Sınıfsal Fay Hattı: Neoliberal Felaket Makinesine Karşı Sosyalist Direniş

Selçuk Ulu
İstanbul’u bekleyen büyük deprem salt bir jeofizik olayın çok ötesinde, toplumsal ilişkiler ağının kristalize olduğu politik bir fenomendir. Toplumsal üretim ilişkileri içinde şekillenen, kentin sınıfsal dokusuna kazınan ve siyasi tercihlerle derinleşen tarihsel tabloyla iç içe geçen bir gerçek var ortada. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın varlığı elbet doğanın iç dengesinin bir sonucu olarak duruyor önümüzde. Fakat bu durumun yükünü kimin taşıyacağı ve bu yükün nasıl dağıtılacağı toplumsal güç dengelerinin bir ürünü olarak çıkıyor karşımıza. Neoliberal yağmayla hızlanmış ve hiçbir kural tanımayan dikey kentleşme, İstanbul’u yalnızca sismik bir risk bölgesine çevirmekle kalmadı aynı zamanda sınıf çelişkilerinin en görünür biçimde kristalize olduğu bir deney sahasına dönüştürdü.
Yıllardır çıkarılan imar afları, denetlenmeyen inşaat furyası, hiçbir sosyal yarar gözetilmeyen ranta dayalı yapılaşmalar rastlantısal bir durum değil. Bunlar sermayenin kent mekânını bir birikim makinesine çevirmesinin sistemli araçları olarak varlık gösteriyor. Bu durumda kentin güvenli bir yaşam alanı olması şurada dursun, sermayenin dolaşımına göre şekillenen bir üretim üssü olarak işlev görmesi kaçınılmazdır. Böylece İstanbul çapı ve kapsama alanı adım adım genişleyen bir felaket makinesine dönüşmüş durumda. Bu makine yalnızca zemin sıvılaşması veya fay kırılması üretmiyor aynı zamanda güvencesiz yaşam, borçlandırma, yerinden edilme ve giderek daha fazla genişleyen yoksullaşma üretiyor.
Deprem tartışması teknik bir güvenlik meselesi olarak sunulsa da o gerçekte işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların yaşadıklarıyla, reva görüldükleri yaklaşımlarla örülüdür. Bir binanın sağlamlığı, mühendislik bilgisinden öte sermaye ilişkilerinin bir sonucudur. Bir mahallenin çöküşü kötü zeminin yanında asıl ranta dayalı yapılaşma ve buna çanak tutan politik kararların eseri olarak şekilleniyor. Gözü kâr ve ranttan başka birşey görmeyen burjuvazinin temsilcileri, kentin dokusunu yeniden kurarken halk için güvensiz bir yaşam üretiyor. Bu yüzden depremi yalnızca doğanın değil insanı ve tüm canlı yaşam alanlarını metalaştıran doymak bilmez iştahıyla kapitalizmin -ve onun iflas etmiş daha azgın bir birikim modeli olarak neoliberalizmin- yarattığı bir toplumsal olgu olarak kavramak durumundayız.
Bu yaklaşım, mevcut tartışmayı afet yönetimi jargonunun dar kalıplarından çıkarmayı gerekli kılıyor. Çünkü deprem karşısındaki kırılganlık teknik olmaktan çok siyasal ve sınıfsaldır. Bu gerçek bizlere mühendislik çözümlerinin ötesine geçme zorunluluğunu hatırlatıyor. Kentte güvenli bir yaşam ancak üretim ilişkilerin alt üst edilerek (yıkılarak) dönüştürülmesiyle mümkün olacak. Bu da nihai olarak ancak devrimle ve sosyalist bir toplumsal dönüşümle sağlanabilir.
Sosyalist bir perspektif bugünden depremi “kader” diye sunan teslimiyetçiliği reddeden bir konumlanış içinde olmak durumundadır. Riskin toplumsal dağılımını belirleyen güç ilişkilerini açığa çıkarıp emekçilerin görüş alanına taşımak gibi aciliyet gerektiren bir sorumluluğumuz var. Yaklaşan sarsıntı yalnızca fay hatlarını değil mevcut düzenin çürümüşlüğünü de görünür kılan bir tablo seriyor önümüze. Bu nedenle mesele sadece bir teknik hazırlık değil sınıfsal bir konumlanış meselesidir.
İstanbul’un geleceği, yaşamın sınırsız kâr ve egemenlik dürtüsünün kıskacından kurtarılarak korunması ve toplumsal dayanışma temelinde yeniden kurulmasıyla güvence altına alınabilir. Deprem olasılığı bize bu yeniden kuruluşun ertelenemez aciliyetini hatırlatıyor. Bu nedenle bugünden sosyalist bir dönüşümün önünü açacak devrimci mücadele yalnızca politik bir tercih değil yaşama sahip çıkmanın maddi ve tarihsel zorunluluğu olarak kavranmak durumundadır.
Sermayenin Mekânsal Sabitlenmesi ve Mekânın Meta Olarak Yeniden Üretimi
David Harvey’in “mekânsal sabitleme” kavramı, kapitalizmin içsel krizlerini mekân üzerinde çözmeye çalışma zorunluluğunu açık biçimde gösteriyor. Sermaye aşırı birikim krizine girdiğinde, Harvey’in belirttiği gibi krizi mekânsal olarak yönetebilmek için mekânı yeniden örgütler, yeni yatırım ve sabitleme alanları açar. Kent toprakları, inşaat sektörü ve altyapı projeleri bu kriz dönemlerinde aşırı birikmiş sermayeyi emip yeniden dolaşıma sokan devasa birer ’emme basma tulumba’ işlevi görür. Böylece kent, emekçilerin yaşam alanı olma işlevinin yanı sıra tarihsel bakımdan kapitalizmin sermaye fazlasını soğuran bir birikim sahasına dönüştürülür. Neoliberal dönemde bu eğilim, önceki biçimlerine kıyasla çok daha saldırgan ve sistematik bir nitelik kazandı.
Kamusal kırıntılar tamamen geri çekildi, piyasa mantığı her alana sızdı. Konut, barınma ihtiyacının ötesinde daha fazla değerlenen ve spekülasyon aracına dönüşen bir meta haline geldi. Kent parçalara bölündü, her parça fiyatlandırıldı, her boşluk bir yatırım aracı olarak metalaştırıldı. Mekân, insanın kolektif üretim alanı olmaktan çıkarılıp finansal bir ürüne dönüştürüldü. Böylece çalışma, barınma, ulaşım ve gündelik yaşam bütünlüklü bir kent deneyimi oluşturamadı; aksine sermaye akışının lehine olacak şekilde parçalandı.
Bu mekanizma kapitalizmin tarihsel bir eğilimi olsa da, neoliberal dönüşümle birlikte niteliksel bir sıçrama yaşadı. Planlama kapitalist devletin sermaye birikimine alan açmak için kullandığı yapısal bir mekanizma olarak işlev gördü. 20. yüzyılda sosyalist blokun yükselişinin yarattığı sınıfsal basınç, onun emekçi sınıflara yönelik araçsal bir söylemle kullanılmasını beraberinde getirdi. Ancak özü itibariyle hiçbir zaman “kamusal yararın rehberi” olmadı. Neoliberal dönüşümle birlikte bu araçsal söylem de terkedildi ve planlama, sermaye hareketini kolaylaştıran çıplak bir baskı ve yağma aracı haline geldi. Sermayenin önündeki “engeller” sistematik olarak kaldırıldı. Hukuki düzenlemeler değiştirildi, itiraz mekanizmaları daraltıldı, kamu mülkleri yağmalandı. Harvey’in “mülksüzleştirici birikim” olarak tanımladığı süreç, İstanbul gibi metropollerde olağan bir işleyişe dönüştü. Gecekondular yıkıldı, kıyılar kapatıldı, parklar betonlaştı, ekolojik alanlar talan edildi. Her yıkım yeni bir sermaye birikiminin kapısını açtı.
Türkiye’de bu süreç 1980 askeri darbesiyle birlikte ivme kazandı. Darbe sonrası inşaat sektörü ekonominin itici gücü haline getirildi. Kent rantı sermayenin en güvenli kazanç alanlarından biri oldu. 1999 depremi bu düzenin ölümcül sonuçlarını sert biçimde gösterirken aynı zamanda yeni bir yağma döneminin de başlangıcını oluşturdu. Her büyük yıkımın ardından afet bahanesiyle olağanüstü yetkiler devreye sokuldu. “Kentsel dönüşüm” adı altında mülkiyet transferi hız kazandı, “afet kapitalizmi” bu topraklarda ilk açık provasını yaptı.
Bu model 2000’li yıllarda kurumsal bir çerçeveye oturtuldu. TOKİ ve benzeri mekanizmalar aracılığıyla kentsel dönüşüm toplumsal ihtiyacı değil sermayenin çıkarını gözeten bir motora dönüştü. Kent dev bir şantiyeye çevrilerek kolektif bir yaşam alanı olmaktan ziyade tamamen sermayenin mekânsal projelerine teslim edildi.
Bu dönüşümün sonucu açıktı: İstanbul hem sismik hem de sınıfsal bir kırılganlığın prototipi haline geldi. Mekân sermayeye sabitlenirken insanlar yerinden edildi, yaşam güvencesi daha fazla zayıfladı. Kentin değerini belirleyen doğa, hafıza veya toplumsal ihtiyaç değil giderek daha belirleyici hale gelen rantsal kâr mantığı oldu. Bu mantık kapitalizmin her aşamasında mevcuttu, ancak neoliberalizmle birlikte kent dokusunu tamamen ele geçirdi.
Böylece deprem gerçeği mekânsal sabitleme mekanizmalarının görünmeyen uzantısına dönüştü. Sermaye, afeti bilinçli bir planlama aracı olarak kullandı. Mekânın metalaşması yalnızca konut fiyatlarını yükseltmekle kalmadı yaşamı kırılganlaştırdı, sınıflar arasındaki uçurumu derinleştirdi, kentin dokusunu parçaladı, ekolojiyi tahrip etti ve nihayetinde depremin yıkıcılığını katmerlendirdi.
Bu tablo, kapitalizmde üretimin genişleyen toplumsal niteliğiyle mülk edinmenin özel biçiminin doğurduğu ilişkilerin doğal bir yansımasıdır. Mekân üzerindeki sermaye tahakkümü ve onun talan edilmesi bu sistemin işleyişinin doğrudan bir sonucudur. Bu nedenle mekânın yeniden üretimi ancak toplumsal mülkiyetle, kolektif planlamayla ve sosyalist bir yaşam anlayışıyla kökten dönüştürülebilir. Aksi takdirde her yeni proje, her yeni imar planı, kentin hem sismik hem de sınıfsal kırılganlığını büyütmeye devam edecektir.
Ancak bu sistematik yağma her zaman düz bir çizgide ilerlemez. Kapitalizm, bu yapısal krizini yönetmek ve derinleştirmek için özel an’ları ve şok’ları kullanır. İşte burada sistemin olağan işleyişinin ötesine geçen, onun kriz yönetiminin en pervasız ve açık hali devreye girer: “Afet Kapitalizmi!”
Bu yağma düzeni, işte bu şok mekanizmalarını teşhir edip onlara karşı örgütlenen devrimci bir kopuşun doğrudan hedefi olmakla son bulacaktır.
Afet Kapitalizmi: Şok Doktrini’nin Mekânsal Tezahürü
Naomi Klein’ın Şok Doktrini, kapitalizmin kriz anlarını nasıl bir fırsat penceresine dönüştürdüğünü berrak biçimde anlatır. Savaş, sel, deprem ya da ekonomik çöküş gibi sarsıcı olaylar, normal koşullarda toplumsal dirençle karşılaşacak neoliberal uygulamaları hızla devreye sokmak için kullanılır. ‘Afet kapitalizmi’ tam da bunun mekânsal biçimidir. Doğal afet toplumu felç eden bir travmaya dönüşür ve bu travma devlet ile sermaye tarafından planlı bir müdahale alanı olarak değerlendirilir.
Deprem esnasında yaşanan korku, panik ve belirsizlik bir yönetim stratejisine çevrilir. Olağanüstü hal kararları genişletilir. Demokratik kontrol mekanizmaları askıya alınır. Kamusal kaynaklar özel sermayeye aktarılır. Halkın ihtiyaç duyduğu destek geciktirilir ya da denetimsiz bırakılır. Böylece yalnızca fiziksel enkaz değil siyasi bir enkaz da yaratılır. Bu enkaz içinde sermaye yeni bir birikim rejimi kurar.
6 Şubat 2023 depremi bu sürecin coğrafyamızdaki en açık göstergesi oldu. İnsanlar enkaz altında yaşam mücadelesi verirken sermaye grupları yeni rant alanlarının haritasını çıkarmaya başlamıştı. Hatay’da imar barışıyla yasallaştırılmış binaların bir anda riskli ilan edilip kamulaştırılması bu sürecin somut bir örneğidir. Amaç güvenli konut üretmek değildi. Amaç değerli arazileri sermayenin hizmetine açmaktı. Kamulaştırılan bölgelerin park, bostan ya da dayanıklı sosyal konut alanı olma ihtimali yoktu. Tam tersine beton bloklara terk edilmiş, kültürel belleği silinmiş, tek tip yapılara dönüştürülmüş bölgeler ortaya çıkıyordu.
Deprem sonrası yaşanan zeytinlik talanı, tarım arazilerinin alelacele imara açılması ve yöresel dokunun yok edilmesi afetin nasıl bir birikim aracına dönüştürüldüğünü gösteren açık kanıtlardır. İnsanlar kendi tarlasına çadır kuramazken aynı topraklar rant projelerine tahsis ediliyordu. Afet kapitalizmi yalnızca bina inşa etmez. Aynı zamanda toplumsal hafızayı, kültürü ve ekolojik değerleri de kesintiye uğratır. Yerel toplulukları köklerinden kopartır.
İstanbul’da beklenen deprem için hazırlanan senaryolar da aynı stratejiyi işaret ediyor. Kentsel dönüşüm ve “güvenli konut” söylemi altında yoksul halk yerinden edilirken, emekçi mahalleler tasfiyeye uğruyor. Kıyılar, vadiler ve kent içi değerli bölgeler sermayeye peşkeş çekiliyor. Deprem korkusu mülkiyetin yeniden dağıtımı için kullanılıyor.
Sürecin bu kadar sistemli işlemesi, sermayenin siyasi temsilcilerinin depreme dair “hiçbir senaryosu olmadığı” yanılgısını doğurmamalıdır. Tam tersine, mevcut faşist rejim yalnızca deprem korkusunu yönetmekte değil aynı zamanda yıkım sonrası senaryoları sermaye birikimi lehine planlamakta da oldukça “yetkin” ve hazırlıklıdır. Sermaye için bir “şok” anının aynı zamanda yeni bir “lütuf” anlamına geldiğini çok deneyimledik. Bu nedenle, deprem sonrasında yaşanacak kaosun, acının ve toplumsal dağılmanın sermaye lehine nasıl yönetileceğine, mülkiyetin nasıl yeniden paylaştırılacağına, yeni rant alanlarının nasıl açılacağına dair senaryolar hazırdır. Bizim “plansızlık” olarak gördüğümüz, aslında halkın yaşamına ve ihtiyaçlarına dair bir planın kasıtlı olarak yok sayılmasıdır. Sermaye devletinin tek ve net planı, afeti sermayenin hizmetine sunmaktır. Gerçek tehlike, onların plansızlığı değil halka karşı olan bu acımasız ve hesapçı planlarıdır.
Bu modelde afet bir tehdit değildir! Aksine düzenin kendini yenilemesi için bir fırsattır. Devlet bu fırsatı sermaye adına yönetir. Halk ise hem yıkımın hem yeniden inşa adı altında yapılan sömürünün bedelini öder. Deprem doğal bir olay olmaktan çıkar ve sınıfsal bir dayatma biçimine dönüşür. Şiddeti yalnızca fay hattında değil toplumsal ilişkilerin kalbinde hissedilir.
Afet kapitalizminin özü açıktır. Yıkım bir başlangıçtır. Travma bir yönetim aracıdır. Enkaz yeni birikim yolları açar. Halkın çaresizliği sermayenin hareket alanını büyütür. Kapitalizmin bu karanlık işleyişi kırılmadıkça her deprem yeni bir talan dönemine dönüşecek. Acılar yeniden sömürülecek. Sosyal hayat biraz daha çoraklaşacak. Bu döngüyü durduracak tek güç ise örgütlü bir toplumsal karşı duruştur. Çünkü afet kapitalizmine karşı mücadele yalnızca gelecekteki sosyalizme bırakılacak yeniden inşa değil aynı zamanda kent üzerinde bugünden söz hakkına sahip olma mücadelesidir.
Kent Hakkı: Mücadelenin Teorik ve Politik Zemini
Henri Lefebvre’in kent hakkı kavramı, kapitalist şehirleşmenin görünürdeki ‘tarafsızlık’ klişesini parçalar niteliktedir. Kent hakkı yalnızca barınma hakkı değildir. Kentin nasıl şekilleneceğine kolektif olarak karar verme hakkıdır. Yaşam alanımızı piyasanın değil halkın ihtiyaçlarına göre dönüştürme hakkıdır. Kentin kullanım değerini savunan politik bir iddiadır. Bu yönüyle kent hakkı, neoliberal kentsel rejimin doğurduğu sömürüye karşı verilen sınıfsal mücadelenin temel politik silahı ve dayanak noktalarından biridir.
Lefebvre, kenti yalnızca bina ve sokaklardan oluşan fiziksel bir bütün olarak görmez. Kent, toplumsal ilişkilerin yoğunlaştığı ve yaşamın yeniden üretildiği bir alandır. Bu nedenle kentin örgütlenme biçimi üretim ilişkilerinin bir yansımasıdır. David Harvey bu yaklaşımı daha ileri taşır. Kent hakkını sermayenin kente dair planlarına müdahale hakkı olarak tanımlar. Kent üzerinde kurulan denetimin kime ait olacağı meselesini doğrudan sınıf mücadelesiyle ilişkilendirir. Çünkü kent, sermayenin dolaşımını kolaylaştırmak için kurulmuş bir altyapı ağına dönüşmüştür. Bu dönüşüm halkın değil sermayenin kârının çıkarlarını korumaktadır.
Bu çerçevede olası İstanbul depremi, kent hakkının somut göründüğü bir sahadır. Deprem riskinin eşitsiz dağılımı bu hakkın fiilen gasp edildiğini gösteren bir gerçeklik olarak çıkıyor karşımıza. Çünkü güvenli ve sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı kent hakkının temel parçasıdır. Depreme dayanıklı konut, temiz hava, yeterli yeşil alan, güçlü altyapı ve erişilebilir sosyal donatı lüks değil, halkın yaşam hakkının sürdürülebilmesi için zorunluluktur. Buna rağmen kentin en kırılgan bölgelerinde yaşayanlar zayıf binalara, yetersiz altyapıya ve riskli zeminlere mahkûm edilmiştir.
Kent hakkı aynı zamanda karar süreçlerine doğrudan katılma hakkıdır. Halkın yaşamını kökten etkileyen imar planları kapalı kapılar ardında hazırlanıyor. Zemin etütleri, risk haritaları, imar düzenlemeleri ve kentsel dönüşüm projeleri kamuoyundan gizli ilerliyor. Böylece teknik bilgi bir iktidar aracına dönüşürken toplum ise bu bilginin nesnesi haline getiriliyor. Deprem riskini ve onun yıkıcı sonuçlarını artıran politikalar, halkın iradesi dışlanarak uygulanıyor.
Kent hakkı tüm bu sürecin tersine çevrilmesini ifade eden bir mücadele aracıdır. Risk haritaları şeffaflaşmalı, teknik bilgi halka açık olmalıdır. İmar kararları halkın doğrudan katıldığı meclislerde tartışılmalıdır. Kentsel dönüşüm halkın ihtiyaçları doğrultusunda kolektif biçimde örgütlenmelidir. Depremde kimlerin öleceğine piyasa karar veremez. Bu nedenle kent hakkı aynı zamanda yaşam hakkının eşitlik ilkesine dayanır. Sınıf, etnik köken, göçmenlik durumu veya engellilik gibi ayrımlar deprem riskini belirleyen faktörler olmamalıdır. Çünkü yaşamın eşit değeri, devrim ve sosyalizm mücadelesinde sosyal bir kent anlayışının merkezindedir.
İstanbul’da kent hakkı, sermaye merkezli planlamaya karşı bir halk iradesi yaratmanın politik zeminidir. Bu irade kentte güvenli yaşamın maddi koşullarını kurmayı hedefler. Çünkü neoliberal kentleşme yaşamı tehlikeye atan bir rejime dönüşmüştür. Deprem bu rejimin en keskin sonucudur. Kent hakkı ise bu sonuca karşı geliştirilecek kolektif yanıtın ana hattını oluşturmaktadır.
İstanbul’da Riskin Sınıfsal Gerçekliği
Mevcut sistem ve rejimin sonucu olan yıkıcı deprem riski, çarpık kentleşmenin tarihsel seyri içinde neoliberal politikalar aracılığıyla İstanbul’un dev bir inşaat ve rant laboratuvarına dönüştürülmesiyle daha da keskinleşti ve sistematik hale geldi. Mega projeler, otoyollar ve kentin kuzeyine doğru yayılan yoğun yapılaşma yalnızca ekolojik alanları yok etmedi. Aynı zamanda deprem riskinin gerçekliğini yeniden şekillendirdi. Böylece risk gerçekliği ile sınıf gerçekliği birbiriyle çakıştı. İstanbul’da yıkıcı deprem riski doğa kaynaklı bir ‘kader’ olmaktan çıktı. Sınıfsal konumun belirlediği bir yaşam koşulları eşitsizliğine dönüştü.
Kanal İstanbul bu düzenin en sembolik örneğidir. “Küresel lojistik merkez” söylemiyle sunulan proje aslında kentin son tarım arazilerini ve su havzalarını dizginsiz sermaye birikiminin emrine açma planıdır. Jeoloji Mühendisleri Odası’nın raporları, kanal inşasının bölgenin hidrojeolojik dengesini bozarak zemin stabilitesini zayıflatacağını ve geniş alanlarda sıvılaşma riskini artıracağını vurgulamaktadır. Kanal kıyılarına kurulması planlanan yüksek yoğunluklu konut bölgelerinin bu koşullarda bir depremde ağır hasar görme potansiyeli yüksektir. Böylece proje, bir güvenlik projesi olmaktan ziyade güvenliği riske atan bir rant projesi olarak şekillenmektedir. Bu yönleriyle Kanal İstanbul, sismik riski yönetmek yerine büyüten bir mega felaket senaryosudur.
Avcılar bu sınıfsal gerçekliğin en belirgin ilçelerinden biridir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) “Deprem Zemin” raporları, ilçenin büyük bölümünün dolgu alanlar üzerinde olduğunu ve “Çok Kötü Zemin” kategorisinde yüksek sıvılaşma riski taşıdığını ortaya koymaktadır. Fakat asıl sorun, yapıların zayıflığının yanında dönüşüm süreçlerinin halkın ihtiyaçlarını değil sermayenin çıkarını gözetmesidir. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan yıkımlar güvensiz koşullarda gerçekleşmekte; düşük gelirli insanlar, işçi ve emekçiler yeni konutlara erişemez durumdadır. Kiracılar yerinden edilirken sosyal ilişkiler parçalanmaktadır. Dolayısıyla Avcılar’da yıkıcı deprem riski yalnızca binaları değil toplumsal dokuyu da çökerten bir süreç olarak işliyor.
Kartal, sermayenin deprem riski üzerinden nasıl kâr ürettiğinin çarpıcı bir başka örneğidir. Kartal Sahil bölgesindeki riskli dolgu zeminlere rağmen lüks projeler yükselirken “yerinde dönüşüm” söylemi gerçekleri gizliyor. Bu dönüşüm, düşük gelirli mahalleleri dışlarken yeni konutları erişilemez fiyatlarla sunarak yeni bir yerinden etme dalgası yaratıyor. Böylece depremin yıkıcı riskini azaltma iddiası gerçekte mülkiyetin ve arazinin el değiştirmesini meşrulaştıran bir kılıfa dönüşüyor.
Zeytinburnu ise hem eski sanayi bölgelerini hem de yıpranmış konutları içinde barındırıyor. İstanbul’un Deprem Master Planı’nda da işaret edildiği gibi deprem anında yalnızca binalar değil, sanayi tesislerinin çökmesi, yangın ve tehlikeli kimyasal sızıntılar gibi ikincil felaketler yaratma potansiyeli yüksektir. Bu ilçede yaşayanlar çoğunlukla yoksul aileler, göçmenler ve yaşlılardır. Rant değeri görece düşük görüldüğü için Zeytinburnu kentsel dönüşüm projelerinde hep geri planda kalmış, adeta kendi kaderine bırakılmıştır.
Dilovası’ndaki parfüm atölyesi patlaması İstanbul ve çevresindeki sanayi kuşağının nasıl bir tehlike barındırdığını gözler önüne serdi. Afet yönetimi literatüründe “Natech” (doğal afet tetikleyicili teknolojik kazalar) olarak tanımlanan bu senaryoya göre, bir depremde bu bölgelerdeki yüzlerce tesiste eş zamanlı patlama, zehirli gaz sızıntısı ve yangın zincirleri ortaya çıkabilir. Bu tesislerde çoğunlukla sigortasız ve ağır koşullarda çalışan işçiler bulunuyor. Dilovası’ndaki kayıpların kimliği, depremde en ağır bedeli kimlerin ödeyeceğini şimdiden gösteriyor.
Sultanbeyli’de yaşanan dönüşüm ise başka bir çelişkiyi açığa çıkardı. Bir dönem gecekondu bölgesi olan ilçe hızla dönüştürüldü. Fakat TMMOB’a bağlı meslek odalarının teknik incelemeleri, dönüşüm projelerinde malzeme kalitesi, denetim eksikliği ve plansız yoğunluk artışı konusunda ciddi uyarılar içeriyor. Dönüşüm süreçleri halkın katılımını reddediyor, kararlar tepeden inme biçimde alınıyor. Mevcut altyapı kapasitesinin bu yoğunluk karşısında yetersiz kalması, deprem anında sadece yapısal değil altyapısal bir çöküş riskini de beraberinde getiriyor.
Bu örnekler tek tek incelendiğinde aynı gerçek ortaya çıkıyor: İstanbul’da deprem riski yönetilmiyor, tersine sistematik olarak üretiliyor. Üstelik bu üretim sınıfsal bir mantığa dayanıyor. Zekeriyaköy, Sarıyer gibi yüksek gelirli bölgeler daha sağlam yapılara, daha güçlü altyapıya ve daha güvenli zeminlere sahipken yoksul mahalleler hem zayıf binalara hem de yetersiz kamusal hizmetlere sıkıştırılıyor. Böylece deprem sınıf eşitsizliklerinin en çıplak ve en öldürücü biçimde ortaya çıktığı bir toplumsal yarılma alanı haline geliyor.
Bu sınıfsal coğrafya değişmediği sürece depremin yıkıcı etkisi doğanın değil kentin örgütlenişinin bir sonucu olmaya devam edecek. Dolayısıyla İstanbul’un geleceğini belirleyecek olan sadece jeolojik fay hatları değil sermayenin yarattığı toplumsal fay hatlarıdır.
Neoliberal Kent Neden ve Nasıl Felaket Üretir?
İstanbul’da yıkıcı deprem riskinin sürekli yeniden üretilmesi rastlantı değildir. Neoliberal kentsel düzen, riskin birikmesini engelleyen değil bizzat üreten bir mekanizmaya sahiptir. Bu mekanizma sermayenin vahşi birikim mantığından beslenir. Böylece felaket doğanın değil kapitalizmin düzenli çıktılarından biri haline gelir.
İmar afları bu sürecin en görünür parçasıdır. 2001’den bu yana çıkarılan aflar kaçak yapılaşmayı meşrulaştırdı. Yapı güvenliğini değil mülkiyetin resmileşmesini önceledi. Böylece sermaye birikimi için yeni bir pazar yaratılarak denetimsiz yapılar yasallaştırıldı. Binlerce konut deprem tehdidinin ortasına bırakıldı. Bu yapıların çoğu yoksul mahallelerdeydi. Böylece aflar yalnızca teknik bir hata değil sınıfsal bir tercihti. Risk emekçi yoksul halkın üzerine yıkıldı.
Yapı denetiminin özelleştirilmesiyle birlikte, zaten sınırlı ve sermaye çıkarlarına hizmet etme eğiliminde olan kamusal denetim işlevi fiilen tasfiye edildi. Denetim firmaları hem denetledikleri hem de müşteri gördükleri şirketlerle ekonomik bağlar kurdu. Bu model, kapitalist üretim ilişkilerinin doğal bir uzantısı olarak güvenlik değil çıkar ilişkisi üretti. Rüşvet, kayırma ve göstermelik raporlar sistemin normal işleyişi haline geldi. İnşaat sermayesi ile yerel ve merkezi yönetimler arasında kurulan ortaklıklar riskli yapı stokunu büyüttü. Böylece deprem tehlikesi teknik bir sorun olmaktan çıkıp rantın yan ürünü oldu.
Neoliberal söylemde “güvenlik” kavramı da giderek araçsallaştırıldı. Afet, risk ve güvenlik kavramları bilimsel anlamlarını bütünüyle kaybederek siyasal manipülasyonun aracı oldu. Güvenlik söylemi kentsel toprağın el değiştirmesini meşrulaştırıp yerinden etmeyi kolaylaştırarak olağanüstü hal uygulamalarına kapı açtı. Halkın itiraz hakkı bastırıldı. Böylece güvenlik gerekçesiyle yapılan her müdahale aslında yeni bir rant döngüsünün parçasına dönüştü.
Deprem riski mevcut eşitsizlikleri büyüten bir büyüteç gibi işledi. Varlıklı kesimler sağlam zeminlerde, iyi denetlenen yapılarda ve güçlü altyapıya yakın bölgelerde yaşarken yoksullar zayıf binalara sıkıştı. Bu bölgelerde altyapı yetersiz, itfaiye ve acil yardım hizmetleri daha zayıf. İster istemez deprem anında kurtarma faaliyetleri bu bölgelere daha geç ulaşacaktır. Böylece eşitsizlik yalnızca gelir farkı biçiminde değil doğrudan yaşam hakkı üzerinde de belirleyici bir güç haline geldi.
Yüksek katlı ve yoğun yapılaşma da bu riskin büyümesine yol açtı. Sermayenin rant mantığı yükseğe çıkmayı teşvik etti. Oysa yüksek katlı binalar depremde daha ağır hasar riski taşırken, kurtarma faaliyetlerini alabildiğince zorlaştıran bir etmendir. Yangın ve gaz sızıntısı gibi ikincil etkileri artırır. Ayrıca su havzalarını ve ekolojik alanları yok ederek sel, heyelan ve aşırı ısınma gibi başka afetlerin kapısını aralar. Böylece kent ekolojik tamponlarını kaybederken depremin yıkıcı etkisi katlanır, afetler birbirini tetikleyen bir zincir haline gelir.
Neoliberal kentsel rejimde kent yaşamının her boyutu metalaştırıldığı için risk de piyasanın insafına bırakılmaktadır. İşçi ve emekçiler için güçlendirme maliyetleri ulaşılamaz hale gelirken, sağlam yapı bir hak değil satın alınabilir bir ayrıcalık olur. Sosyal yatırım azaltıldığı için güvenli yaşam ancak özel mülkiyet ölçeğinde mümkün hale gelir. Bu da içinde bulunduğumuz kapitalizm koşullarında toplumun büyük bölümü için bir seçenek değil maalesef. Böylece risk piyasada bir “doğal seleksiyon” aracı gibi işler. Deprem sınıfsal eşitsizliğin en sert yüzünü gösterir.
Bu koşullarda neoliberal kent ya felaket üretir ya da ürettiği felaketi derinleştirir. Çünkü modelin özü yaşamı değil kâr oranını büyütmeyi öncelemek üzerine kuruludur. Kent planlaması sermayenin ihtiyaçları için yapılırken, afet yönetimi de yaşamı korumaktan öte mülkiyet düzenini korumak için örgütlenir.
Sosyalist Projeksiyonla Ekolojik Bir Yaşam Savunusu
Kapitalist kentleşme krizi üretir ve derinleştirir, bu kriz geçici değildir. Sistem kendi varlığını sürdürmek için risk üretir, riskten beslenir ve riskin sonuçlarını yeniden sermayeye dönüştürür. Bu nedenle kapitalizmin mekânsal mantığı içinde deprem gerçeğiyle bütüncül biçimde yüzleşmek mümkün değildir. Sorunun kaynağı kapitalist mülkiyet düzeni olduğu için çözüm de bu düzenin dışından gelmek durumundadır. Sosyalist perspektifi bu nedenle teknik bir alternatif olarak düşünmekten ziyade yaşamı savunan köklü bir yeniden kuruluş manifestosu olarak görmeliyiz.
Sosyalist bir kent anlayışı, konutu meta olmaktan çıkararak onu temel bir ihtiyaç olarak ele alır. Bu ihtiyaç toplumun kolektif gücüyle karşılanır. Kentsel toprak ve doğal alanlar sermayenin kullanımından alınır ve toplumsal mülkiyet altına geçirilir. Böylece rant döngüsü kırılarak toprak toplumun kullanımına açılır. Kent halkın kolektif yaşam alanı haline gelir.
Planlama süreci halkın dışlandığı teknik bir uzmanlık alanı olmaktan çıkar. Kolektif karar alma mekanizmaları kentin bütün yaşam alanlarına yayılır. Mahalle meclisleri doğrudan karar yetkisine sahip olur. Planlama şeffaflaşır. Halk kendi yaşam alanı üzerinde söz sahibi olur. Kentin örgütlenme biçimi halkın ihtiyaçlarını esas alır.
Sosyalist projeksiyon kenti doğanın uzantısı olarak görürken, kent planlaması ekolojik sınırlarla uyumlu biçimde yapılır. Su havzaları, ormanlar, meralar ve kıyılar sıkı koruma altına alınır. Bu bölgelerdeki yapılaşma aşamalı olarak kaldırılır ve ekosistemler onarılır. Kentin altyapısı enerji verimliliği yüksek, suyu geri kazanan, atık üretmeyen bir tasarıma göre düzenlenir. Böylece ekolojik dayanıklılık toplumsal dayanıklılığın bir parçası olur.
Risk yönetimi sosyal bir sorumluluk olarak görülür. Toplumun en savunmasız kesimleri için kamusal güvenlik ağı kurulur. Böylece deprem bir “eşitlik testi” olmaktan çıkar. Sosyalist bir dönüşümün acil ve uzun vadeli iki yönü vardır. Acil adımlar hayati önem taşır. Kentsel dönüşüm adı altında yürütülen tüm projeler durdurulur. Bağımsız teknik kurullar tarafından denetlenir. Bulgular halka açık biçimde paylaşılır. Riskli yapıların güçlendirilmesi kamu fonlarıyla sağlanır. Bu fon bugünkü gibi bankaları zenginleştirmenin değil halkın yaşamını korumanın aracı olur.
Uzun vadeli hedef toplumsal mülkiyete dayalı bir kent düzeni kurmaktır. Kentteki tüm araziler kamulaştırılır. Toprak spekülasyonunun önü tamamen kesilir. Su, enerji, ulaşım ve iletişim gibi kritik altyapılar kamusal denetim altına alınır. Bu hizmetler kâr amacıyla değil toplumsal yarar için işletilir. Kentin yükü yalnızca yatay değil bölgesel olarak da paylaşılır. Anadolu ve Trakya’da kendi kendine yeten ekolojik kentler kuruldukça İstanbul’un nüfus baskısı azaltılır.
Konut üretimi bugünkü gibi tekellerin ve finans şirketlerinin elinde olmaz. Kooperatifler, komünler ve kamu işletmeleri eliyle yürütülür. Amaç kâr değil yaşamın güvenliği olur. Yüksek katlı yapılaşma yerine düşük yoğunluklu, yaya ve bisiklet odaklı yerleşimler teşvik edilir. Böylece kent hem deprem hem iklim krizine karşı direnç kazanır.
Sosyalist ufuk yalnızca teknik bir dönüşüm değil toplumsal bir dönüşümdür. Kent yaşamının temeli rekabet değil dayanışma olur. Bireysel kurtuluş yerine kolektif güvenlik esas alınır. Halk kendi mahallesini, kendi altyapısını, kendi yaşam alanını birlikte savunur. Bu savunu teknik değil siyasal bir irade gerektirir.
Sosyalist projeksiyon, depremi kaçınılmaz bir kader olarak değil değiştirilebilir bir toplumsal koşul olarak görür. Felaketin kaynağı olan mekanizmalar ortadan kaldırıldığında güvenli bir kent mümkündür. Bu soyut bir ütopya değil yaşama sahip çıkmanın tarihsel zorunluluğudur.
Sınıf Hattını, Bilgiyi ve Dayanışmayı Örmek
Sosyalist dönüşüm ancak örgütlü bir toplumsal güçle mümkün olacaktır. Deprem gerçeği bu örgütlülüğün ne kadar yaşamsal olduğunu göstermiştir. Çünkü kenti felaket üreten bir düzene çeviren yalnızca teknik eksiklikler değildir. Asıl belirleyici olan sermaye merkezli karar alma süreçleri, halkın dışlanması ve toplumsal dayanışmanın sistemli biçimde zayıflatılmasıdır. Bu nedenle deprem direnişi aynı anda hem sınıf mücadelesi hem de halkın kendi kendini örgütleme sürecidir.
Konut hakkı ile iş güvenliği aynı sınıfsal gerçeğin iki farklı yüzü olarak çıkıyor karşımıza. İşyerleri depremde çökecekse mahalleler de çökecektir. Bir mahalle örgütsüzse bir işyeri de güvencesizdir. Bu nedenle sendikalar işyerlerinde güvenli çalışma koşulları, asbest temizliği ve acil durum planları talep ederken mahalle komiteleri depreme dayanıklı konut, planlama süreçlerinde söz hakkı talep etmelidir. Bu iki çizgi birleştiğinde deprem direnişi yalnızca bir talep olmaktan çıkar ve bir sınıf hareketine dönüşür.
Halkın bilgiye erişimi bu mücadelenin en güçlü araçlarından biridir. Teknik bilginin iktidar tarafından gizlendiği bir ortamda risk artar. Bu nedenle meslek odalarının raporları, risk değerlendirmeleri ve zemin etütleri halka açık biçimde paylaşılmalıdır. Bilim yalnızca uzmanların değil halkın kolektif gücünün bir parçası haline gelmelidir. “Halk için teknik bilgi” kampanyaları bu sürecin zeminidir. Mahallelerde kurulan örgütlülükler aracılığıyla dayanıklılık, ekoloji, mühendislik ve hukuki haklar üzerine eğitimler verilmelidir. Bilgi bir otorite aracı değil özgürleşme aracıdır.
Kriz anlarında devletin ağır, yavaş ve piyasacı müdahalelerinin yarattığı boşlukların nasıl ölümcül olabildiği defalarca görüldü. Bu nedenle mahalle temelli gönüllü ekipler, arama kurtarma, ilk yardım, psikolojik destek, gıda ve barınma örgütlenmeleri oluşturup bunlar yaygınlaştırılıp güçlendirilmelidir. Bu yapılar deprem günü için değil her gün için inşa edilmelidir. Dayanışma, kriz anının geçici bir refleksinden ziyade kolektif bir yaşam biçimi olarak örgütlenmelidir.
Halkın hukuki mücadelesi de aynı derecede önemlidir. Rant projelerine, imar değişikliklerine, haksız tahliyelere ve çevre suçlarına karşı toplu davalar açılmalıdır. Avukatlar, akademisyenler ve meslek odalarından oluşan bağımsız bir hukuk birimi kurulmalı ve bu birim yalnızca hukuki takip yapmamalıdır. Aynı zamanda siyasi ajitasyon yürütmeli, kamuoyu oluşturmalı ve halkın hak sahipliğini savunmalıdır.
Sınıf hattı yalnızca teknik ve hukuki mücadeleyle değil kültürel mücadeleyle de örülür. Sermaye “güvenlik”, “ilerleme” ve “kalkınma” söylemleriyle kenti kendi çıkarlarına uygun biçimde yeniden kurarken karşı hegemonya yaratmak zorunludur. Kent hakkını, dayanışmayı, ekolojik yaşamı ve sosyalizmi öne çıkaran bir kültür üretilmelidir. Belgeseller, tiyatro oyunları, sokak sanatı, forumlar ve alternatif medya araçları bu mücadelenin kültürel damarını oluşturur.
Sınıf hattını örmek bir savunma değil aynı zamanda kurucu bir eylemdir. Halk kendi kurumlarını, kendi dayanışma ağlarını, kendi bilgi merkezlerini ve kendi hukuki mekanizmalarını kurdukça neoliberal düzenin yarattığı kırılganlık zayıflar. Deprem bu kurumların gerçekliğini sınar. Ayakta kalanlar halkın örgütlülüğüdür. Bu örgütlülük yalnızca depremde değil hayatın her alanında güç verir.
Bu nedenle deprem direnişi teknik bir hazırlık değil, toplumsal bir yeniden kuruluş sürecidir. Emekçiler, kadınlar, gençler, ekoloji hareketleri ve tüm mahalle halkı birleştiğinde deprem yalnızca bir yıkım değil aynı zamanda yeni bir toplumsal düzenin kapısını aralayan bir kırılma anı olabilecektir. Bu anın örgütlü bir güce dönüşmesi sınıf hattının örülmesine bağlıdır.
Varoluşsal Bir Mücadele Olarak Deprem Direnişi
İstanbul’u bekleyen deprem, yalnızca jeolojik bir gerçeklik değil neoliberal kentin ürettiği toplumsal çürümenin en sert yüzüdür. Kent, adeta sermayenin kumarhanesine dönüştürülmüş bir gemi gibidir. Gemiyi yönetenler, kâr hırsıyla güvenliği feda etmiş, yolculara sağlamlılık vaat ederken gemiyi rulet masaları ve spekülasyon odalarıyla doldurmuştur. Olası deprem, bu kumarhaneyi altüst edecek dev bir dalgadır.
Dalga geldiğinde, kumar masalarını işletenler en hızlı filikalara atlayacak, geride kalanlar ise enkazın ağır bedelini ödeyecektir. Bugüne kadar yapılan “imar düzenlemeleri”, “güçlendirme projeleri” ve “risk yönetimi” söylemleri, bu kumarhanede yalnızca masa düzenini değiştiren geçici tamiratlardan ibarettir. Gerçek kurtuluş, geminin dümenine el koymakla mümkündür.
Bu dümen, ancak halkın kolektif iradesiyle ele geçirilebilir. Mahalle komiteleri, sendikalar, meslek odaları, kadın ve gençlik örgütleri, ekoloji hareketleri birleştiğinde, felaket makinesi durdurulabilir. Deprem direnişi, bu birleşik gücün hem enkaz altındakileri kurtarmak, hem de enkaz üreten düzeni tarihe gömmek için verdiği varoluşsal bir mücadeledir.
Bu mücadele yalnızca güvenli bina talebi değil, kentin kimin için, nasıl yaşanacağına dair köklü bir sorgulamadır. Kumarhanenin sahipleri, dalgaların yalnızca bir “fırsat penceresi” daha açacağını umarken, halk gemiyi yeniden inşa etmenin değil tümden yeni bir gemi kurmanın zamanının geldiğini görmüştür.
İstanbul’un geleceği, bu görüşün örgütlülüğünde şekillenecek. Deprem riskinin yalnızca yıkım değil aynı zamanda yeni bir toplumsal düzenin kapısını aralayan kırılma anı olabilir. Bu anı kaçırmamak, gemiyi sermayenin kumarhanesi olmaktan çıkarmak, hepimizin omuzlarındaki tarihsel bir sorumluluktur.
Kaynakça
Harvey, David (2013). Asi Şehirler: Kent Hakkından Kentsel Devrime Doğru. Çeviren: Ayşe Deniz Temiz. İstanbul: Metis Yayınları.
Klein, Naomi (2010). Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi. Çeviren: Selim Özgül. İstanbul: Agora Kitaplığı.
Lefebvre, Henri (2017). Şehir Hakkı. Çeviren: Işık Ergüden. İstanbul: Sel Yayıncılık.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (2020). Kanal İstanbul Çalıştayı Sonuç Raporu. https://kanal.istanbul/wp-content/uploads/2021/12/kanal_istanbul_calistay_raporu.pdf
AFAD (2018). Türkiye Deprem Tehlike Haritası. https://www.afad.gov.tr/turkiye-deprem-tehlike-haritasi
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (2020). Kanal İstanbul ve Yenişehir Projesi Teknik Raporu. https://tmmobistanbul.org/2020/06/06/kanal-istanbul-ve-yenisehir-projesi-teknik-raporu-2-yayinlandi/
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlüğü (2019). İstanbul İli Deprem Tehlike Analizi ve Mikrobölgeleme Çalışmaları. https://depremzemin.ibb.istanbul/tr/istanbul-ili-mikrobolgeleme-projeleri


