Batı Marksizmi’nin Kavalcılarını Kimler Nasıl Yemlemiş

14

Oya Açan

Zalimin elindeki en güçlü silah ezilenin zihnidir.” (Steve Biko)

Emperyalistlerin Sovyet Devrimi’ne karşı yok edici faaliyetleri ve komplolarının tarihi genel hatlarıyla biliniyor. Bunların tümü çok ağır bedellerle de olsa püskürtüldü.

Dünya burjuvazisi, bu işçi devrimini boğmak için 1920-1930 arası tam bir işbirliği halinde saldırıya geçti. Çiçeği burnundaki işçi sınıfı iktidarına karşı 14 ülkenin desteğiyle açılan İç Savaş saldırganlığı, sosyalizmi köklenmeden boğmak için atılan ilk adımdı. Ne var ki, 1918 yılında başlayıp 4 yıl süren İç Savaş Sovyet proletaryasının zaferiyle sonuçlandı.

Devrimci proletaryanın iktidarına ve sosyalizme karşı düşmanlık İç Savaş sonrasında da devam etti. Bu kez ekonomik ve siyasi abluka ve tabii ki sabotaj ve provokasyonlar örgütlemek öne çıktı. Batılı emperyalistler ve devrilmiş sömürücü sınıflar, yarattıkları her fırsatta yitirdikleri cennete tekrar kavuşma rüyalarını gerçekleştirmek için her yolu ve fırsatı kullandılar. 

1930’ların sonuna doğru bu kez Hitler’i Moskova üzerine yönlendirmenin yolunu aramaya başladılar. Bu alçakça planın başını İngiliz ve Fransız emperyalistleri çekiyordu. Münih teslimiyeti bu planın ürünüydü. Gerçi Hitler Doğu’dan önce Batı’ya yöneldi. Fransa dahil bütün Batı Avrupa’yı ve İskandinav ülkelerini işgal etti, Londra’nın tepesine bombalar yağdırdı. Buralarda kazandığı nispeten kolay ve hızlı başarıların yarattığı baş dönmesinin etkisiyle de yönünü sonradan SSCB’ye döndü ama hak ettiği dersi orada aldı. Stalin yoldaşın önderlik ettiği Sovyet halkları ve Kızıl Ordu 22 milyon evladını yitirme pahasına sosyalizmi yıkmaya yeminli faşist sürülere dur demekle kalmadı onları Berlin’e kadar kovalayarak Reichtag’ın tepesine kızıl bayrağı dikti.

Burjuvazinin deneyimlerinden çıkardığı dersler

Emperyalistler -özelde de ABD- İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra biriktirdikleri tecrübelerden de ders çıkararak her zaman silahlarla cepheden bir saldırıya geçmek yerine kaleyi içten fethetmeye soyundular. Özellikle Stalin yoldaş ve SSCB’nin şahsında Marksist dünya görüşünü, sosyalizmi, devrim yapma fikrini, iktidarı ele geçirerek yeni bir toplumsal düzen kurma amacını itibarsızlaştırmaya soyundular. Marksizm’i ve komünizm idealini yasaklayıp bastırmaya çalışmaktansa onun devrimci ruhunu öldürmeye giriştiler. Örgütlü ideolojik bombardıman, Rockefeller ve Ford Vakfı gibi sermaye örgütlerinin fonları, üniversite ağları, kültürel programlar, araştırma bursları üzerinden yürütüldü. Bu ağ içinde CIA’nın paravanı Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF) ve Amerikan Kültürel Özgürlük Komitesi gibi doğrudan doğruya istihbarat örgütleriyle bağlantıları açığa çıkan kurum, vakıf, üniversite ve medya organlarına daha sonra değineceğiz.

Bu çerçevede, 1950’lerden başlayarak komünizmi, Marksizm’i itibarsızlaştırmak için kolları sıvayan ve daha önce denemediği yöntemleri devreye sokan dünya burjuvazisinin çevirdiği dolapları ifşa eden iki kitaptan söz edeceğiz. Gerçi bu konuda yayınlanmış başka etkileyici çalışmalar da var. Buna Domenico Losurdo’nun 2024 yılında yayınlanan Batı Marksizmi: Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü, Nasıl Yeniden Doğabilir? kitabını örnek verebiliriz.

Konuya ışık tutan iki kitap

Bunlardan ilki, Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi (CNRS)’nde araştırma müdürlüğü yapan sosyolog Pierre Gremion’un 10 yıllık araştırması sonucunda hazırlanmış: Intelligence de l’anticommunisme (Antikomünist Bilinç). Kitap, Le Congrès pour la liberté de la culture à Paris (Paris’te Kültüre Özgürlük Kongresi) alt başlığını taşıyor ve ABD’nin tasarrufuyla hazırlanan Kültüre Özgürlük Kongresi’ni ve bu kongrenin faaliyetlerini gözler önüne seriyor.

Kitabın ana tezi şu: İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ‘Soğuk Savaş’ dönemi diye adlandırılan süreçte dünya çapında, özel olarak da Avrupa’da entelektüellerin ABD önderliğinde nasıl örgütlenip antikomünist kampanyaya katıldıkları, 1947 yılında başlayan bu kampanyanın yürütülmesinde hangi yöntem ve araçların kullanıldığı, yine kampanyanın yürütülmesinde hangi ülke hükümetlerinin ne tür destek ve olanaklar sunduğu ve uyguladıkları yöntemler sonucunda ideolojik soğuk savaşta nasıl başarı elde ettikleri… Kitap bütün bu süreci tanıklar ve resmi belgelere (incelenmesinde sakınca görülmeyen Amerikan gizli servis arşivleri) başvurarak kanıtlıyor.

‘Soğuk Savaş’ döneminde entelektüellerin pek çoğu bazıları açıktan-dolaysız yöntemlerle çoğu ise dolaylı ve karmaşık ödül-tecrit mekanizmaları aracılığıyla sisteme kazanılmıştı. Amerika’nın başını çektiği bu antikomünist aydın örgütlenmesinin resmi kurumunu ise Kültüre Özgürlük Kongresi oluşturuyordu. Avrupa’da yürütülen antikomünist aydın faaliyetinin ideolojisi ve kültürel politikası bu kongre adına ve onun çatısı altında yürütülmüştü.

Yazar kitabın yazılma serüvenini ise şöyle özetliyor:

“Baştaki amacım, bu türde bir kitap hazırlamak değildi. Anti totaliter aydınları konu alan ve özellikle de Alexandr Soljenitsin’in Fransız aydınları üzerindeki etkisine ve onun eserlerine dair bir araştırma yapmak niyetindeydim. Fakat işin içine girince karşıma hiç dokunulmamış ve işlenmemiş dev gibi bir alan çıktı: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın Avrupa’da izlediği ideolojik ve kültürel alandaki politikası. Daha önce de başka bir konu için yaptığım bir araştırmada Kültüre Özgürlük Kongresi’nden bahsedildiğine rastlamıştım. İkinci çalışmamda da bu kongrenin izine rastladığımda diğer projemi bir tarafa bırakıp kendimi tamamen bu alandaki araştırmaya verdim”.

Kongrenin ilk toplantısı Berlin’de yapılmış, 21 ülkeden toplam 118 aydın ve politikacı katılmıştır. Her daldan ve her alandan tanınmış aydın ve politikacıların davet edildiği kongreye katılanların yüzde 40’ını ABD’den gelenler oluşturmaktadır. Kongre öncesinde bir komite oluşturulur ve komitede eski komünistlerin yer almasına öncelik tanınır.

Yürütme kurulu ise Sovyetler Birliği’nden kaçıp Amerika’da ya da Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan eski komünistlerden, komünist olmayan antifaşist ve anti Nazi direnişçilerden, Sovyetler Birliği veya halk cumhuriyetlerinde yaşayan antikomünist aydınlardan ve Avrupa ve ABD’deki devlet yanlısı ya da tarafsız gözüken liberal aydınlardan oluşturulur.

Batı Marksizmi’nin Kavalcılarını Kim Finanse Etti?

Asıl yoğunlaşacağımız ikinci kitap ise Gabriel Rockhill’in “Who Paid the Pipers of Western Marxism?” -Batı Marksizmi’nin Kavalcılarını Kim Finanse Etti? başlıklı kitabı. 

Gabriel Rockhill Villanova Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü. Paris 8 Üniversitesi ve Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nde doktora yapmış. Başarılı bir akademisyen olarak kaleme aldığı çalışmaları hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Fransa’da birçok yayın organında yayınlanmış.

Üç kitap olarak planladığı bir serinin bu ilk kitabı, 1920-1930’lar arası Sovyet Devrimi’ne yönelik imha savaşının, Marksizm’e ve komünizme dönük ideolojik savaşımın özü ve amacı hiç değişmeden farklı araçlar ve geniş bir entelektüel yelpazenin kullanılmasıyla 1950’lerden itibaren nasıl biçim değiştirdiğini adeta gözümüze sokuyor. CIA belgelerinin yanı sıra çok geniş bir arşiv çalışmasına dayanarak kaleme alınan kitabın İngilizce orijinali toplam 416 sayfa. Kapsam olarak çok geniş. O nedenle bu makalemizde ancak temel doğrultusunun altını çizecek ve verdiği belli örneklere değinebileceğiz.

Gabriel Rockhill kitabı yazma nedenine yol açan çarpıcı bir olayı anlatarak başlıyor söze: 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası kendisinden bu gelişme üzerinde eleştirel kuram ışığında bilgilendirici bir konuşma yapması istendiğinde, “Yetersiz olduğumu söylemek iyimserlik olurdu” diyor. Bu konuda çeşitli felsefecilere dayanarak soyut bir senaryo yazabileceğini, fakat tam bu noktada aynada kendini gördüğünü söylüyor: “Tamamen işe yaramaz bir entelektüelin görüntüsü.” Üstelik Rockhill 11 Eylül 2001’e kadar Jacques Derrida’nın öğrencilerinden biri olarak yüksek lisansını yeni tamamlamış, Alain Badiou’nun danışmanlığında doktorasını yapıyordu. Neye uğradığını şaşırmış haldeydi, kendi gerçekliğiyle yüzleşince ayırdına vardığı sonuçları paylaşmakta bir beis görmemişti:

“Paris’teki en seçkin kurumlarda yıllarca aldığım ciddi bir eğitimden sonra emperyalizm ve içinde yaşadığım jeopolitik dünya hakkında cahildim. Hiçbir işe yaramayan şeyler hakkında o kadar çok şey biliyordum ki, dünyada en önemli olan şey, insanlığın ve gezegenin çoğunluğu için kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesi hakkında ise hiçbir şey bilmiyordum. Tüm sınavları en yüksek notları alarak geçmiş, mümkün olan en yüksek akademik unvanları almıştım; ama gerçekte ne öğrenmiştim? Bana öğretilen şey emperyalist cehaletti.” (abç)

Rockhill’in kafasına dank eden gerçek, onu şimdiye dek öğrendiği her şeyi sorgulamaya yöneltmiş. Sadece gizliliği kaldırılmış resmi belgeleri ve yazışmaları incelemekle kalmamış, farklı dillerde yayınlanmış kaynakları da bir araya toplamış.

1950’lerden beri dünyanın dört bir yanında hayata geçirilen anti-komünist kampanyanın soyut ve anlaşılmaz kavramlar setiyle akademileri mekan eylemiş entelektüellerin tedrisatından geçmiş olduğu için Batı Marksizmi’nin karmaşık diline aşina. Neyin neden söylendiğini, vurgularını ve atıflarını bu sayede rahatlıkla deşifre edebiliyor. 

İdeolojik savaşın kalbi psikolojik savaş

Rockhill, kitabında dile getirdiği çok sarsıcı bütün tez ve iddialarını kaynaklarını göstererek somut verilere dayandırıyor. Soğuk Savaş’ın henüz başlarında ABD’nin istihbarat örgütleri tarafından inceden inceye planlanıp adım adım hayata geçirilen ideolojik savaşın arka planı ve kullanılan yöntemleri çok sarsıcı biçimde sergiliyor. Operasyon “Psikolojik Savaş” olarak tanımlanıyor ve bütün harekat planı da bu belirlemeye uygun olarak şekillendiriliyor:

“Psikolojik savaş bir silahtır. Uçak, 155 milimetrelik top, Patton tankı ve bazuka nasıl birer silahsa, psikolojik savaş da öyledir. Psikolojik strateji ayrı bir eylem biçimi değil, ekonomik, askeri ve siyasi tüm politikalarımızın ve programlarımızın ayrılmaz bir bileşenidir.” (Amerika Birleşik Devletleri Stratejisinin Psikolojik Yönleri: Panel Raporu, Kasım 1955, Dwight D. Eisenhower: Başkanlık Kayıtları, Beyaz Saray Merkezi Dosyaları, 1953–1961, Klasör Nelson Rockefeller, Dwight D. Eisenhower Kütüphanesi.)

Rockhill’in tıpkı sinema, müzik, oyun endüstrisi vb. gibi Emperyalist Kuram Endüstrisi olarak tanımladığı sistemin (mekanizmaların) kuruluş amacını, resmi belgelerden aktardığı şu iki alıntı fazla yorum gerektirmeyecek açıklıkta gözler önüne seriyor: 

“Doktriner (ideolojik) savaş, psikolojik savaşımızın merkezî bir unsurudur ya da öyle olmalıdır.” (Doktriner (İdeolojik) Savaş Paneli (Psikolojik Strateji Kurulu [PSB]) için Geçici Görev Tanımı Hakkında Not, 14 Kasım 1952)

“Komünist ideolojiye yönelik saldırılar, Marksist terimlerle geliştirilmelidir. Bu saldırının iki ana kolu olacaktır: (1) sistemin temel önermelerine, yani materyalizm, diyalektik vb. yönelik saldırılar ve (2) Marx’ın Stalin döneminde uğradığı bozulmaya yönelik saldırılar -bu kez Marksist terimlerle, ancak temel önermelerin doğru olduğu varsayımına dayanarak. Bu tür bir saldırı, uluslararası komünist hareketin dünyanın her yerindeki üyelerine ulaşabileceği için evrensel niteliktedir.” (Psikolojik Strateji Kurulu’na İdeolojik Savaş Konusunda Sunulan Not, 16 Mayıs 1952 (https://www.cia.gov/readingroom/docs/CIA-RDP80-01065A000200080046-8.pdf)

Birinci alıntı, Batı ülkelerinde “akademisyenler ve kanaat oluşturucu gruplar dahil entelektüellere hitap ederek uzun vadeli entelektüel hareketleri (akımları) teşvik etmek” amacıyla ABD’nin Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC)’ye bağlı olarak 1951’de kurulan Psikolojik Strateji Kurulu (PSB)’nun görev tanımını yapan bir belgeden alınmadır. İkinci alıntı ise Psikolojik Strateji Kurulu’na İdeolojik Savaş Konusunda Sunulan Not başlığını taşıyan 16 Mayıs 1952 tarihli resmi bir CIA belgesinden yapılmıştır.

1960’ların başından itibaren Marksizmi şu ya da bu yönüyle “eksik”, “yetersiz” ya da “miadı dolmuş” bularak onu “aşmaya” yönelen bütün “post” eğilimlerin üç temel özelliğini görürüz bu ikinci alıntıda: 1) Komünist ideolojiye yönelik saldırılar Marksist terimlerle yürütülmelidir, 2) Bu saldırı özellikle onun temel önermelerine, en başta da Marksizmin ruhunu oluşturan diyalektik materyalist yönteme yöneltilmelidir, 3) Sosyalizmin inşa edilmekle kalmayıp dünya çapında büyük bir prestij ve çekim gücü kazandığı Stalin dönemi hedef alınmalı, Stalin Marx’la karşı karşıya getirilmelidir.

Bunlar size de çok tanıdık gelmedi mi?.. Görülen o ki, CIA gerçekten ustalığını konuşturmuş ve geçerliliğini onlarca yıldır koruyan gerçek anlamda ‘stratejik ilkeler’ formüle etmiş. Yani Marksizm’i ortadan kaldıramıyorsanız onun devrimci ruhunu öldürmeye çalışırsınız, açıklayıcı gücünü, toplumsal olarak dönüştürücü kapasitesini dumura uğratırsınız. Emperyalist teori endüstrisine yol gösteren temel stratejik ilke budur: “Gerçek Marksistleri yenemiyorsan, piyasayı ucuz taklitleriyle doldur, onları her yönden destekle ve rakiplerini ‘zaman tünelinde kalmış’ olarak geçersiz kıl!”

Başta propaganda olmak üzere geniş yelpazedeki yöntemler

Propaganda deyip geçmeyin, Frankfurt Okulu akademisyenlerinin birçoğunun çalıştığı Savaş Bilgi Ofisi’nin (OWI) Direktörü Elmer Davis 1942’de bunu şöyle açıklamıştı: “Bir propaganda fikrini çoğu insanın zihnine yerleştirmenin en kolay yolu, insanların propagandaya maruz kaldıklarının farkında olmadıkları bir eğlence filmi aracılığıyla bunu yaymaktır.”

“ABD hükümeti, dünyanın en büyük, yaklaşık 20 büyük ABD ticari halkla ilişkiler firmasının toplamına denk gelen tam hizmet veren bir halkla ilişkiler örgütü işletiyordu. 150’den fazla ülkeye yayılmış 10 binden fazla tam zamanlı profesyonel personeli, Amerika’nın imajını parlatırken Sovyetler Birliği’ni de karalamak için haftada 2 bin 500 saat boyunca 70’ten fazla dilden oluşan bir ‘böğürtme kulesi’ ile yılda 2 milyar dolardan fazla harcama yapıyordu. Bu propaganda makinesinin en büyük koluna Amerika Birleşik Devletleri Enformasyon Ajansı deniyor.” (Alvin A. Snyder, Dezenformasyon Savaşçıları: Amerikan Propagandası, Sovyet Yalanları ve Soğuk Savaşın Kazanılması, New York: Arcade Publishing, 1995)

Rockhill, ABD emperyalizmini 100 yıl boyunca dünya üzerinde tezgahladığı darbelere, suikastlere, halkların bombalanmasına, seçimlere müdahalelere değindikten sonra 10 yıl önce güncellenen şu çarpıcı bilgiyi veriyor: “ABD 1945 ile 2020 yılları arasında yurtdışındaki savaşlarında yaklaşık 54 milyon kişinin ölümünden sorumludur. Eğer denkleme iç toplumsal cinayetleri de eklersek ve -Smith’in ABD imparatorluğunun Sonsuz Soykırımları olarak adlandırdığı- tüm tarihi kapsayacak şekilde zaman ölçeğini genişletirsek sayı ‘300 milyona yakın ölüm’e ulaşır.”

Bu ideolojik savaşın yöntemleri de oldukça geniş bir yelpazeye sahiptir: “Akademide devlet propagandasının aklanmasından akademik yayınların ve konferansların fonlanmasına, araştırma kurumlarının ve uluslararası bilgi ağlarının kurulmasından belirli projelere hibe sağlanmasına, kuramcıların -bilerek veya bilmeyerek- belirli görevler için işe alınmasından bu kuramcıların eserlerinin ve makalelerinin yurtiçinde ve yurtdışında çevirilerinin teşvik edilmesine kadar pek çok faaliyeti içerir.”

Aydın var, aydın var!..

Bu karşı devrimci kampanyaya bir biçimde içerilen aydınların kuşkusuz hepsi CIA ajanı değildir. CIA ile bağı açığa çıkanlar dışında kimi zaman mevki ve kariyer hesapları kimi zaman kitaplarının ya da araştırmalarının yayınlanması kimi zaman da basitçe maişet motorunu döndürmek için bu ağlara dahil olanlar ve istihbarat servislerinin işini kolaylaştıranlar oldukça fazladır.

Fakat sözü edilen karanlık ilişkiler içinde isimleri geçenlerin hepsi “solcu” hatta “Marksist” olarak bilinen ‘şöhretler’. Zaten amaç solu kendi içinden vurmak. Bunun için yapmaları gereken “Marksist terimlerle geliştirilmiş komünist ideolojiye saldırılar düzenlemek” ve “Batı toplumunu yine Marksist terimlerle savunmak” şeklinde belirlenmiş. “Frankfurt Okulu’ndakiler de dahil olmak üzere hepsi, Marksizmin ancak gerekli dozda burjuva kültürüyle süslendiğinde değerli olabileceği konusunda hemfikirdi…”

Hükümetler ya da istihbarat servisleriyle işbirliği birçok biçimde gerçekleşir ve bu işbirliği genellikle iç içe geçmiş çemberlerden oluşur. Çekirdek ekip bilinçli bir işbirliği içindeyse ve 

bunu aynı amaca hizmet eden bilinçsiz çalışmalardan oluşan sıkı bir halka takip ediyorsa, birbirleriyle sıklıkla etkileşime giren birçok başka yörünge de vardır.

Dünya çapında kendilerinden söz edilen kimi entelektüeller antikomünist kampanyalara direkt dahil olmuşlardı fakat CIA’nın kadrolu elemanları değillerdi. Bu durum, kendilerini komünizmin devrilmesine adamış Jacques Derrida, Michel Foucault ve Slavoj Žižek gibi önemli isimler için geçerliydi. Diğerleri ise egemen sınıflar tarafından desteklenen “bilgi ağlarıyla, hükümet kurumlarıyla” gizlice işbirliği yaparak şöhretlerinin bir kısmını burjuvazinin ve onun gölgesinde faaliyet yürütenlerin (Theodor Adorno, Hannah Arendt, Raymond Aron, Max Horkheimer…) desteğine borçluydular.”

Gabriel Rockhill, CIA için çalışanlar içinde Herbert Marcuse’ü özellikle dikkat çekici bir örnek olarak niteliyor. Kitabında en uzun bölümlerden birini onun gerçek yüzünü sergilemeye ayırmış. Yaklaşımını şuna dayandırıyor: “Çünkü o, Psikolojik Strateji Kurulu (PSB) gibi devlet kurumları tarafından gizlice desteklenen anti-komünist Marksizm meşalesini devralan Batılı Marksistlerden biri değildi. Doktrin savaşının hedefi olmak yerine faillerinden biriydi: Psikolojik Strateji Kurulu (PSB) ile ve Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Dünya Komünizmi Komitesi (CWC) [Marcuse’ün] notlarını en önemli bilgi kaynaklarından biri olarak kullandı.”

1960’lardan itibaren “Yeni Sol’un babası” olarak lanse edilen, devrimci Marksizmin karşısında zaman zaman anarşist görüşlerle çıkan, Stalin düşmanlığını bir saplantı konusu haline getirmekle kalmayıp Rockefeller’in temellerini 1952 yılında attığı Marxism-Leninism Project kapsamında Stalin yoldaşı “acımasız bir diktatör ve katil” olarak gösterebilmek için yoğun bir mesai harcayan ve misyonunu “Marx’ı Lenin ve Stalin’in ‘pençelerinden kurtarmak’” olarak tanımlayan Marcuse’ün önceli Stratejik Hizmetler Ofisi (OSS) döneminden başlayarak yıllarca nasıl CIA’ye hizmet ettiğinin somut belgelerini görüyoruz.

Emperyalist Teori Endüstrisi’nin şöhretleri olarak karşımıza çıkan bütün isimler Marcuse gibi bilinçli ajanlar değiller kuşkusuz. Frankfurt Okulu’nun kurucularından Adorno ve Horkheimer gibi gerçekte nasıl uğursuz bir rol oynadıklarının ‘sezgisel bilinci’ne sahip olanlar yanında Derrida, Foucoult ve Žižek gibi bu işi gönüllü yapanlar da var aralarında, Wallerstein gibi bir biçimde ‘oltaya takılanlar’ da. Örneğin Wallerstein, Afrika’da doktora tezini yazmak için Ford Vakfı Afrika Bursu’nu almasının yanı sıra Paris’teki École des Hautes Études en Sciences Sociales’te (EHESS) aralıklı olarak müdür yardımcılığı yaptı (ayrıca Fernand Braudel Merkezi’ni kurdu). Braudel ve EHESS, komünizme karşı yürütülen psikolojik savaşta önemli roller oynadılar. Bunlar CIA tarafından ‘müttefik’ kabul edilen kurumlardı.  

Emperyalist Kuram Endüstrisi’nin, amaçlarına hizmet edeceğini düşündüğü Batılı aydın ve akademisyenleri ağına düşürmekte kullandığı yöntemler çeşitliydi. ABD Hükümeti ve CIA ile yakın ilişki ve işbirliği içideki Rockefeller, Ford ve Carnegie Vakfı gibi vakıflar aracılığıyla fonlanan uluslararası konferanslar düzenlemek, değişik alanlarda araştırma enstitüleri kurmak, doktora tezlerine ve araştırmalara fon sağlamak, burs vermek, kitap basımına ve dergilere para akıtmak başlıca yöntemlerdi. 

Post-Marksist eleştirel kuram alanında çalışan Néstor Kohan, Ford Vakfı’nın Proyecto Marginalidad (Marjinallik Projesi) adlı projesinde araştırmacı olarak görev yapıyordu. “Néstor Kohan’ın derinlemesine analizine göre, 1960’lardaki bu proje ‘işsiz kalacak ve marjinalleşecek işçi sınıfı kesimlerine ne olacağını belirlemeyi’ amaçlıyordu. Emperyalistler böylece, CIA’nın 1973 darbesinden sonra Şili’de ciddi anlamda başlayacak olan neoliberal şok terapisine hazırlanıyorlar, isyan karşıtı planlar geliştirmek için olası tepkileri anlamak istiyorlardı.” 

Vakıflar, üniversiteler…

Rockhill’in “iki kez çalınmış servetin depoları/vergiden muaf tutulmuş yerler” şeklinde tanımladığı vakıflar liberal ideoloji tarafından şirketlerden farklı ele alınır; fon sağlayan tekellerle vakıflar arasında bir ayrım/farklılık varmış gibi bir tablo çizilir. Oysa bu ayrım propaganda amaçlı bir stratejiden başka bir şey değildir. Vakıflar şirketlerin iki kez çalmasına imkan tanır: Birincisi sömürü yoluyla işçiden, ikincisi ise vergi borçlarını vakıflara aktararak en yoksulların bile boğazına basan vergiden… Kuşkusuz iki kez çaldıkları serveti daha sonra burjuvazinin ihtiyaçları ekseninde kullanırlar.

Hayırseverlik kuruluşları şeklinde pazarlanan gerçekte CIA’nın paravan aparatları olan Rockefeller, Ford, Carnegie gibi devasa -adeta tekel durumundaki- vakıfların asıl amacı kendi çıkarlarını en azami düzeye getirerek birikimlerini artırmaktır. Bu vakıflar entelektüel dünyayı kendi imajlarına ve burjuvazinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmede başrol oynamışlar, birçok küçük vakıf da buna katkıda bulunmuştur.

James Petras’ın özlü bir şekilde belirttiği gibi, “CIA ile onun paravan kuruluşu Ford Vakfı arasında en başından beri yakın bir yapısal ilişki ve en üst düzeyde personel alışverişi vardı. Bu yapısal bağ, paylaştıkları ortak emperyal çıkarlara dayanıyordu… Ford Vakfı’nın anti-Marksist örgütleri ve entelektüelleri finanse etmesi, onların hükümet fonlarından (CIA) ‘bağımsız’ oldukları iddialarına yasal bir kılıf sağladı.”

Benzer şekilde Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) gibi devlet kurumları ve Freedom House gibi STK’lar, Kültürel Özgürlük Kongresi’nin dünya çapında “kültürel özgürlüğü teşvik etme” çalışmalarını o zamandan beri üstlenmişti. Eski bir profesör ve NED’in kurucu ortağı Allen Weinstein, örgütünü değerlendirken durumu netlikle şöyle açıkladı: “Bugün yaptığımız şeylerin çoğu 25 yıl önce CIA tarafından gizlice yapılıyordu.”

Kuşkusuz Ford hibesi alan, yozlaşmış bir entelektüelle işbirliği yapan ya da CIA tarafından el altından desteklenen bir dergide yazıları yayınlanan herkesin küresel bir antikomünist komploya aktif olarak katıldığı söylenemez. Bu fazlasıyla düz ve indirgemeci bir yaklaşım olur. Sözgelimi Hannah Arendt gibi fanatik antikomünist entelektüel doğrudan CIA işbirlikçisi liberal feminist Gloria Steinem ile aynı tarihsel rolü oynamamıştır. Arendt doğrudan bir istihbarat teşkilatı için çalışmadı fakat Kültürel Özgürlük Komitesi (CCF) ağlarında faaliyet gösterdi ve bu ağlardan büyük kazançlar elde etti, en az bir yayını için İngiliz Dışişleri Bakanlığı Araştırma Departmanı (IRD) ile işbirliği yaptı.

Rockhill’in mercek altına aldığı elit entelektüeller, Emperyalist Kuram Endüstrisinin satranç tahtasındaki basit piyonlar değillerdir. Kendi özgün düşünceleri ve yaklaşımları vardır. Kapitalizm, neoliberalizm, tüketim toplumu, postmodernizm ve kültür endüstrisine yönelik ‘eleştiriler’ bile kaleme almışlardır. Kimileri ABD’nin Vietnam’daki emperyalist savaşı, bazı NATO müdahaleleri ya da İsrail’in yerleşimci sömürge savaşı gibi konularda kamuoyu önünde eleştirel tutum takınmışlardır: “Hepsinin siyasi yönelimleri tam olarak aynı değildir ve radikal teori endüstrisi içinde bile Alain Badiou gibi kendini Maoist ilan edenlerden veya Batı Marksizminin diğer versiyonlarından az çok liberal neo-Habermasçılara kadar uzanan nispeten geniş bir yelpaze vardır. Dahası, hepsi zaman içinde evrim geçirmiştir ve yaşamları boyunca tek bir pozisyonu korumaları nadirdir. Bazen duruşları tek bir metin içinde bile değişir. Örneğin Slavoj Žižek aynı paragraf içinde aşırı özgürlükçü tavırlardan faşizmi açıkça benimsemeye geçiş yapmıştır.”

Entelektüel emek aristokrasisinden simalar…

Biraz yakın geçmişe gidelim…

Kendilerine azımsanmayacak ölçüde sağlam ve popüler bir yer edinen emek aristokrasisinin tepesindeki Huntington ve Fukuyama’nın ‘seçkin’ kariyerleri bizi finans-devlet entelektüel ağının bir uzantısı olan askeri-endüstriyel-akademik komplekse götürür. Burjuvazi ve burjuva entelektüelleri arasındaki derinden iç içe geçmiş diyalektik ilişkiyi gözler önüne serer.

Francis Fukuyama, “Soğuk Savaş sonrası dünyada, halklar arasındaki en önemli ayrımlar ideolojik, siyasi veya ekonomik değil, kültüreldir” diye buyuran Huntington’ın öğrencisiydi ve kariyeri finans-devlet entelektüel kompleksinin aynı temel modelini ortaya koymaktadır. O da akıl hocası gibi ulusal güvenlik kurumlarıyla kapitalist egemen sınıfın finansal çıkarlarını ilerletmek için psikolojik savaş operasyonlarında işbirliği yaptığı bir ağda faaliyet gösterdi. Bunu itiraf etti da etti. (Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Şekillenmesi “Kampüs,” CovertAction Bilgi Bülteni, No. 31 (Kış 1988). New York: Simon & Schuster, 2003)

Fukuyama, akademik kariyerinin büyük bir bölümünü George W. Bush’un ‘şahin’ Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’e borçlu olduğunu belirtti. Onun için iki kez çalıştı, “önce ABD Silah Kontrol ve Silahsızlanma Ajansı’nda, daha sonra da Dışişleri Bakanlığı’nda”.

Wolfowitz daha sonra Johns Hopkins Uluslararası İleri Çalışmalar Okulu’nda dekanlık yaparken onu yanına aldı ikisi de Hava Kuvvetleri’nden doğan, Ford Vakfı tarafından sağlanan banka kredileriyle kurulan ve CIA ile bağlantıları olan muhafazakar bir düşünce kuruluşu Rand Corporation’da birkaç yıl analist olarak çalıştılar.

Fukuyama’nın en bilinen eseri olan Tarihin Sonu (1992), Chicago Üniversitesi’ndeki John M. Olin Demokrasi Teorisi ve Uygulaması Araştırma Merkezi’nde bir konferans vermeye davet edilmeseydi kesinlikle var olmazdı. Tıpkı Huntington’unki gibi tarihsel anlatısı iktidar koridorlarında şekillendirilmiş bir propaganda kitabı olan bu “eser” de dağıtım ve dolaşım ağları sayesinde New York Times’ın en çok satanlar listesinde yer aldı. Fukuyama’nın Tarihin Sonu başlıklı çalışması Los Angeles Times kitap ödülüne bile layık görüldü! 

“Kitaplar, stratejik (uzun menzilli) propagandanın en önemli silahıdır” diyor Rockhill. “Kitaplar diğer tüm propaganda araçlarından farklıdır, çünkü tek bir kitap okuyucunun tutumunu ve eylemini başka hiçbir tek aracın etkisine ulaşamayacak ölçüde önemli ölçüde değiştirebilir.”

Sosyalizm dışında her şey…

Üretim araçlarına sahip olan ve bunları kontrol edenler entelektüel üretim araçlarına da sahip olur ve bunları denetler. Bu eşitsizlik, egemen burjuvaziye fikirler savaşında eşsiz bir avantaj sağlar, çünkü onlar zihin dünyasını yöneten sistemin de sahipleridir. Burjuvazi yok edemediği ya da kontrol altına alamadığı her türlü radikal/tehlikeli fikri evcilleştirmeye ve kendi amaçları için kullanmaya çalışır.

Zaten kumanda merkezinde CIA’in yer aldığı ‘ideolojik Soğuk Savaş’ stratejisinin şu ya da bu biçimde şu ya da bu ölçüde yürütücüleri konumuna düşen zevatın ortak kesenini de, kapitalizmin ötesinde bir dünyaya işaret eder göründükleri hallerde bile sosyalizmin tarihsel pratiğini didikleyip mahkum etme yarışına çıkmakla yetinmeyip temellerini Marksizmin attığı bilimsel sosyalizm öğretisine uygun bir sosyalist inşanın olanaksızlığını ispatlama (!) çabası oluşturur. Kendisini ‘onu yetkinleştirip aşma ihtiyacına yanıt’ olarak göstermeye çalışılan bu eğilim, ucu her olasılığa açıkmış izlenimi verir. Oysa mutlak gerçekler olarak sundukları her şey burjuvazi ve emperyalizm tarafından ‘kabul edilebilir’ sınırlar içinde kalan ‘makul bir solculuk’tur. 

“Onların sözde radikal teori anlayışı, örtük veya açık bir şekilde, son tahlilde kapitalist uzlaşma politikasına yol açar, çünkü sosyalizm mevcut kapitalist düzenden çok daha kötü olarak değerlendirilir. Bu nedenle, ‘Sosyalizm Dışında Her Şey’ (ABS Teorisi) olarak adlandırabileceğimiz şeyi savunurlar.”

“Bu yüzden birçoğu Marksizmle mücadele etmek için Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger’in antikomünist geleneği içinde açıkça çalışmış, Derrida, Foucault ve Žižek dahil olmak üzere birkaçı doğrudan antikomünist yıkıcı operasyonlara katılmıştır. Frankfurt Okulu’nun birçok üyesi  dahil olmak üzere Marcuse gibi bazıları doğrudan ABD ulusal güvenlik devleti veya egemen sınıf tarafından finanse edilen psikolojik savaş projeleri için çalışmıştır. Adorno ve Horkheimer gibi diğerleri de burjuvazinin ve Ajans’ın (CIA) bilgi ağları içinde komünizmi itibarsızlaştırmaya yönelik ideolojik ve kültürel çabalara katılmıştır. Yine de, Badiou’nun sözde yeni komünizm fikri etrafında toplananlar gibi diğerleri (ki bu aslında Engels’in yaklaşık 150 yıl önce ütopik sosyalizm olarak tanımladığı çok eski bir fikirdir), kapitalizmin ötesinde gizemli bir üçüncü yolu savunarak kendilerini komünist, hatta tek gerçek komünist olarak sunmuşlardır.”

İdeolojik mücadelenin önemi

Gabriel Rockhill’in etkileyici çalışması sadece Marksist-Leninistler’e değil sistem karşıtı samimi bütün solculara sınıf mücadelesinde ideolojik uyanıklık ve teorik savaşımın önemini bir kez daha hatırlatan güçlü bir uyarıdır. Emperyalist-kapitalist sistemin derin ve katmanlı bir varoluş krizi yaşadığı günümüz koşullarında yönümüzü ve yolumuzu şaşırmamanın başta gelen koşulu budur. Özellikle de Marksizm’i kendi kaynaklarından değil de “moda” olarak piyasaya sürülen ikincil kaynaklardan “öğrendiğini” zannedenler, bunun üzerine çok daha kapsamlı düşünmelidirler.

Kitabını yayınlayan Monthly Review dergisinin yayın direktörü Michael D. Yates’in kendisiyle yaptığı söyleşide Rockhill de teorinin önemine ve devrimci bir teoriye olan ihtiyacın yakıcılığına dikkat çekmektedir. Rockhill o söyleşide üç kitaptan oluşacak bir dizi olarak düşündüğü bu çalışmasının amacını “bir bütün olarak solun yeniden tanımlanması” olarak ifade etmektedir. “CIA’nın terminolojisini kullanacak olursak kapitalizmin ve hatta emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu, ‘saygın’ yani ‘komünist olmayan’ bir sol” yerine “anti emperyalist ve anti kapitalist solu yeniden canlandırmayı” hedef olarak koymaktadır.

“Bunu başaramazsak, insan yaşamı ve diğer birçok yaşam biçimi yok olacaktır; ister nükleer kıyamet, yoğunlaşan toplumsal cinayetler, ekolojik çöküş ya da diğer kapitalist güçler aracılığıyla olsun” uyarısı yaptıktan sonra şöyle bir yol haritası önermektedir:

“Bu duruma ayak uydurmak için, en az üç önemli sorunu çözebilmeliyiz. Öncelikle, kitabın ana odağı olan teori sorunu vardır. Çağdaş teori, genellikle diyalektik ve tarihsel materyalizmle ciddi şekilde ilgilenmekten arındırılmıştır; tarihsel materyalizm, modası geçmiş, dogmatik, indirgemeci, basit, totaliter vb. olarak yaygın biçimde karalanmıştır. Daha da kötüsü, Marksizm, fırsatçılarla işbirliği yapan gerici güçler tarafından ele geçirilmiş ve modaya uygun bir kültürel meta -“Batı” veya “kültürel” Marksizm- haline getirilmiştir; bu Marksizm antikomünist, kapitalist uzlaşmacı ve bazen açıkça emperyalist ve hatta faşisttir. Kültürelcilik hüküm sürerken, sınıf analizi bir kenara atılmıştır. Üstelik bu, akademiye özgü bir sorun değildir; çünkü örgütlenme dünyası da bu antikomünist ideolojilerin derinlemesine nüfuzuna uğramıştır. Bu bağlamda, kitabım, bu gerileme eğilimlerini düzeltmeyi amaçlarken, kırmızı ipliği diyalektik ve tarihsel materyalist geleneğe yeniden bağlar, metodolojik katkılarını geliştirir ve çağdaş dünyadaki emperyal üst yapının analizini ilerletir.” (https://www.counterpunch.org/2025/12/15/an-insider-critique-of-the-imperial-theory-industry/)

Kaynaklar:

-Intelligence de l’anticommunisme – Le Congrès pour la liberté de la culture à Paris (Antikomünist Bilinç – Paris’te Kültüre Özgürlük Kongresi)

-Who Paid the Pipers of Western Marxism? (Batı Marksizmi’nin Kavalcılarını Kim Finanse Etti?)