
Oya Açan
Sınıfın yapısıyla birlikte sınıf hareketi de tarihsel bir dönüşüm geçirdi.
İşçi sınıfının yapısı ve bileşimi bu kadar büyük değişimler yaşarken sınıf hareketinin aynı kaldığını söylemek mümkün değildir. Bu nedenle sınıf açısından varlık yokluk sorunu olan örgütlenme ve örgütlenme araçları söz konusu olduğunda şimdiye dek hiç söylenmemiş şeyler söylemeyecek, Amerika’yı yeniden keşfetmeye çalışmayacağız. Yalnızca bu değişim ve dönüşümü gözönüne alarak söyleyeceklerimizi ‘zamanın ruhu’nun gerektirdiği bir hız, yoğunluk ve derinlikte işlemek gerektiğinin altını çizeceğiz.
Bugün ortaya atılan birçok politika teknik olarak doğru olsa da toplumsal olarak karşılık bulmuyor. Ya da işçi sınıfını kapitalist sisteme bağlayan unsurlar yeterince tespit edilemiyor; ‘yoksulluk-isyan’ ikilisinin toplumsal davranışın belirleyici unsuru olduğu sanılıyor. “Yoksulluk varsa isyan da gelir” gibi düz bir mantık hükmünü yürütüyor.
Çünkü çeşitli tipteki örgütlenmeler bireylerin gündelik deneyimiyle yeterince ilişkilenmiyor, yaşanmışlıklarıyla bağ kurmuyor. Bireyin hayatına ‘en fazla’ nereden değmesi gerektiği üzerine kafa yorup bunun araçları üzerinde yoğunlaşmıyor. Hatta çoğunlukla bir noktadan temas etse bile sonrasında kendi doğrultusunda geçip gidiyor.
Bir kez daha sınıf çalışmamızdaki öncelikler
Yazımızın ikinci bölümünde sınıf içinde stratejik noktaların ve önceliklerin belirlenmesi, “sanayi havzaları”nda, “OSB”lerde, “Serbest Bölgeler”de sanayi havzalarının etrafında oluşan yeni işçi semtlerinde örgütlenmenin püf noktaları ve kullanacağımız araçlar üzerinde yoğunlaşacağız.
İşçi sınıfı içerisinde yürüteceğimiz çalışmada stratejik başlangıç noktalarımızın ve önceliklerimizin yeniden temellendirilerek belirlenmesi bugün ve gelecek açısından çok büyük önem taşır. Sınıf çalışmamızda önceliklerimizin belirlenmesi ne demektir? Bu, ilişki ağımızın zayıflığına ve yetersizliğine bakmadan gücümüzün, enerjimizin ve olanaklarımızın bu alanlara kanalize edilmesi anlamına gelir. Bu, sınıf içerisinde yükleneceğimiz temel çalışma halkalarının ve alanların belirlenerek o noktalarda yoğunlaşmamız demektir.
Bunun yolu da işçi sınıfının ana gövdesini barındıran “sanayi havzaları”nda, “OSB”lerde, “Serbest Bölgeler”de ve sanayi havzalarının etrafında oluşan yeni işçi semtlerinde örgütlenmekten geçmektedir.
Burjuvazi, özellikle ‘80′li yılların başlarından itibaren bir bütün olarak girdiği yeniden yapılanma kulvarında sanayi alanında da önemli atılımlar yaparak yol aldı. Kent merkezlerindeki irili ufaklı sanayi bölgelerini/sahalarını kentin dışına taşıdı; üretim alanlarını kentlerin dışında yalıtılmış birer getto haline getirip kendisine güvenli üretim bölgeleri oluşturma yoluna gitti. Metaların pazara daha çabuk ve az masrafla sürdürülmesi gibi avantajlar taşımakla birlikte kent merkezlerindeki fabrikalar ve sanayi bölgelerinde örgütlenen direnişlerin hem kolaylıkla diğer fabrika ve işkollarına sıçraması hem kent yaşamının rutin akışını aksatması gibi handikapları ortadan kaldırma amacının payı büyüktür bu mekansal yeniden yapılanmada. Sanayinin bu mekansal yeniden yapılanmasının tamamlayıcı diğer adımını da kentlerin yeniden mekansal yeniden yapılanması oluşturdu.
Sanayinin kent merkezlerinin dışına itilmesi burjuvazinin gelecek on yılları gözönüne alarak attığı stratejik bir adımdır. Üretimin kaydırıldığı bu havzalar, burjuvazi tarafından adeta dikensiz gül bahçesi olarak tasarlanmaktaydı. Burjuvazi, sanayinin büyük bir hızla geliştiği bu bölgeleri teker teker serbest bölge statüsüne sokarak işçi sınıfının her türlü hak arama girişimini yasal anlamda da baştan engelleyerek yok etme yoluna gitti. Çünkü bu alanlarda esnek çalışma rejimlerinin katmerlisini, vergi avantajlarını, özel yasal düzenlemelerini tesis edebilmeleri hayli kolaydır.
“Serbest Bölge”ler
Burjuvazi serbest bölgelerde, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele kapasitesini, sendikalaşma, toplu sözleşme, grev gibi hak arama mekanizmalarını sınırlandırılabilmekte ya da tümüyle ortadan kaldırılabilmektedir. İkinci olarak yasal çerçeveler sermaye lehine düzenlenmekte ve işçilerin meşru hak talepleri “yasal” yollarla engellenebilmektedir. Söylemeye bile gerek yok ki bu, burjuvazinin sınıfsal stratejisidir.
Hızlı sanayileşen bölgeleri “serbest bölge” ilan etmekteki amaçları, işçilerin hak arama mücadelesini (sendika, grev, dava açma gibi) daha başlamadan yasal yollarla ezmektir. Çünkü serbest bölgeler özel kurallara sahip alanlardır. Buralarda ayrıca ucuz altyapı imkanları, vergi indirimi, gümrük kolaylıkları gibi çok sayıda teşvikten yararlanma imkanı vardır. Bu yüzden patronlar fabrikalarını buralara kurmayı tercih ederler. İşçi sınıfı açısından en büyük dezavantajı ise bu özel bölgelerde kuralların işçi haklarını kısıtlayacak şekilde düzenlenmesidir.
Serbest bölgelerde özel kanunlar/kararnameler geçerlidir. Hakların askıya alanması ya da zorlaştırılabilmesi çok kolaydır. Toplu sözleşme hakkı kısıtlanıp grev yapmak engellenebilir. İşçi, “hakkımı arıyorum” dediğinde, ona “burada yasal olarak bunu yapamazsın, bölgenin kuralı bu” denir. Yani hak arama girişimi daha yola çıkmadan yasa tarafından engellenmiş olur. Dolayısıyla patronlar serbest bölgeleri, işçi haklarını bastırmak için “yasal bir kalkan” olarak kullanır.
İçlerinde yüz binlerce işçiyi barındıran devasa büyüklükteki bu sanayi havzaları adeta olağanüstü hal bölgeleri gibi tasarlanarak organize edilmiştir. Birçok sanayi bölgesinin etrafı yüksek duvarlar ve tel örgülerle çevrilerek kameralarla gözlenmektedir. Dahası, bu sanayi bölgelerinin giriş çıkışları da özel güvenlik, jandarma ve polis işbirliği üçgeniyle denetlenmektedir. Bölgedeki fabrikaların neredeyse tamamında işçilerin öğle paydoslarında bile dışarı çıkmaları yasaktır. Ulaşım, fabrika içlerinden kalkan servislerle sağlanmaktadır dolayısıyla bölgedeki diğer işçilerle temas olanağı minimuma indirilmiştir.
Sanayi havzalarında sanayinin bütün işkolları yer almaktadır. Özellikle uluslararası şirket ve tekeller bu havzalarda ciddi yatırımlar yapmışlardır. Havzalarda nitelikli işgücü, orta kalifiye ve kalifiye olmayan işgücü iç içedir.
Bu sanayi havzalarında hiçbir iş güvencesinin olmaması bölgedeki işçilerin sürekli iş değiştirmesini beraberinde getirmektedir. Fakat iş değiştirme yine aynı havzada gerçekleştiği için işçiler diğer birçok fabrikadaki sınıf kardeşleriyle ilişkilerini sürdürmeye devam edebilir. Bu durum, aynı bölgedeki birçok işçiye ve fabrikaya hızla ulaşılması anlamında da ciddi avantajlar sağlamaktadır.
Bu özellikleri nedeniyle buralar sadece tek tek fabrika ya da tek bir sektör olarak değil farklı sektörleri içeren tek bir devasa fabrika (hiper fabrika) olarak düşünülüp ele alınmalıdır. Buralarda etkili bir devrimci örgütlenme başarılacak olursa, sadece belirli bir fabrika ya da sektörle de sınırlı kalmaksızın birçok sektörü kapsayacak şekilde burjuvaziye güçlü darbeler indirmek olanaklıdır.
Yeni işçi semtleri
Giderek kent dışında oluşan bu dev sanayi havzalarının çevresinde -klasik semt tanımının dışında- gün geçtikçe büyüyüp gelişmekte olan yeni işçi semtleri, daha doğrusu semt irisi yerleşim alanları, ilçeler doğmaktadır. Nasıl sınıf içerisinde öncelikli sektörlerden söz ediyorsak, semt çalışması derken de onu artık geleneksel semt çalışması ölçüleriyle düşünmemeliyiz. Özellikle de kent merkezlerinin uzağında OSB ve serbest bölgelerin yakınında kurulan semtler, bileşim ve barındırdığı potansiyeller bakımından belirgin farklılaşmalar geçirmiştir. Bileşim olarak görece daha homojenleşip işçi ağırlıklı bir yapı kazanırken kadın ve gençlik dinamiklerinin sorunları ve öncelikleri bakımından da eskiden farklı bir profil çizer.
Bu yerleşim birimlerinin görece daha homojen ve yoğun bir işçi bileşimi barındırma yanında ölçek olarak farklılaşması da ‘90’lı yıllarda hız kazandı. Bunların çoğu ölçek olarak eski semtlerin birkaç katı büyüklüğe ulaşan, bu anlamda artık ‘semt’ olarak görülemeyecek, kendi içinde semtlere bölünmüş ilçelere dönüştü. İstanbul’da Kıraç ve Hadımköy’ü bu dönüşüme örnek olarak verebiliriz.
Mesela şimdi bir ilçe olan Çayırova 1960′lı yıllardan itibaren esas olarak Çayırova Cam Fabrikası’nda çalışan işçilerin yerleşimine dayalı olarak gelişip büyümüştür. 1970′lerden itibaren çığ gibi büyüyen Dilovası da aynı şekildedir.
Şimdilerde artık şehrin içinde kalan ve “kozmopolitleşen semtler” kategorisinde İstanbul’da Gültepe-Çeliktepe-Kuştepe hattını sayabiliriz. Bunlar 1960′lardan başlayarak o zamanlar Zincirlikuyu-4. Levent hattında kurulu ilaç ve tekstil fabrikalarının işçilerine dayalı olarak kurulup gelişen semtlerdi. İzmir’de 1970′lerden sonra hızla gelişen Pınarbaşı, vb. örnekler, “çalacağın her 10 kapıdan belki bugünkü yoğunlukta olmasa bile en az 7-8′inin o civardaki birkaç fabrikanın işçisi olarak karşımıza çıktığı” semtler özelliğindeydiler.
Her alanda olduğu gibi bu alanda da sınıfsal ayrışma keskinleşerek kendisini göstermekte, bu bağlamda semtler de kendi içerisinde adeta ikiye ayrılmaktadır. Klasik semtler olarak ele aldığımız semtler daha çok kentlerin iç kısımlarında yer alan ve bileşim olarak da çok karma bir yapıya sahip olan yerlerdir. Buralarda yaşayan emekçiler bir bütünlük oluşturmamaktadır. Daha çok küçük dağınık işletmelerde, büro tipi işlerde, hizmet sektöründe çalışırlar. Çok küçük bir kısmı yeni oluşmakta olan sanayi havzalarında isdihdam edilmelerine rağmen bu, söz konusu semtlerin geneli açısından bir homojenliğe yol açmaz.
İstanbul’da Gülsuyu, Uğur Mumcu, Gazi ve Kartal’ın birçok bölgesi bu kapsama girer. Bu semtlerde çalışma da elbette bir yana bırakılamaz. Can alıcı olan öncelikleri doğru belirlemektir. Çünkü sınıf çelişkilerinin bu kadar keskinleştiği bir durumda artık genel bir semt kavramı veya semt çalışmasından söz edilemez.
Dahası, sınıfın yapısı ve bileşimi, burjuvazinin yeni emek rejimi dünle kıyaslanamayacak kadar farklılaştığı için işçi sınıfı çalışması derken onu işçi semtleriyle birlikte ele almak zorundayız. Mesela Hadımköy sanayi havzasındaki çalışma sadece Hadımköy’deki fabrikalarla sınırlı bir çalışma olarak ele alınamaz. Hadımköy sanayisinin etrafındaki işçi semtlerini sanayi havzasında yürüteceğimiz faaliyetle birlikte ele almayan bir faaliyet dört ayaklı bir masayı iki ayak üzerinde durdurmaya çalışmaya benzer.
Gözlem, veri, nüfuz etme
Faaliyet yürütülecek bölge belirlendikten sonra fizibilite çalışması oldukça hızlı ve yoğunlaştırılmış bir çabayı gerektirir. Planlı-programlı ve süreklileşmiş biçimde yürütülecek bir çalışmanın önkoşulu bölgenin tüm bilgisinin en ince ayrıntısına kadar toplanması olmalıdır. Bu araştırmayı yürütecek olanların başında kuşkusuz o alan çalışmasını yürütecek kadro ve taraftarlar gelmelidir ama faaliyet yürütülecek alanın özgün özelliklerini daha derinlemesine ve bütünsel görebilecek deneyim ve bilgi sahibi bu anlamda ‘uzman’ unsurların da yer alması fizibilite çalışmasından beklenen yararın sağlanmasını kolaylaştırır. Şunun altı ise en başta çizilmelidir: Bu fizibilite çalışması sadece faaliyetin başlangıç döneminde yürütülen 3-4 gün ya da birkaç haftalık bir iş olarak görülmemeli, süreklilik kazanmış bir faaliyet olarak düşünülmelidir. Çünkü fizibilite çalışması, o bölgeye ilişkin politika ve taktiklerin belirlenmesinde veri oluşturacaktır. Bu yüzden fizibilite çalışması incelikli bir tarzda yürütülmeli ve hiçbir zaman “bittiği” düşünülmemelidir. Her şeyin alabildiğine ve büyük bir hızla değiştiği günümüzde bu türden veri toplama da asla sabit kalmaz, kalamaz.
Fizibilite çalışmasında bölgenin bilgisini toplamakla görevlendirilen ekibin ilk olarak bölgede hareket ederek hem bir ilk gözlem yapması hem de bölgedeki tüm fabrikaların isimlerini tek tek alması gerekir. Burada önemli olan sadece fabrika isimlerini almak değil içerden gözlem yapmak ve bölgenin havasını solumaktır. Elde edilen fabrika isimleri diğer taraftan internet üzerinden tek tek araştırılıp bölgedeki tüm fabrikaların ayrıntılı bir dökümü çıkarılmalı ve bu doküman fizibilite ekibinin gözlemlerinin de eklenmesiyle beraber dosya haline getirilerek bölgede çalışma yürütecek tüm aktivistler tarafından incelenmelidir. Peki, hazırlanacak dosyalar hangi verileri/bilgileri içermelidir?
Pilot bölgeler
Bölgede ağırlıkta olan sektörün hangisi olduğunun tespiti, büyük-orta ve küçük ölçekli fabrikaların sayılarına göre ayrıştırılması, bölgedeki en büyük fabrikaların belirlenmesi, bu fabrikaların farklı bölgelerde ve şehirlerde üretim yaptığı işletme ve fabrikaların olup olmadığı -varsa yerlerinin belirlenmesi-, fason bağlantıları, emperyalist tekellerle bağlantıları -tedarik zincirinde kapladığı yer-, işçi sayısı, ürünlerin nerelere pazarlandığı, anonim şirket mi yoksa limited şirket mi olduğunun netleştirilmesi -sendikalaşma mücadelesi açısından-, üretim sistemi, yıllık kâr oranı, vardiya usulü çalışıp çalışmadığı -vardiyalı değilse çalışma saatleri-, fabrikanın kısa tarihçesi vb.
İkinci olarak, bölgedeki işçilerin çalışma koşulları, en fazla rahatsız oldukları ve tepki gösterdikleri sorun ve uygulamalar, yoğun olarak oturdukları semt ve bölgeler, servis kalkış saatleri, servislerin fabrika içinden mi yoksa dışından mı kalktığı, işçilerin hangi noktalardan servislere binip indikleri, servis aracının hangi güzergâhı izlediği…
İşçilerin nereli oldukları, yaş ortalamaları, Kürt ve göçmen işçi yoğunluğu, ağırlıklı olarak hangi siyasal görüşe sahip oldukları, kaç saat çalıştıkları…
Bölgedeki sendikalı fabrikaların tespiti, bölgede kaç direniş ve sendikalaşma girişimi yaşanmış, yaşanmışsa sonuçları ve işçiler üzerinde bıraktığı etkileri vb. ne olmuş konularında veri toplanması çalışmanın seyri açısından olmazsa olmazlardandır.
Fabrikanın üretimde olan kaç şubesinin olduğu, nerelere üretim yaptığı, üretimin hangi aylarda yoğunlaştığı, kaç taşeronla çalıştıkları, müdür, yönetici ve ustabaşlarının ev adresleri, öncü işçi ve demokrat işçilerin tespiti, vb. konularında da mutlaka veri toplanmalıdır.
Bilgi toplamanın yöntemlerinden biri olarak şunu belirtip geçelim: Bu tip sanayi havzalarında çay ocakları, mini cafeler, yemekhaneler ve kahveler bulunur. Bu işletmelerin sahipleri bölgeyle ilgili ayrıntılı bilgilere sahiptirler, oralarda zaman geçirerek içerden bilgi toplanabilir. Bu çay ocakları işçilerin yoğun olarak uğradıkları, sohbet ettikleri mekanlardır. Sadece buralardaki sohbetlere kulak misafiri olunduğunda bile oldukça zengin bilgilere ulaşmak mümkündür. Bu biraz da aktivistin sosyal becerisine, ilişki kurma tutkusuna bağlıdır.
Servislerden ev ziyaretlerine
Fabrika önünden kalkan servislerin şoförleriyle diyalog kurulması da bir zincirin halkalarını ilerletmek anlamına gelebilir. Servis şoförleri işçilerin çıkışını beklerken zaman geçirmek için meşgale ararlar ve bu sırada sohbete oldukça açıktırlar. Servis şoförleriyle geliştirilecek ‘işlevli’ diyaloglar sayesinde servislere binme olanağı yakalanabilir. Bu hem işçilerle servis içinde sohbet olanağı hem de işçilerin hangi duraklarda indikleri bilgisine ulaşmamızı sağlayacaktır. Belki ilk elde sonuç alıcı olmayabilir. Ama bu göz aşinalığı zamanla “verimli” sohbetlere dönüştürülebilir.
Servislere bin(ebil)me işi tek başına durakların tespiti ve servis içindeki sohbetle sınırlanmamalı. Bundan da önemlisi, bu olanağın bize işçilerin evlerini öğrenme fırsatı verecek olmasıdır. İşçiyle belli bir diyalog yakalayıp kendini eve davet ettirmeyi başarabilirsen, sokaktaki ya da çay ocağındaki muhabbetten daha fazlası serilir önümüze. Ev sadece işçiler için değil herkes için kalkanların bir yana bırakıldığı, daha samimi ve gerilimsiz olunan ortamdır. Herkes daha alıcı daha önyargısızdır.
Bu havzalarda çalışma yürüten ve bu konuda birikime sahip olan sendikal uzmanların ve akademisyenlerin araştırma ve deneyimlerinden de yararlanılmalıdır. Bu çalışma çerçevesinde edinilen tüm bilgi ve olumlu/olumsuz deneyimlerin bir bilgi havuzunda toplanarak arşivlenmesi, bizden sonra çalışma yürütecek yoldaşlar açısından nasıl merkezi bir yerde durduğu kavranarak/görülerek kesinlikle ihmal edilmememesi gereken merkezi bir görevdir.
Sanayi havzalarında “Havza Meclisleri”
İşçi sınıfı içinde çalışma yürütürken hiçbir emeği ve çabayı küçümseyip görmezden gelemeyiz -gerçi bu bütün örgütleme faaliyetleri için böyledir. Kolektivizm bir bilinç ve gelecek vizyonudur. Sadece belli bireylerde, örgütlerde, kesimlerde içerili olamaz. Bütün bunların sınıf mücadelesinin ivmesinin yükseltilmesinde eylemiyle de görünür hale gelecek ve bu çabayı büyütecek her dirhem emeğe ve kendini katmaya ihtiyaç vardır.
Havzalarda faaliyet yürütürken de bunun sadece bizim sorumluluğumuz ve yönelimimiz olmadığını unutmamalıyız. Çalışmayı ileriye taşıyacak her birikim ve çaba çok değerlidir.
Havzalarda oluşturulacak meclisler de bu yaklaşımla inşa edilmelidir.
Bu meclisler bileşim olarak en geniş kurum ve örgütlülükleri, hatta kişileri kapsayacak genişlikte ve esneklikte olmalıdır. Bu meclisler içerisinde, bölgedeki örgütlülükler yanında işçi sınıfının çıkarlarını savunan demokrat muhtarlar ve azalar, okullardaki demokrat-devrimci öğretmenler, hastanelerdeki demokrat doktor ve sağlık personeli, köy dernekleri ve çeşitli meslek odaları ve kitle örgütlerinin temsilcileri, sendikalar, demokrat bağımsız yapılar da yer alacaktır.
Böylesi havza meclisleri, sadece siyasal yapılarla örgütlenen ortak eylem ve etkinliklerin realize edildiği yapılar olarak düşünülmemelidir. Onların işlevlerini buna daraltmak oynayabilecekleri misyonu alabildiğine sığ ve dar kavramak anlamına gelmez kurulabilmelerini bile imkansızlaştırır. Süregiden darlığın dışına çıkarak en geniş kapsama hedefiyle hareket etmelidir. Süreklilik kadar kapsama kapasitesini sürekli büyütmek de temel önemdedir.
Havza meclisleri, ortak etkinlikler, seminerler, düzenli toplantılar, basın açıklamaları, bildiri ve afiş çalışmaları, havzada yerel sorunları ve gündemleri içeren düzenli yerel yayın çıkarılması, işçilerin ailelerini de kapsayan piknikler, spor turnuvaları vb. etkinlikleri ve araçlarıyla kendisini tüm sanayi havzasında ve bölgede hissettirmelidir.
İşyeri Komiteleri: En geniş işçi denizinin çıpaları
Sanayi havzaları ve tek tek üretim birimlerindeki örgütlenme faaliyetlerimiz sırasında olabildiğince çok sayıda parti hücresi ve komitesi örgütleme temel hedefine bağlı olarak esas alacağımız taban/kitle örgütlenmesi biçimlerinin başında işyeri komiteleri gelir. Bunlar fabrika ve işyerlerinde sınıfı ve sınıf hareketini devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde örgütleyip yönetmeyi hedefleyen yönetici organlar/birimlerdir. İşçi sınıfı çalışmamızda, işyeri komiteleri zaten öncelikle bu amaçla kurulur. Fakat sınıfın örgütlenme ve mücadeleye fazlasıyla aç kesimlerinin -biz de içinde olmak üzere- sınıfı örgütlemek diye bir “derdi” olanların tutkuları değilse de nesnellikleri açısından hemen nüfuz edilip yanıt alınabilecek durumda olmadıkları gerçeğini de gözardı etmemek gerekir. Hem aceleci ve sabırsız olmalıyız hem de hemen sonuç almaya odaklı olmayan bir esneklik ve serinkanlılıkla hareket etmeliyiz.
İşyeri komiteleri başta gelmek üzere taban örgütlenmesinin bütün biçimlerinin en önemli misyonu, sınıfın her bireyinin özneleşmesinin aracı olarak iş görmektir. Bunu onların misyonunun başına yazmalıyız.
Sözgelimi, sınıfın kaderini belirleyen asgari ücret gibi temel meseleler patronlar ve içi boşalmış sendikacıların insafına terkedilmemelidir. Patronların çıkarlarının bekçisi olan devletin domine ettiği bir asgari ücret masasından işçi sınıfı ve emekçiler lehine hiçbir şey çıkmaz. Dolayısıyla, işçi sınıfı bu konuda sermayenin hizmetkarı devletin aradan çıkmasını isteyerek patronların karşısına tabandan kendisinin seçtiği temsilcilerinin çıkması talebini ileri sürmeli ve bunda ısrarlı olmalıdır.
İsçi meclislerinin, “kuruldukları fabrika ve işyerlerinde sınıfı ve sınıf hareketini devrimci/mücadeleci sınıf sendikacılığı çizgisinde örgütleyip yönetmeyi hedefleyen yönetici organlar/birimler olarak” tanımlanması, onların kuruluş amaçlarını ve oynamaları gereken rolü net bir biçimde ortaya koymanın yanında sınıf örgütlenmesinin diğer biçimlerinden farkını da içerir. Sözgelimi Grev Komiteleri, Dayanışma Komiteleri, Sendikal Örgütlenme Komiteleri vb. gibi sınıf örgütlenmesinin diğer biçimlerinden farklı olarak bu organlar, o alandaki hareketin bütününü -sınıfın etkileyebildikleri tüm güçlerini- proletaryanın bağımsız devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde örgütleyip geliştirmeyi hedefleyen yönetici organlardır.
İşçi meclisleri, öncü örgütle ilişkilerinde örgütsel konum açısından da örgütlü sınıf çalışmasının doğrudan yönetimi altında çalışan, dolayısıyla ancak onun çizgisini, politikalarını ve disiplinini benimsemiş öncü işçilerin katılabilecekleri hücreler, birim ve komitelerinden farklı olarak sınıfına bağlı, dürüst ve güvenilir öncü işçilerden oluşan daha esnek ve kapsayıcı birimlerdir. ‘Örgütü çevreleyen örgütler ağı’ kapsamında bazıları birinci -yerel özellikler, bileşiminin bilinç düzeyi vb. etkenlere bağlı olarak- bazıları da ikinci halkada yer alırlar. Öncü, sınıf hareketini bu kapsayıcı öncü/yönetici birimler aracılığıyla etkileyip kendi stratejik ve taktik politikaları doğrultusunda yönlendirmeye çalışır.
Ancak o bu etkiyi, işçi kurulları içinde yer alan üye ya da sempatizan öncü işçi kadroları aracılığıyla/onlar üzerinden, onların hem kurullar hem de işçi kitlesi üzerindeki manevi-politik etki ve saygınlığına dayalı olarak sağlamaya çalışır. Dolayısıyla örgütlü sınıf çalışmasının kurullarla olan ilişkisi (örgütsel açıdan) doğrudan değil dolaylıdır. Öncüye dolaysızca bağlı hücreler, komiteler, organlar ve üyelerle olan ilişkilerindeki gibi gerektiğinde direktif de verebileceği bir emir kumanda ilişkisi şeklinde değil iknaya, pratik içinde oluşmuş güvene, saygınlık ve manevi otoriteye dayalı bir etkileme çabası sınırları içindedir.
Bu bağlamda, o sanayi havzasında çalışan, işçi çevresi tarafından sevilen, sayılan ve çalıştığı sanayi havzasında işçilerin sorunlarına çözüm üretmek isteyen her işçi mecliste yer alabilmelidir. İşçi meclisi din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmadan, bulunduğu bölgede tüm işçilerin ortak sorunlarını çözme yönünde çalışmalarda bulunur. Temel ilkesi, sınıfın genel çıkarlarını gözetmektir. Dolayısıyla işçi meclisleri -özellikle OSB’ler ve sanayi havzalarında örgütlenenler- sektör farklılığı başta olmak üzere sınıfı parçalamaya/gücünü bölmeye yönelik ayrımları umursamadan en geniş işçi çevrelerini bir araya getirme yeteneğine ve esnekliğine sahip olabilmelidir. İşçi meclisleri, tabanındaki her işçinin bütün yaşamına nüfuz etme kabiliyetine sahip olmalı, altlara doğru saçaklanabilecek bir bilinç açıklığına ve dinamizme sahip olmalıdır.
“Havza Meclisleri”: Aşağıdan yukarıya örgütlenen yönetici organ
Havza meclisleri, işyeri meclisleri üzerinde yükselen, bu meclislerin temsilcilerinden oluşan -bu anlamda, tabandan bireysel katılımların ancak istisnai durumlarda mümkün olabildiği-, havza genelindeki ortak sorunlara ilişkin merkezi sendikal politika ve taktikler belirleyen üst yönetici organlar olarak düşünülmelidir. Havza meclisleriyle tabandaki işçi kitleleri arasındaki bağlantıyı (ara halka) işçi kurulları sağlar.
Konseyler, işçi meclislerine kıyasla daha illegal ve daha sıkı örgütlenmelerdir. Zaten faaliyetlerde ve önderlikte sürekliliğin sağlanması yanında deneyimli öncü işçilerin korunabilmesi için de bu şekilde örgütlenmelidirler.
İşyeri meclisleri gibi havza meclisleri de yukardan aşağıya -yani partiden kitlelere- doğru değil aşağıdan yukarıya -yani sınıfın içinden partiye- doğru örgütlenmenin, bu anlamda ‘tabandan örgütlenmenin’ biçimlerinden biridir.
Havzada bulunan değişik sektör ve fabrikaların meclisleri tarafından seçilmiş temsilcilerden oluşan havza meclisleri belirli aralıklarla düzenli toplantılar yaparak ortak sorunlar ve çözüm önerileri üzerine tartışıp ortak hareket noktalarını belirleyerek kampanyalar, eylemler, çeşitli etkinlikler, piknikler, spor turnuvaları, eğitim seminerleri düzenlemeleri sınıfın bu denli parçalara ayrıldığı bugünkü durumda üstünden atlanılmaması gereken bir zorunluluk olarak görülmelidir.
Emeğin Yumruğu: İşçi sınıfının gücünü göstermek
Birçok fabrikada ve OSB’lerde “özel güvenlik” adı altında örgütlenen patron fedailiği, teknoloji destekli baskı ve gözetim mekanizmaları, işsizlik korkusu ve keyfi işten çıkarmaların yaygınlığı, hedefli ve sistemli olarak uygulanan baskı ve yıldırma politikaları işçi sınıfında da yoğun bir çaresizlik ve güçsüzlük duygusu, korku ve paralizasyon yaratıyor; mücadele isteği ve yönelimlerinin önünü tıkıyor, yılgınlık ve teslimiyet eğilimlerinin genişlemiş biçimde kendini üretmesine süreklilik kazandırıyor.
İşte Emeğin Yumruğu (EY) sınıfın mevcut durumu ve ruh halinin bu ikili karakteri üzerine oturan, çıkışını öncelikle bu güncel gerçeklikten alan stratejik bir politikadır. Sınıfı sindirmeye ve pasif halde tutmaya yönelik saldırıların, keyfiliğin, sermaye terörünün yarattığı öfke ve tepki birikimine akacak bir kanal açarak ona militan bir form ve hedef bilinci kazandırmakla kalmayıp sınıfın geniş kitlelerine de cesaret ve itilim kazandıracak bir yapıya ve işleve sahiptir.
Nedir Emeğin Yumruğu, hangi ihtiyacın ürünü olarak ortaya atılmıştır?
Azılı sınıf düşmanlarını, patron fedailerini, grev kırıcıları, taşeron örgütlenmeleri ile kadın işçilere sarkıntılık eden cinsel tacizcileri cezalandırmak amacıyla sınıfın şiddetini örgütleyip harekete geçirmeyi hedefleyen bu politika, üzerindeki ezikliği ve sinikliği atabilmesi için gücünü tanımaya bugün belki her zamankinden daha fazla ihtiyacı olan sınıfı dinamize edebilmek için 2004’te ortaya atılmış bir politikadır. Fakat sadece bundan ve bugüne özgü militan bir biçim önerisinden ibaret değildir. EY, sınıf hareketine her aşamada militan bir ruh ve yönelim kazandırma perspektif ve arayışının somut bir ifadesidir ve bu özelliği nedeniyle de sınıf çalışmamız açısından ayırdedici bir karaktere sahiptir.
EY’in yaşama geçirilmesiyle özellikle organize sanayi bölgeleri ile küçük ve orta boy işletmelerin yoğun olduğu sanayi havzalarında sınıf hareketine militan bir kulvar açılmakla kalmayacak, en başta genç işçilerin gözünde komünistlerin bir çekim merkezi haline gelmesini kolaylaştırarak, güç toplama ve kitleselleşme olanaklarını genişletecektir.
Havzalarda mafya tarzı patron beslemelerinin en ufak bir hareketlilikte tasmalarından çözülmesi, faşist ve gerici güçlerin bu bölgelerde giderek yoğunlaşması, (sanayi havzalarındaki camilerde özel örgütlenmelere gün geçtikçe hız veren gerici-dinci yapılar buralarda giderek kökleşmektedir) özel güvenliklerin polisiye yetiştirilmesi, fabrika müdürlerinin özellikle asker emeklilerinden devşirilmesi, grevlerde yaygın şekilde kullanılan grev kırıcılar, tacize uğrayan kadın işçiler, ölümüne saldırıya uğrayan öncü işçiler vb. vb… Bunların üzerinden atlayarak havzalarda sınıf çalışması yürütmeye çalışmak -dün de çok zordu fakat bugün- neredeyse olanaksızdır.
Diğer taraftan, özgücüne güvensizleşen, yanındaki sınıf kardeşi kadın işçiye ustabaşı veya müdür tarafından gözünün önünde yapılan tacize bile ses çıkaramayan genç işçi kuşağına sınıfın yumruğunun örnekleri gösterilmelidir.
Emeğin yumruğu, çalışma yürütülen havzada esas olarak öncü işçiler tarafından kitlesel uygulanmalı ve bunun örgütlenmesine kafa yorulmalıdır. Fakat bunun olmadığı yerde, ustabaşı veya müdür tarafından tacize uğrayan bir kadın işçinin hesabı kendi özgüçlerimiz tarafından da sorulmalıdır. İşçi sınıfının onuru ancak böylesi saldırılara sessiz kalmayarak, saldırganların, işçi düşmanlarının yaptıklarının yanlarına kalmayacağı gösterilerek yapılabilir.


