Kapitalizm, Kadın ve Aile

116

Eylül Gökçin

Müstakil ve bencil ailenin yerine; büyük, evrensel, içindeki işçilerin her şeyden önce arkadaş ve yoldaş olacakları bir işçi ailesi yükselecek. Yarının komünist toplumunda kadın ve erkek ilişkisi böyle olacak. Bu yeni ilişki insanlığa; eşlerin gerçek toplumsal eşitliğince sağlanacak, özgür aşkın bütün mutluluklarını sağlayacaktır, bu mutluluklar kapitalist rejimin ticari toplumunca asla bilinemezler                                                             Aleksandra Kollontai

Kapitalist sistemde mülkiyet ve aile ilişkileri birbirinin kopmaz parçalarıdır. Zira burjuvazinin bu sacayaklarından birinin tehlikeye girmesi diğerinin varlığını da tehlikeye sürükler. En basit ifadeyle burjuvazinin en temel dayanaklarından biri olan ailenin sarsılması, özel mülkiyetin de sarsılması anlamını taşır. Dolayısıyla “modern” ya da tek eşli ailenin neden ve nasıl ortaya çıktığını sorgulamak ve anlamak elzem bir noktada durmaktadır.

Kadınların toplumsal yaşamın başlangıcından bu yana erkeğin kölesi olduğunu söyleyen aydınlanma düşünürlerinin tam aksine, sınıflı toplumun henüz daha ortaya çıkmadığı ilkel komünal toplumlarda, yaşamın devamlılığını sağlayacak üretim için kadın ya da erkek fark etmeksizin herkes emek faaliyeti yürütmek zorundadır. Zira doğanın bütün vahşi koşullarına karşı hayatta kalmanın başat araçlarından biri emek faaliyetinin kolektif olarak yürütülmesidir. Yaşamın kolektif emek sayesinde sürdürülebildiği ilkel komünal koşullarda eşitlik, doğal ve zorunlu bir ilişki biçimidir -kadın-erkek eşitliği de bu ilişki biçiminin ortaya çıkardığı doğal bir zorunluluktur. Bu üretim biçiminde toplumun her bireyi sadece kendisi için değil toplumdaki diğer bireylerin ihtiyacı için de üretmektedir.  Dolayısıyla kolektif üretim-kolektif bölüşümü de zorunlu kılmaktadır.

İlkel Komünal Üretim araçları tüm klanın ortak malı

İlkel komünal yaşamda üretim araçları tüm klanın-gensin ortak malıdır ve klan ya da gensin her üyesi diğerleriyle eşit temelde bir varlık sürdürmektedir. Egemen, erk, hakim bir sınıf yoktur. Özel mülkiyet ve buna bağlı olarak da sınıflı bir toplum yapısı olmadığı için de egemen sınıfın garantörü olacak, toplumu boyunduruk altında tutacak ordu ya da kolluk gibi güçlere ihtiyaç yoktur. Toplumsal yapı kadınlar dahil tüm üyelerin eşit olduğu bir yapıdır. Genel itibariyle anaerkil bir yapı göze çarpmaktadır. Bu yapıda kadınlar toplum içerisinde etkin ve saygın bir konuma sahiptirler. Üretim araçları ortaktır. Klanın ve gensin kadın erkek tüm üyeleri adına ana klanlarından, kız çocuğu klanlarına geçer. (Analık Hukuku) Bu noktada önemli bir not düşmek gerekir. İlkel komünal toplumlarda kadın olmak ya da anne olmak bir ayak bağı değildir. Kadınlar çocuk doğurmalarına rağmen özgür ve bağımsızdırlar. Toplumsal yaşamın tam merkezinde yer almaktadırlar. Hiçbir kadın geçinebilmek için bir erkeğe ya da bir başka bireye ihtiyaç duymaz. Hiçbir çocuk da bir babaya ya da anneye bağımlı değildir. Çünkü bütün bir toplum, üyeleri için gerekli olan bakımı, yiyeceği ve benzeri ihtiyaçları sağlamaktadır. 

Bu dönemde birçok aileden oluşan komünist ev ekonomileri geçerlidir. Bu uzun evleri kadınlar yönetmektedir. Erzaklar ve geçim kaynakları ortaktır. Ortak gereksinimleri sağlamak için tembel davranan erkeğin hiç şansı yoktur. Evde kaç çocuğu ya da ne kadar eşyası olursa olsun herhangi bir zamanda gitmesi emredilebilir. Böyle bir emir sonrası gitmemesi kendisi açısından çok da olumlu bir sonuç doğurmayacaktır. Aksi halde ev onun için çok tehlikeli bir yere dönüşebilir. O erkek kendi klanına ya da gensine dönmek zorunda bırakılır. Üstelik uzun evden ayrılırken battaniyesinden başka bir şeyi yanında götüremez. Deyim yerindeyse bohçasını alıp evi terk etmek zorunda kalır. 

Kadınlara dönecek olursak toplumsal her alanda etkin bir güç oldukları gibi klanlar içinde de büyük bir güce ve saygıya sahiptirler. Gerektiğinde daha sonra egemen bir kast niteliği kazanacak olan bir reisin/reislerin başından boynuzlarını sökmek ve onu sıradan bir savaşçının safına göndermekte asla tereddüt etmezler.

Tarihin durdurulamaz çarkları

Komünal, eşitlikçi bu düzen tarihin devinimi içerisinde binlerce yıla yayılan bir süreçte değişip dönüşecektir. Bu değişimde üretim araçlarının gelişmesi ve bu gelişimin son derece sade olan toplumsal işbölümünü dolayısıyla cinsler arasındaki eşitlikçi ilişkiyi bozacak nitelikte bir ayrışmayı da tetiklemesiyle cinsiyete dayalı bir hiyerarşi de ortaya çıkacaktır. Artı ürünün kabileler arasında trampa edilmesiyle yeni bir üretim tarzına geçilecek (değişim için üretim) böylece değişim değerini temsil eden para ortaya çıkacak, paranın kullanılmasıyla birlikte de sistem özel mülkiyete evrilecektir. Özel mülkiyet sistemleştikçe de komünal düzen ve toplumsal ilişkiler sarsılmaya başlayacaktır. Böylelikle insan aşama aşama doğal özüne yabancılaşarak, hükmettiği nesnel koşulların üretici eklentisinde köle, serf ya da işçiye dönüşecek, sahibi olduğu mülkü kadar değer görecek, itibar sahibi olacaktır. Bu durum özellikle ilk uygarlıklarında ortaya çıkmasıyla komünal düzeni büyük oranda ortadan kaldıran özel mülkiyete dayalı sınıflı topluma evrilecektir. Artık üretilen tüm zenginliklerin büyük bir kısmı üretenlerden ziyade onların emeğini sömüren ve onlara hükmeden küçük bir azınlığın elinde toplanacaktır. Böylece üretim araçlarını elinde bulunduran mülk sahipleri toplumları itaat altına alacak yasaları yapacak güce de erişeceklerdir.

En basit şekliyle ifade edecek olursak tarihin durdurulamaz çarkları içerisinde özel mülkiyete dayalı sınıflı toplumun yeşermesi ve gelişmesi ile birlikte kadın-erkek ilişkileri ile aile ya da aile ilişkileri de eşitsiz bir hal alacak ve kadın, aile başta olmak üzere toplumsal yapının her basamağında sistematik olarak bir köleye dönüşecektir. 

Özel mülkiyet ile ilgili yasaları ilk olarak sistemleştiren Roma’da aile’yi ifade etmek için “familia” sözcüğü kullanılmıştır Familia kelime anlamı olarak: aynı çatı altında yaşayan köleler, hane halkı anlamına gelmektedir. Kelimenin kökeni ise köle anlamına gelen “famulus” sözcüğüne dayanmaktadır. Engels’in; Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde “modern aileyi” betimlerken şu ifadeleri kullanması hiç de boşuna değildir:

Familia sözcüğü başlangıçta günümüz küçük burjuvasının duygusallıktan ve aile çekişmelerinden oluşturduğu ideale işaret etmez. Romalılarda başta bu evli çiftle ve çocuklarıyla bile değil, yalnızca kölelerle ilişkilidir. Famulus ev kölesi demektir ve familia bir adama ait kölelerin toplamı anlamına gelir. Bu deyim Romalılar tarafından reisin; kadını, çocukları ve belirli sayıda köleyi Romalı babalık tahakkümünün altında, hepsinin üzerinde ölüm ve yaşam hakkına sahip olarak el altında tuttuğu yeni bir toplumsal organizmayı tanımlamak için uydurulmuştu.”

Modern” aile: Kadın köleliği

İnsanın doğal özüne uymayan ve tamamen ekonomik koşullar temelinde kurulan “modern” yani tek eşli aile apaçık bir biçimde kadın cinsinin köleliğine dayanır. Dolayısıyla sınıflı toplumun ortaya çıkışından itibaren neredeyse tarihin her kesitinde aynı zamanda en küçük ekonomik birim olan “aile” cinsiyete dayalı emek kalıplarının inşasında ve korunmasında bir araç olarak kullanılmıştır. Kapitalist sistemde de durum çok farklı değildir. Kendi küçük devletçiklerinin tek ve mutlak yöneticisi olan erkekler ailede sadece para kazanma sorumluluğunu üstlenirken kadınlara ise tüm aile üyelerinin bakımı, ahlaki, dini, sosyal ve duygusal sorumluluğu yüklenmiştir. Üstelik bu durum ücretli emek içerisinde yer alsın ya da yer almasın tüm kadınların omuzlarına yüklenmiştir. Aleksandra Kollontai, “Komünizm ve Aile”de kapitalist düzenin yarattığı aileyi çarpıcı bir biçimde özetleyecektir:

“Ekmeğini kazanan erkeğin ücreti ailenin gereksinmelerine yetmediğinden, karısı da ücret karşılığı iş aramak, anne de fabrika bürolarının kapısını çalmak zorunda kaldı. Ve yıldan yıla fabrikada safları doldurmak, gündüz işçisi, satıcı, büroda yardımcı, çamaşırcı, hizmetçi olarak işe başlamak üzere evlerini terk eden işçi sınıfı kadınlarının sayısı günbegün arttı. Dünya savaşının başlamasından önce yapılan bir sayıma göre Avrupa ve Amerika ülkelerinde çalışarak hayatını kazanan 60 milyon kadın vardı. Savaş sırasında bu sayı oldukça arttı. Bu kadınların neredeyse yarısı evliydi. Fakat aile yaşantılarının nasıl olduğunu anlamak kolaydır. Ana ve eşin günde sekiz saat, gidiş dönüş için harcanan zamanı da katınca on saat evin dışında çalıştıkları bir hayat!”

Eski tip aile miadını doldurdu

Burjuvazinin “kutsal” ailesinin ortadan kalkması, duygusal bağların ya da insanların birlikte yaşama arzusunun ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Bu, özel mülkiyetle iç içe geçmiş olan burjuva aile biçiminin tarihsel olarak aşılmasıdır.

Aile aynı zamanda sınıf düzeninin yeniden üretildiği bir kurumdur. Çocuklar yalnızca ekonomik değil kültürel ve ideolojik olarak da şekillendirilir. Sistemin değerleri, otorite ilişkileri aile içinde öğrenilir. Bu nedenle aile, sınıfsal eşitsizliklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasında önemli bir rol oynar. 

Bu anlamda patriyarkal ilişkileri yeniden üreten kutsal aile karşıtlığı, eşler ve çocuklar arasındaki ilişkilerin eşit ekonomik temellere bağlanmayan özgür insanlar arası ilişkiler olarak var olması temelinde dönüşebilir. 

Kollontai bu anlamda kapitalizmin kutsadığı aile karşıtlığının sevgi ya da ebeveynlik duygusunun yok olması değil ekonomik bağımlılığa, patriyarkaya ve mülkiyet aktarımına dayalı burjuva aile modelinin karşıtı olarak ele alır. Sosyalist toplumda ilişkiler zorunluluktan değil özgürlükten doğacak; aile ise kapalı ve mülkiyet temelli bir yapı olmaktan çıkarak daha eşitlikçi ve toplumsallaşmış bir forma dönüşecektir.

Ataerki her zaman iş başında

Kapitalist sistem varlığının bekası için bütün bir toplumsal düzeni kendi çıkarları doğrultusunda dizayn ettiği gibi aileyi de kendi ihtiyaçları düzleminde şekillendirecektir. Bu doğrultuda da kadının ikincil konumunu daha da derinleştiren bir aile yapısının inşası için tüm silahlarını kuşanacak, özellikle her devirde kullanışlı olan ataerkiyi çıkarlarının gerektiği ölçü ve biçimlerde kullanmakla birleşik hareket edecek ve sistemin bekası olan aileyi sarsılmaz bir hale getirmenin araçlarını kesintisiz bir biçimde yenileyecektir. Kapitalizmde burjuva ailenin kötü bir kopyası olan işçi ailesinin yaratılma sürecinin 1800’lerin sonu ve 20’inci yüzyılın başında nasıl hummalı ve çok yönlü bir çalışmanın konusu olduğu açıktır. 

Sonraki yıllarda ailenin nasıl bir seyir izlediği de yine kapitalist birikim politikalarının ihtiyaçları, dünyadaki genel emperyalist kapitalist işbölümü, emperyalist sistemin krizleri, savaşlar, emek gücü ve nüfus politikaları gibi pek çok faktör tarafından şekillenmiştir. Her dönemde ihtiyaçlara uygun olanın yaratılması için üst yapısal kurumlar da çok yönlü bir çalışmayla süreçlerin aktif parçası olarak kullanılmıştır. 

Din adamları ve kilise tarafından evliliğin kutsal ilan edilmesiyle başlayan bu süreç, neoliberal barbarlığın giderek daha yakıcı bir biçimde kendisini hissettirdiği günümüz dünyasında ise burjuva iktidarların ekonomi politikalarından, nüfus politikalarına kadar her alana yayılacaktır. Bu durum ise Türkiye’ye değişik biçimleriyle yansıyacaktır. Neoliberal dönüşümün Türkiye’de en kararlı uygulayıcısı olan AKP iktidarı toplumun gerici kodlarına oynayarak “Kutsal aile” ve “Aile yılı” söylemleriyle kadını aileye hapsetmenin yollarını aramaktadır. Geliştirilen “Aile Yılı” programı ise sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmiştir. Geçmişte kalkınma planlarıyla kadını evin dört duvarı arasına sıkıştırarak düşük ücretle güvencesiz, evden çalışan bir işçi haline getiren iktidar sonrasında kadınları kapitalist üretime çekmenin zorunluluğuyla hareket ederek kadınları ucuz emek gücü olarak yedekleyecektir. İktidar özellikle son 10 yılda kadınlar üzerindeki tahakkümünü arttırmaya yönelik politikalar geliştirmiştir. Kadınların doğurganlığının dahi sistemi yeniden üretmenin bir aracı haline getirildiği bu politikalarla kadınların yaşamlarını aileye zincirlemenin yollarını aramıştır.

Kadın katliamlarının ve aile içi şiddetin doruk noktasına ulaştığı son dönemde boşanmanın önüne geçmek ve kadını ailenin dört duvarı arasına hapsetmek için “aile arabulucu” sisteminin yürürlüğe konması ve kadın cinayetlerinin yüzde 73’ünün aile içinde gerçekleştiği bir ülke olan Türkiye’de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın “El birliğiyle aileyi, güçlü Türkiye’nin sarsılmaz bir kalesi haline getireceğiz” sözleri  iktidarın kadına bakışının ve kadın politikalarının bir özetidir.

Sonuç olarak Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde kadın bedenini, kadının yaşamını, haklarını ve yüzyıllar içerisinde mücadeleyle elde ettiği kazanımlarını hedef alan bu politikalara karşı kadın mücadelesinin dinamikleri sözlerini söyleyecek ve mücadele bayrağını yükseltecektir.

Yazıyı işçi sınıfının komünist kadın önderlerinden Rosa Luxemburg’un sözleriyle sonlandıralım: 

“Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin düzeniniz. Devrim daha yarın olmadan, zincir şakırtıları içinden yeniden doğacaktır ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir!

Vardık, Varız, Var olacağız!”