Bakım Emeğinin Hayat Veren ve Tahrip Eden Serüveni

Aynur Sarıyelek
Bakım emeği, ev içinde karşılıksız yapılan işlerden piyasadaki bakım hizmetlerine ve insan ilişkilerine uzanan geniş bir yelpazeden oluşuyor.
Toplumsal yaşamın sürdürülmesi ve yeniden üretimi için olmazsa olmaz derecede öneme sahip bu işler, (çocuk bakımı, evin idaresi, yaşlı bakımı) eskiden tümüyle kadın cinsine zimmetlenmişti. Marksist feminizmin öncülerinden Clara Zetkin, Engels ve Bebel’in izinden giderek kadın sorununu sınıf sorunundan ayrı görmemiş, kadınların özgürleşmesinin ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağını savunmuştu. Ne var ki kapitalizm ortadan kalkmadığı gibi, kadın emeğinin sömürüsünü derinleştirerek yeniden örgütledi. Bu alanlarda artık erkek işgücü de yaygın bir istihdama sahip, yine de çoğunlukla kadın emeği üzerinden sürdürülüyor.
Bunda bakım emeği kapsamına giren yaşlı bakımı, çocuk kreşleri, hasta bakımı gibi başlıklarda devletlerin sunması gereken hizmetleri tasfiye edip taşeronlaştırmasının büyük payı var. Bu alanda istihdam esas olarak güvencesiz ve ucuz emeğe dayalı olarak yapılıyor.
Bakım emeği deyince ne anlıyoruz?
Kapitalist üretim ilişkilerinde işçinin ürettiği değer ile aldığı ücret arasındaki fark olan artık-değere el konulması ücretli emek ilişkisi içindeki sömürüyü açıklamakta güçlüdür. Ancak sömürüyü yalnızca artık-değer ilişkisine indirgemek, kapitalizmin dışında kalan ya da piyasa ekonomisi içinde doğrudan ücret ilişkisine dayanmayan sömürü biçimlerini görünmez kılar. Bakım emeği tam da bu görünmez sömürünün en yoğun yaşandığı alandır. Çünkü bakım emeği, dünya genelinde ataerkil kontrolü elden bırakmaksızın, yoksulluk, ailevi, duygu dünyası vb. her türlü zayıflık kullanılarak her ülkenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı gözetilerek dönemsel ihtiyaçlara göre yeniden yeniden örgütlenir.
Söz konusu emek türü en başta cinsiyetçi ama aynı zamanda sınıfsal ve ırksal bir ayrımcılık gözetilerek örgütlenir. Giderek üst ve orta sınıf kadınların yaptığı işler olmaktan çıkıp daha yoksul ve göçmen emeği sömürüsüne dayanır.
Dünya genelinde hızla yaşlanan nüfus ve artan bakım ihtiyacı, kapitalizmin bu alanı da sermaye birikim alanına dönüştürmesine zemin hazırladı. Burada Marx’ın “yabancılaşma” kavramı özel bir önem kazanıyor. Yabancılaşma işçinin kendi emeğinin ürününe, üretim sürecine, kendi türsel varlığına ve diğer insanlara yabancılaşması olarak dört biçimde ortaya çıkar. Bakım emekçileri olarak bizler, en insani ilişkinin tam ortasındayken bu yabancılaşmanın dört biçimini de aynı anda deneyimliyoruz: Ürettiğimiz “bakım”ın ürünü bize ait değil, üretim sürecini (zamanı, yöntemi) biz belirleyemiyoruz, yaptığımız iş bizi insan yapan şefkat ve duygudaşlık yetilerimizi köreltiyor ve bakım alanlarıyla kurduğumuz ilişki giderek meta ilişkisine dönüşüyor. Devletler çocuk, yaşlı ve sağlık kurumlarının finansmanını her geçen gün azaltarak bu alanların özel sektöre geçişini kolaylaştırmıştır. Bu da bakım ihtiyacının ihtiyaç üzerinden değil kâr sağlama esaslı olacağı anlamına gelir.
Gelişimini insanlık tarihiyle paralel biçimde sürdüren bakım emeği, aile içi çözümlerden toplumsallaşmaya, sanayi çağından neoliberal döneme kadar çok farklı aşamalardan geçerek bugüne gelmiştir.
Türkiye’de bakım rejiminin dönüşümü
Türkiye’de bakım rejimi dönüşüm içindedir. Kadının ücretsiz bakım emeği üzerine kurulu olan aile temelli bakım modeli çözülürken, sosyal bakım hizmetleri piyasalaşmaktadır. Bakım rejimi üzerindeki baskı aile yapısının değişimiyle birlikte yürüyor. Geleneksel olarak nesiller arası aile temelli bakım düzenlemelerini ayakta tutan geniş ailelerin sayısı azalırken, çekirdek aile, temel aile modeli olarak belirmektedir. Geniş ailelerin haneler içindeki oranı 1978 yılında yüzde 34 iken bu oran 2013 yılına gelindiğinde yüzde 17’ye, 2023 yılına kadar yüzde 13,2’ye düştü.
Diğer yandan, çekirdek aile norm olmak ile birlikte, tek ebeveynli aileleri de kapsayan dağılmış aile olarak ifade edilen ailelerin oranı 2013 yılı itibariyle yüzde 17’yi buluyordu (Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2014). Toplumsal dönüşümler söz konusu olduğunda, bu oranın daha da artması bekleniyor. Ancak, nesiller arası ilişkilerde aile bağları önemli olmak ile birlikte, yaşlıya birebir bakım verenin aile olması geniş aile kavramı dönüştükçe zorlaşıyor.
Öte yandan, Türkiye’de nüfusun yaşlanma olgusu son derece somut bir gerçekliktir. TÜİK verilerine göre, 2015 yılında 65 yaş ve üstü nüfus oranı yaklaşık yüzde 8,2 seviyesindeydi. 2023 yılına gelindiğinde bu oran yüzde 10,2’ye yükselmiş ve yaşlı nüfus 8 milyon 722 bin 806 kişiye ulaşmıştır.
Bir yandan aile yapısındaki değişim bir yandan kadının iş dünyasına daha fazla dahil olması bakım emeğinin toplumsallaşmasını zorunlu hale getirmiştir.
Aile, kadının her bakımdan zincirlendiği en temel kurumdur. Onu özel mülkiyetin ve sınıflı toplumun bir ürünü olarak ele almak durumundayız. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde kadınların tarihsel yenilgisinin özel mülkiyetle birlikte gerçekleştiğini ve ailenin erkeğin mülkiyetini meşru mirasçılara aktarma işlevi gördüğünü anlatır. Bu çerçevede, kadından beklenen yalnızca ev işleri değil, aynı zamanda “işçi sınıfının yeniden üretimi”nin görünmez emekçisi olmaktır. Ev dışında üretimde yer alsın almasın, kadından beklenen “aile”nin bütün fertlerinin ertesi günkü işgücünün yeniden üretimindeki rolünün biteviye tekrarlanmasıdır. Çalışan kadınlar bu işlere günde 3.5 saat, çalışan erkekler ise 45 dakika ayırıyorlar. Çalışmayan kadınlar ise 5 saati bezdirici bir ritimle tekrarlanan bu işe heba ediyorlar.(*)
Burjuva devletler çocuk, yaşlı bakımı ve sağlık kurumlarının finansmanını her geçen gün azaltarak özel sektöre altyapı oluştururlar. Bu da zaten yerlerde sürünen bakım ihtiyacı ve çalışma koşullarının ihtiyaç üzerinden değil kâr sağlama odaklı örgütleneceği anlamına gelir. Yani süreç, bakıcılık=kadın işi=düşük ücret denkleminde işletilir.
Yüzyıllardır erkek egemen sistem, görünmeyen, zahmetli, zor ve fedakârlık gerektiren bütün işleri kadının üzerine yıkmıştır. Bu durumun yüzyıllardır tekrarlanmasıyla bu tür hizmet işleri toplum tarafından da kadının doğal bir vazifesi gibi kabul edilmiştir. Oysa Marx’ın “insan doğası”nın tarihsel ve toplumsal olduğu yönündeki tespiti, kadınların “doğaları gereği” bakıcı olduğu yönündeki ideolojik kabulleri de temelinden sarsar. İnsan doğası feodalizmde, kapitalizmde, sosyalizmde farklı biçimler alır dolayısıyla biyoloji ne kadın ne de erkek için bir yazgı olabilir.
Gerek aile içi, gerekse de iş dünyasında kadının sırtına yüklenen bu işler, aynı zamanda değersizleştirilmiştir. Kadına yakıştırılmış tüm mesleklerin ücretleri düşük olarak fiyatlandırılmıştır. Temizlik, hasta bakıcılığı, çocuk, yaşlı ve engelli bakıcılığı. Bunlara ebelik ve hemşirelik mesleklerini de ekleyebiliriz
Ne yazık ki bu alan ve sektörlerde harcanan emeğin niteliği, yoğunluğu ve iş yükünün fiziki ve psikolojik zorluklarına bakılmaksızın kadınların yapıyor olması nedeniyle sistem tarafından alabildiğine değersizleştirilmiştir. Oysa küçümsenen ve değersizleştirilen bu işler hem insani ihtiyaçların karşılanması hem de hijyenik olarak günlük yaşamlarımızda olmazsa olmaz önemde bir yer tutmaktadır.
Alandaki kişisel deneyim
Aile içinde verilen bakım ile sosyal hizmet kurumu içinde verilen bakımı karşılaştırma noktasında ‘aile gibi olma’, ‘ailesi gibi bakma’, ön plana çıkan temalardan bazıları. Ücretli bakım emeğinin referans noktası ücretsiz bakım emeği olarak duruyor ve özel alandaki toplumsal yeniden üretim ilişkileri kamusal alanda bakım çalışanı ve bakım alan arasında kuruluyor.
Bu noktada, girişte sözünü ettiğim toplumsal yeniden üretim ile bakım arasındaki gerilimi kendi iş yaşamımda her gün deneyimliyorum. Kurumda iki saat içinde onlarca hastanın altını değiştirmem, ilaçlarını vermem, duşlarını yaptırmam istendiğinde, aslında benden istenen saf bir “yeniden üretim” işidir: Hastaları bir sonraki güne, bir sonraki vardiyaya hazırlayacak bedensel ihtiyaçların hızlıca karşılanması. Oysa yaşlı bir kadının altını değiştirirken gözlerinin içine bakmamak için kendimi zorlamam, onun bana anlatmak istediği bir şeyi duymazdan gelmem gerektiğinde yaşadığım vicdani rahatsızlık, işte tam da bu iki kavram arasındaki çelişkiden doğuyor. Bu yabancılaşmanın en somut halidir: İşçi kendi emeğinin ürününe yabancılaştığında, “nesne üreticiden bağımsız bir güç gibi görünür”. Burada nesne bakımın kendisidir; benden bağımsızlaşmış, bana ait olmayan, benim insani yetilerimi tüketen bir güce dönüşmüştür.
Bir bakım emekçisi, bu işlerin merkezinde biri olarak bakım hizmetlerinin ne kadar gerekli ve değerli olduklarını görüyor, aynı zamanda da çok yorucu ve yıpratıcı olduğuna tanık oluyorum çünkü bunu her gün bizzat yaşıyorum.
Yaptığımız işin ne kadar kıymetli olduğunu bir tek biz ve bir de hastalarımız biliyor sanırım. Bir insanın kendisinin yapamadığı, kolay kolay başkasından isteyemediği her şeyi -ama her şeyi- bakım emekçileri yapıyor. Ancak bu kadar hayati olan bu işin devlet nezdinde tanımlanmış herhangi bir “kıymeti” yok. Bunu nereden biliyoruz? Bunu çalıştığımız iş koşullarından ve bu mesleğe biçilen fiyattan biliyoruz.
Evlerde ya da sağlık ve bakım merkezlerinde gerçekleştirilen bu mesleklerin hem mekansal hem de araçsal olarak birbirinden farklı zorlukları vardır. Bu zorluklar hem fiziki hem de psikolojiktir.
İşletmelerde çalışıyorsan, eleman yetersizliği nedeniyle birçok kişinin yapacağı işi tek başına yapmak zorunda bırakılıyorsun. Bu da belli bir zaman dilimi içinde yapman gereken hizmeti teknik bir iş gibi programlayıp bitirmek anlamına geliyor. Zamana sıkıştırılmış bu süre içindeki yapacağın hizmetler, insani ve duygusal ihtiyaçları yok saymak zorunda bırakıyor seni. İnsanların gözüne bakmaktan özel olarak kaçınıyorsun. Çünkü gözüne bakarsan onun teknik bir işten öte bir şey olduğunu görmüş olacaksın. Bu da zaman demek. Bunun için zamanım var mı, yok! Öyleyse, kişinin “teknik” ihtiyaçlarını hızlıca karşılayıp öbürüne, ondan diğerine, sonra bir başkasına koşması lazım…
Bu koşullar, çalışanları bakıma muhtaç kişilere karşı kötü muamele yapmaya itiyor. İki saat içinde en az 15-20 kişinin altını değiştirme, kimilerinin duşunu yaptırma, ilaçlarını takip etme, üstünü başını değiştirme, yataklarını yapma vs. fabrikasyon usulü hızlıca yapmak zorundasın. Çünkü bir kişiye ayıracağın süre hesaplanmıştır. İşe alınırken kalıcılığın çabukluğunla belirlenir.
Evlerde bakım
Evlerde ise, tek başınasın ve bazen gerekli materyaller olmaz. Koltuktan yatağa, yataktan koltuğa ya da tuvalet ihtiyacını karşılaması için tuvalete götürme sırasında hiçbir araç olmaksızın kaldırmak, oturtmak ve yatırmak için hastayla baş başasındır.
Uzun bir süre bu işi yaptığında eklem ağrıları, bel, omuz, bütün bir iskelet, baş ve tendon yıpranmaları meslek hastalıklarının başında gelir. Emekliliğe varmadan her yerin ağrıyor olur. Ya belindeki ya dizlerindeki ya omuz ve kol ağrılarınla boğuşmak zorunda kalıyorsun.
Psikolojik yıpranma
Bu türden işlerin yoruculuğu ve zorlukları sadece fiziki değil bakım işlerinin çok sayıda psikolojik zorluğu da var.
Ayrıca psikolojik olarak hasta ve engellilerin günlük olarak yaşadıkları zorluklara birebir tanık olmak ya da zamansızlıktan onların insani ve duygusal ihtiyaçlarının farkında olup cevap olamamak, onların bütün yaşadıklarıyla empati kurma sonucu vicdani rahatsızlık ve çok ağır bir psikolojik yorgunluk yaşanır. Yapılması gerekenleri bilip zaman sınırlamasının baskısıyla yapamama durumu tekrarlandığında bu tür ihtiyaçlara yabancılaşma ya da tükenme sendromu ile karşı karşıya kalınır.
Sonuç olarak, dünya genelinde hızla yaşlanan nüfus ve artan bakım ihtiyacı karşısında sağlık ve bakım hizmetleri devasa bir krizle karşı karşıya. Neoliberal politikalar doğrultusunda kamusal hizmetlerden çekilen devletler, bu alanı giderek ticari şirketlere terk ediyor. Bu tablonun tam ortasında, iki yönlü bir yıkım yaşanıyor: Bir yandan bakım emekçilerinin çalışma koşulları ağırlaşırken ve emekleri değersizleştirilirken, diğer yandan bakıma muhtaç insanlar (yaşlılar, engelliler, çocuklar) insani ihtiyaçları gözetilmeyen, fabrikasyon usulü bir hizmet anlayışının nesnelerine dönüşüyor. Marx’ın deyimiyle, kapitalizmde emek “bir ihtiyacın doğrudan tatmini için değil başka ihtiyaçları tatmin etmenin dolaylı bir aracıdır”. Bakım emeğinde bu dolayım, insani ilişkinin bizzat kendisini tahrip ederek işliyor.
Sağlık ve bakım hizmetleri kaygı verici bir durumda. Bakım emekçilerinin çalışma koşulları ve iş yükü artarken kadın ve göçmen emeği üzerinden belirlenen fiyatlar içler acısı Bakıma muhtaç hastalar, yaşlılar, engelliler ve çocuklar kötü muameleye maruz bırakılıyor. Ortalık, utanç verici kötü muameleye maruz kalanların hikâyeleriyle dolu.
Ne yapmalı?
Her insanın gelip geçeceği, bir gün ihtiyaç duyacağı bu bakım alanları, bütün insanlığın ortak değeridir. Bu alanlardaki hizmet ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin birer parçası olmalıyız.
Bu alanların piyasalaştırılmasına izin vermemeliyiz!
Çalışanların insanca koşullarda hizmet verebilecekleri koşulları yaratmalıyız. Bunun için yeterli eleman ve yeterli materyal istemeliyiz. Yaşlılarımızın yüreklerine de gündelik ihtiyaçlarına da cevap verecek yeterli zamanın oluşumunu sağlamalıyız.
Herkese eşit, erişilebilir, sürdürülebilir sağlık ve bakım hizmeti sunulmalı.
Yaşlı, hasta, engellilerimizin onurlu bir yaşam sürdürmeleri güvence altına alınmalıdır.
Uygulanabilirlik sürekli bir denetimle takip edilmelidir.
Bakım işlerinin evlerde kadının üzerinde bir yük olmaktan çıkarılmasına hizmet eden kurumların oluşumunu sağlamalıyız.
Bu talepler elbette haklı ve gereklidir. Ancak bunları hayata geçirmek için daha somut adımlar da düşünmek zorundayız. Bakım emekçileri olarak örgütlenmek, sendikal mücadele içinde yer almak, sesimizi kamuoyuna duyurmak için medyayı ve sosyal medyayı kullanmak, alternatif bakım kooperatifleri modellerini tartışmak ve yerelde örnek uygulamalar geliştirilmesi mücadelemizin somut araçları olabilir. Bu talepleri toplumsal bir baskıya dönüştürecek mekanizmaları hep birlikte inşa etmeliyiz.
Kadınların kendi kurtuluşlarının öznesi olmaları gerektiği fikri bugün bakım emekçileri için de geçerlidir. Unutmayalım ki bakım, hepimizin bir gün ihtiyaç duyacağı evrensel bir insan hakkıdır. Bugün bir başkasına sunamadığımız insani koşulları, yarın kendimize de sunamayız. Bu nedenle, bu akışı seyretmek yerine parçası olmak, hepimizin sorumluluğudur. Yarın sıra bize gelmeden bugün harekete geçmeliyiz.


