazılarının uç vermesi 1930’ların ikinci yarısına uzanmakla birlikte- Stalin yoldaşın ölümünün ardından vites büyütmekle kalmayıp parti ve devlet yönetiminden toplumsal yaşamın ince gözeneklerine kadar her alanı zehirli bir sarmaşık gibi kaplayan bu yozlaşmaya dair çok çarpıcı veri ve gözlemleri aktardıkları halde bu çelişkiye düşmekten kurtulamıyorlar. (5)

İşin içinde onun da rolü var ama bu sadece Sovyetler Birliği’ne fanatik bağlılıkla açıklanamayacak bir durum. Kanımca daha derinde, sosyalizmi salt üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ve planlı ekonomiye dayalı bir üretim biçimine, o sayede gerçekleşen bir kalkınma hamlesi ve toplumsal refah artışına indirgeyen, bu anlamda sığ bir ‘sosyalizm’ kavrayışı yatıyor. Bu yüzden zaten sosyalizmin Yeltsin dönemine kadar sürdüğünü kanıtlamak için getirdikleri bütün göstergeler tüketim toplumunun refah anlayışına özgü veriler. Bunların hemen öncesi ve sonrasında dile getirdikleri parti ve devlet yönetiminde, kadrolarda ve toplumdaki yozlaşma, sosyalist ideallere ve çalışmaya yabancılaşma, kültürel çoraklaşma, siyasete kayıtsızlığın, hırsızlık, savurganlık, rüşvetin akıl almaz boyutlar kazanması vb. örnekler bunların yanında sanki ‘önemsiz’ ayrıntılarmış gibi davranıyorlar. Teorimizin kurucu önderlerinin birbirinden etkileyici tanımlarla dile getirdikleri “insani özün insan tarafından ve insan için gerçekten sahiplenildiği” komünizmin alt evresi olarak sosyalizmi bütünsel bir sistem olmaktan çıkarıp ekonominin, siyasetin, maddi refahın, kültürün, sosyal yaşamın, toplumsal ilişkilerin zeytinyağı-su ilişkisi biçiminde ayrıksı bir ilişkilenme içinde olabildiği parçalanmış bir ayna gibi tasvir ediyorlar. 

Sosyalizmin tarihsel amaç ve anlamından koparılmış, iç tutarlılık ve bütünlükten yoksun bu ‘parçayla sınırlı sosyalizm’ anlayışı Sinan Dervişoğlu’nda da karşımıza çıkıyor. Örneğin, Stalin Sonrası Döneme Geçiş: Çöküşün Kodları başlığını koyduğu 8. bölümün girişinde, AEP ve ÇKP’nin o dönemden başlayarak dile getirdikleri eleştirileri paylaşan biz anti-revizyonistlerin  tezi olan “Kruşçev dönemiyle birlikte bir şeyler ters gitmeye başladı” görüşünü “iyi niyetli ancak yetersiz” olarak niteliyor. Fakat hemen arkasından her fırsatta demediğini bırakmadığı o eleştiri sahiplerinin “yozlaşmanın başlangıcı” olarak 1957’den beri hedefe çaktıkları bütün revizyonist tezleri kendisi de “Marksist teoride hiçbir yere oturmayan tahliller (“Bütün halkın devleti ve partisi” tezi), emperyalizmle ilişkilerin yorumunda iyimserlik (“Barış içinde bir arada yaşama” tezi), reformist yaklaşımlara taviz (“Sosyalizme barışçıl geçiş” tezi)” olarak niteliyor. (sf. 229)

Arkadan daha da ileri giderek, Kruşçev’in iktidarı gelişiyle başlayıp arkadan gelenlerin dönemlerinde de derinleşip boyutlanarak süren dönemi “SBKP’nin tarihinde ciddi bir kırılmanın, SSCB’nin geleceğine damgasını vuracak bir yeni yönelimin şekillendiği kritik bir moment” olarak tanımlıyor (sf. 242, abç). Sonra bir adım daha atıp, “1953-1990 arası tüm uluslararası komünist harekette mevcut olan statükonun temelleri burada (1952’de yapılan ve belgeleri açıklanmayan TEK kongre olan 19. Kongre ve arkasından Stalin yoldaşın şüpheli ölümünün ardından başlayan dönemi kastediyor-nba) oluşmuştur” (aynı sayfa) şeklinde bir hüküm cümlesi kuruyor. Başka şeyler üzerine konuşup yazarlarken böyle net yargılar dile getiren arkadaşlara o zaman şu soruyu sorma gereği duyuyorsunuz: Bir taraftan bunları söyleyebilirken SB’nde sosyalizmin yozlaştırılıp geriye dönüşün başladığı dönüm noktasını Stalin yoldaşın ölümünün arkasından işbaşına gelen Kruşçev dönemiyle başlatan biz anti-revizyonistlerin tezlerine nasıl bu kadar rahat dudak büküp küçümseyici bir ukalalık sergileyebiliyorsunuz?

Devrimci Proletarya’nın geçen sayısında Ahmet Açan’ın kitabına (Sosyalizmin Çöktüğünü Nereden Çıkarıyorsunuz?) ilişkin değerlendirme sırasında dikkat çektiğim kendisiyle bile sık sık çelişkiye düşen bu tutarsızlık, Sinan Dervişoğlu’nun kitabında da işte böyle çok karşımıza çıkıyor. Örneğin Brejnev dönemini değerlendirirken de “o da bizim tarihimizin sahip çıkmamız gereken bir kesitidir” yaklaşımıyla bir yerde “Vietnam Devrimi’nin hamisi” payesini verirken sonra koca bir bölüm boyunca “adım adım çöküşe ilerlenen” bir süreç olarak tanımlıyor (Bkz. sf.259 sonrası). Üstelik o dönemin “parlaklığına” verdiği sınırlı göstergelerin (içte tüketim artışı ve gelir farklılığının azalması) ideolojik yozlaşmanın körüklenmesinden kaynaklı olduğunu (tüketim kültürü-consumerism) kendisi söylüyor. Sonra daha da ileri giderek bunu SSCB’yi “yıkıma götüren unsurlardan biri” olarak tanımlıyor:  

“…emekçilere gerçekten alternatif bir komünist yaşamı ve onun değerlerini sunmakta giderek zorlanan bir yönetim (“kapitalizmi yakalamak ve geçmek” stratejik hedefini koyan Kruşçev ve Brejnev dönemleri kastediliyor-nba) bu yüzden de bütün ağırlığı ‘halkın tüketim seviyesi’ne vererek her alanda anlamsız bir yarışa girmiş, sonuçta bu ‘Batı’yı geçme’ iddiası onu (diğer unsurlarla birlikte) Batı’dan önce ‘yıkıma’ götüren unsurlardan biri olmuştur” (agk, sf.275). 

Bu arada partide, devlet yönetiminde ve kitlelerdeki yozlaşmaya dair sayfalar boyu (259-290 arası) öyle örnekler veriyor ki insanın nutku tutuluyor. O zaman, “Bu denli çürümüş bir siyasal ve sosyal yapıyı hâlâ nasıl ‘sosyalist’ olarak tanımlayabiliyorsun” sorusu gündeme geliyor doğal olarak. 

Dervişoğlu bir taraftan 1950’ler sonrasının yozlaşmış parti, devlet ve toplum yapısını dahi hayatın istisnasız her alanında olağanüstü atılımların gerçekleştiği sosyalizmi inşa dönemiyle aynılaştırarak hepsini ‘sosyalist’ sayıyor sonra da kalkıp Sovyet işçilerinin “üretimdeki yeri ve üretimi yönetme, ona müdahale etme yeteneği açısından herhangi bir kapitalist ülke işçisinden HİÇBİR DÖNEM, HİÇBİR ÜSTÜNLÜĞÜNÜN OLMADIĞINI (abç)” iddia edebiliyor (agk, sf.281). 

Ele aldığı hemen her konuda bir dediği bir dediğini tutmayan bu kafa karışıklığı karşısında insanın bu kez, “El insaf, somut olgulardan, sonuçlardan, taraflı-tarafsız bir dizi yazar, gözlemci, sanatçı hatta Batılı istihbaratçının raporlarından vazgeçtik, sosyalizmi inşa döneminde salt kentlerde ve fabrikalarda değil merkezlere çok uzak kolhozlarda dahi sık sık yapılan tartışma, eleştiri-özeleştiri toplantıları, halka açık yapılan parti üyeliğine kabul toplantıları, 5 yıllık planların hazırlanması ve denetlenme süreçleriyle 1936 Anayasası’nın hazırlanma sürecinde sınıfın ve kitlelerin  sisteme nasıl sahip çıkıp karar süreçlerine katılımın canlılığını etkileyici bir gerçekçilikle yansıtan Sovyet romanlarını da mı okumadın” diye sorası geliyor. 

Sonuç olarak yıllarca AEP çizgisini savunan anti-revizyonist gelenekten gelen komünistler olarak bizler de ‘sosyalizmde yenilenme’ ihtiyacının farkındayız. Bu yenilenmenin sacayaklarından biri de geçmiş denemelerimizden çıkardığımız ders ve sonuçlar olmalı. 

Ama kendimize sadece bunları baz alır, üstelik eskilerin “mefhum-u muhalifinden hareketle” diye tanımladıkları yöntemle “bize ters” gelen yönlerin zıddını -hem de burjuva liberalizminden feyz alarak- “teorileştirmek” gibi refleksif bir yaklaşımla hareket edecek olursak baltayı taşa vurmak kaçınılmazlaşır. “Yarının sosyalizmine dair yeni bir bakış” ortaya koyma iddiasını taşıyan Sinan Dervişoğlu’nun kitabı bunun örneğini oluşturuyor.

(*) Editörlüğünü Ahmet Açan’ın yaptığı Teşup Yayınevi Grover Furr’ün araştırmalarını Stalin Yanıt Veriyor üst başlığı altında bir seri olarak yeniden yayınlamaya başladı. Serinin Aralık 2025’te basılan birinci kitabı Stephen Kotkin’e Cevap/Stalin: Gerçeği Beklerken başlığını taşıyor. Ocak 2026’da basılan ikinci kitap ise Kanıtlarla Moskova Yargılamaları &Troçki Dewey Komisyonu’na Yalan Söylüyor. Şubat 2026’da yayınlanan üçüncü kitap Yejov Stalin’e Karşı, dördüncü kitap ise Mareşal Tuhaçevski’nin Darbe Girişimi başlıklarını taşıyor.

(1) Sinan Dervişoğlu’nun geçmiş ve gelecek sosyalizm anlayışının temel taşlarından birini oluşturan hukuk fetişizminin eleştirisi için bkz. Özel Mülkiyet Ekseninde Hukuk ve Sosyalizm– II, Kazım Bayraktar, Devrimci Proletarya Mayıs-Haziran sayısı (17. sayı) https://devrimciproletarya.org/ozel-mulkiyet-ekseninde-hukuk-ve-sosyalizm-ii/

(2)  Bkz. Bilince Dönüşen Zorunluluk, H. Selim Açan, sf. 130-131, abç, Sel Yayıncılık, Ekim 2021 

(3) İşin ilginci, Sinan Dervişoğlu kısa bir süre önce sendika.org sitesinde yayınlanan dikkate değer başka bir incelemesinde II.Enternasyonal’in en güçlü partisi SPD ve Kautskizm somutunda bu zihniyetin nasıl çürütücü bir rol oynadığını etkileyici bir tarzda serimledi. Gerçi o yazı dizisinde de hem SPD’nin tarihinde önemli roller oynayan Bebel, Bernstein ve Kautsky gibi bireylerin görüş ve eylemlerinin sonuçlarını değerlendirirken hem de partinin rolü, devrimci irade ve inisiyatifin önemi vd. konularında ‘çok yönlülük’ ve ‘nesnellik’ adına iki sandalyeye birden oturmaya çalışan bir tutum sergilemekten kurtulamadı. Dervişoğlu’nun farklı konuları ele alırken sergilediği bu tutarsızlık, sağlam bir ideolojik omurgadan yoksunluğun teori ve siyaset üretimi sırasında şu konuda ya da şurada çok anlamlı çözümlemeler yaparken biraz ötede ya da farklı bir konuda bu kez onların dahi inkarı anlamına gelen çelişkiler sergilemekten kaçınılamayacağını gösteren çarpıcı bir örnektir.

(4) Sinan Dervişoğlu, kitabı boyunca karşımıza çok sık çıkan tutarsızlıklarından dudak uçuklatan biri de 1989 sonrası çöküş sürecinde “karşı devrimcilere karşı demir yumruk” politikası izlememekle kalmayıp Doğu Almanya gibi izlemeye kalkanların da eline tuttuğu için Gorbaçov’u eleştirmesidir. Yorum gerektirmeyecek kadar açık aşağıdaki şu satırlar, Marksist teoriyi ve geçmiş sosyalizm deneyimlerini “Demokratik katılım, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, devletten bağımsız bir sivil toplum örgütlenmesi gibi olguları önemsememekle” yargılayıp “eksik, yetersiz” bulan bir yazarın kaleminden çıkmadır:

“O yıllarda (1989 sonrası çöküş süreci kastediliyor-nba) gelişmeleri kaygıyla izleyen tüm dünya komünistlerinin özlemle bekler hale geldiği ‘karşı devrimcilere karşı demir yumruk’un Gorbaçov eliyle engellenmesi örnekleri, bugün birçok sosyalist tarafından ‘sosyalizmi korumak için kaçırılan son fırsatlar’ olarak algılanmakta ve içini burkmaktadır. Öte yandan, aynı yıllarda Çin Halk Cumhuriyeti’nde ‘reform yanlısı’ olarak başlayan hareketler düzeni sarsan bir noktaya, Pekin Tien An Men meydanındaki cüretkâr gösterilere dönüşünce ÇKP liderliğinin hiçbir tereddüt göstermeksizin eylemcileri bastırdığı hatırlardadır. Bugünden bakıldığında, ‘Tien An Men’ çözümünün başarılı olduğu, yıkıcı dinamiklerin engellendiği, ‘sosyalizm sınıfsız toplum…vs’ kavramlarının ötesinde en azından toplumsal istikrarın korunduğu açıktır (…) Tien An Men’de muhalefete vurulan darbe, ÇKP’ye yönelik Marksist eleştirilerimiz saklı kalmak kaydıyla haklıdır, yerindedir, doğrudur, iyi yapılmıştır…” (sf.321,abç)

(5) Kitabın kısa bir özetinin/tanıtımının yapıldığı giriş bölümündeki şu satırlar bile bu arkadaşların nasıl bir çelişki içinde olduklarını görmek için yeterlidir:

“…Yeltsin başa geçtiğinde, kapitalizme geçmeye bu kadar teşne olan bir devlet bürokrasisinin başta olması, son birkaç ayın işi olmadığı gibi üç yıllık Gorbaçov döneminin de işi değildir (…) Bu çürümenin izleri takip edildiğinde oldukça geriye gidilmekte ve bu hazin yolculukta Brejnev dönemi de boydan boya geçilmektedir. Aşağıdaki verilen ve ilerde, kitabımızdaki ilgili bölümde daha da ayrıntılandırılacak olan örnekler göz önüne alındığında bu dönemde (yani Brejnev dönemi ve sonrasında-nba) sosyalizm anlamında neyin ‘muhafaza’ edildiği soru işaretidir” (sf. 14, abç) 

Arkasından öyle örnekler veriyor, öyle gözlemler aktarıyor ki şaşkınlıktan diliniz tutuluyor. Örneğin, “Özbekistan’ın çarı ve tanrısı” olarak tanınan Raşidov’un KP sekreterliği sırasında, şebekeleşmiş Özbekistan parti ve Cumhuriyet yönetiminin Brejnev döneminden başlayarak 1983 yılına kadar 4,5 milyon ton hayali pamuk üretilmiş gibi göstererek 6 milyar rubleyi cebe indirdikleri açığa çıkıyor. SSCB genelinde rüşvet ve yolsuzluk o denli yaygın ve olağan hale geliyor ki, parti üyelik kartları hatta parti ve devlette yönetici mevkiler parayla satılıyor. 1969 yılında Azerbaycan’da birinci sekreter olabilmek için 200 bin ruble, ikinci sekreter olabilmek için 100 bin rubleyi gözden çıkarmak gerekiyor. (sf.268-269) Yöneticiler arasında “hediye” alışverişi o dönemin karakteristiği olmuş. Yukarda adı geçen Raşidov Brejnev’e som altın bir büstünü, o dönem Azerbaycan KP sekreteri olan Haydar Aliyev de güya 15 Sovyet cumhuriyetinin kardeşliğini simgeleyen 15 pırlanta taşlı bir yüzük hediye ediyor (sf.15). “Brejnev’in damadı Yuri Çurbanov, genç bir polis memuru iken 10 yıl içerisinde önce müfettişliğe, sonra SSCB İçişleri Bakanı Birinci Yardımcılığına getirildi ve bu süre zarfında 650 bin rubleyi zimmetine geçirerek büyük bir skandala imza attı” (sf.273) “…İkinci Dünya Savaşı esnasında 9 yaşında olan Brejnev’in damadı için ‘Büyük Anayurt Savaşı’ madalyası verilirken, Brejnev’in kendisine toplam 200 adet madalya verildi (cenazesinde bu madalyaları toplam 44 subay ancak taşıyabildi)” (sf.273)

Yozlaşma ve çürüme sadece parti kadroları ve devlet yöneticileriyle sınırlı değil ayrıca. Derece derece bütün toplumu sardığı bilinen bir olgu. “Yolsuzluğun, rüşvetin yaygınlaşması ‘70’lerin sonuna doğru öylesine olağanlaşmıştır ki, bu tarzda ‘kuralları çiğneyerek işi halletme’ anlamında Rusça bir deyim dahi üretilmiştir: ‘Na İyeva’ (‘yolun solundan’ anlamında)” (sf. 276) “Resmi propagandanın vazettiği üstün insani değerler ile, bu toplumlarda da gitgide belirgin hale gelen rüşvet, adam kayırma, hesap sorulmama gibi olguların yarattığı ikili dünya, Fejtö’ye göre bir tür ‘sosyal şizofreni’ ve ahlaki çöküş (abç) yaratmış, haksızlıkların hesabını soramamanın ‘intikamını’ vatandaşlar işe gelmeyerek, düzgün çalışmayarak, kendi bireysel dünyasına kapanarak ve içten içe alay ederek almıştır” (sf.274) Verilen örnekler saymakla bitmez. 

Hal böyleyken, sosyalizmi salt ekonomik ve sosyal kalkınmaya, bireysel refah artışına, üretim araçlarının bireylerin mülkiyetinde olmayışına, planlı ekonomiye vb. indirgeyen anlayış sahiplerine “Bunun neresi sosyalizm” ya da “Siz sosyalizmden sadece bunları mı anlıyorsunuz” dediğiniz zaman “AEP yanlısı önyargılarından kurtulamamış dogmatik” damgası yemekten kurtulamıyorsunuz?!!