Öcalan’ın Ulusal-Küçük Burjuva Hezeyanları

Kazım Bayraktar
Küçük burjuvazinin küçük çıkarlarına daralmış sınıfsal bilinci hem karşı çıktığı hem peşinden sürüklendiği büyük burjuvazinin ekonomik-siyasal taktik ve stratejik hedeflerini görmesine izin vermez. Sermayenin tekelleşmesi, kapitalizmin iktisadi merkezileşmesiyle gittikçe daralan kendi küçük üretim kaynaklarını ve pazarını koruma güdüsüyle tekellere hem karşıdır hem de giderek tedarik zincirine dönüştüğü için ona muhtaçtır. Küçük bir kesimi orta burjuvazi düzeyine yükselirken büyük çoğunluğu yoksullaşarak proletaryanın saflarına itilirler. Bu nedenle kimi zaman işçi sınıfına yakın dursa da genel sınıfsal siyaseti oportünizm ve gericilikle maluldür. Onun sınıfsal karakteri evrensel olmakla birlikte ezilen ulus burjuvazisi olma durumunda ulusal özgürlük ve demokrasi mücadelesinin sınıfsal bileşenlerinden biri olabilir, Kürt ulusunda gözlemlendiği gibi.
Kürt Özgürlük Hareketinin tarihi, Kürdistan’ın birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından Türkiye Cumhuriyeti’ne ilhakından bugüne sınıfsal bileşenlerinin şu veya bu şekilde damgasını vurduğu bir mücadele tarihtir. Son isyan olarak adlandırılan PKK’nin kuruluş aşamasında ve atağa kalktığı 1984-1990 yılları arasında dayandığı halk tabanı aşiretlere feodal zincirle bağlı topraksız yoksul köylülükten, kent yoksullarından ve emekçilerden oluşuyordu. Kapitalizmin neoliberal birikim politikalarıyla birlikte 80’li yılların sonuna doğru Türkiye genelinde hızlanan kırdan kente göç, Kürdistan’da yaşanan savaş sırasında devlet zoruyla daha da hızlı gelişiyor, orta ölçekli üretimle birlikte tekellerin tedarik zinciri olan OSB’ler Kürdistan kentlerine yayılıyordu. KÖH’nin kırsaldaki tabanı bu süreçte kentlere kayarken Kürdistan doğal kaynakları ve ucuz işgücüyle tekellerin yatırım üssüne dönüşüyor; bölgenin genel sınıfsal-toplumsal profili değişirken tekellere bağımlı olarak gelişen Kürt burjuvazisi ile işçi sınıfı ve yoksulları arasındaki makas açılıyor; orta ve küçük burjuvazi KÖH üzerinde siyasal etkisini göstermeye başlıyordu. Bu etki, Öcalan’ın önceki iki sayıda “bilim, komün, devlet, demokrasi, konfederalizm” gibi siyasi açıdan eleştirdiğimiz, bu sayıda tekelci kapitalizm, sınıflar, ekonomi-siyaset ilişkisi açısından ele alacağımız -özellikle 2000’li yılların başında belirginleşen- düşüncelerinde oldukça açık ve tipik bir biçimde kendini göstermektedir.
Bookchin’den feyz alan Öcalan’ın düşünceleri, Kürt burjuvazisinin iktisadi-siyasi çıkarlarına bütün ulusun çıkarlarıymış gibi aldatıcı bir görünüm kazandırma, ulusal sorunun sınıfsal sorunla ilişkisini örtbas ederek küçük ve orta burjuvazinin çıkarlarına göre çözüm üretme hedefi doğrultusunda biçimlenir.
“Tarihe damgasını vurduğunu” iddia ettiği kendi “zihniyet” dünyasında siyasi üstyapı olarak kurguladığı “demokratik konfederalizm”in siyasi misyonu, küçük-orta ölçekli sanayi, tarım ve pazardan oluşan ekonomik altyapıyı “ekonomi-dışı dayatmacı kapitalist tekellere karşı” korumaktır: “Toplumsal bir pazar mümkündür. Tekellerin hakimiyetine girmiş bir pazarın topluma hizmeti olmaz.” “Sanayi tekelleri kurulduğunda, toplum daha çok emtialaşmanın, değişime sunulacak üretimin, üretim de sanayinin güdümüne veriliyor. Tekelci sanayi kapitalizmi diğer üretim sahalarının tekelci sanayiye bağlı hale gelmesidir.” [Öcalan, Demokratik Konfederalizm]
KÖH’ne sunduğu perspektif metninde ifadesini bulan küçük-burjuva sınıf hezeyanları “kahraman bakkal süpermarkete karşı” komedisinin konuya uyarlanmış hali gibidir. Önce silahlı-devletli tekellere karşı silahsız-devletsiz demokratik konfederalizmin misyonunu “Toplumsal Doğa’nın temel demokratik eylemi” olarak tanımlar. Baş harflerini büyük yazıp ekini virgül ile ayırarak mistik bir “anlam” yüklediği “Toplumsal Doğa”nın “temel demokratik eylemi”nin hedefi, küçük-burjuvazinin pazar ve kaynaklarını koruyarak demokratik yoldan “tarihi belirleyen ‘Zihniyet’in ve ‘İrade’nin” gücüyle “ekonomiyi belirlemek”tir.
Öcalan farkında olduğu ancak teoride ifade edilmesinden hoşlanmadığı bir gerçeklikten, kapitalist tekellerin ekonomik nihai belirleyiciliğinden, dört elle sarıldığı küçük pazar ve kaynaklarını yutmasından öyle korkmaktadır ki, bir yandan kapitalist tekellere karşı söylem geliştirirken diğer yandan gizemli “Toplumsal Doğa’nın” belirlediği küçük burjuva ekonomisinin analiz edilmesini dahi istemez: “Kapitalist ekonomi-politiğin ve onun Marksist yorumunun ekonomik ilişkileri soyutlayan analizleri çok sakıncalıdır… Marksist öğretideki ‘Ekonomi her şeyi belirler’ ifadesi pek açıklayıcı değildir. Önemli olan ekonominin nasıl belirlendiğidir.” [A. Öcalan, Perspektif, Serxwebûn, sayı 18, bba]
Bir şeyi koruma amacıyla sakınmayı, çekinmeyi, mahzurlu bir durumu ifade eden “sakıncalı” sözcüğünü kullanması bir dil sürçmesi değildir. Öcalan’ın korkusunu ele verir. Korumak istediği küçük burjuvaziye “ekonomiyi belirleme” misyonu biçerek onun kaçınılmaz tarihsel-sınıfsal “kaderine” kılıç çekmektedir.
Öcalan devlete de karşıdır. Çünkü devlet büyük burjuvazinin ihtiyaçlarının dayattığı, başta tekelleşmeyi hızlandıran iktisadi-siyasi yasalar yanında ırkçı-faşist yasalar düzenleyerek farklı etnik kimlik, kültür ve inançları birbirine düşmanlaştırmakta, büyük burjuvazi ve onun siyasi temsilcileri dışında hiç kimseye söz ve yaşam hakkı tanımamaktadır: “Dünyanın her yerinde olduğu gibi milliyetçilik patolojisine bulaşan halklar diğer halkların düşmanı haline getirildiği gibi, ulus devletler de diğer halkların kültürlerini yok etmek için sistematik bir inkâr, imha ve asimilasyon saldırısı başlatmışlardır”. [A. Öcalan, Kapitalizmin döl yatağı Ziggurat, Demokratik Modernite Sayı 18]”
Milliyetçilik ve ırkçılık patolojik bir hastalık değil kapitalizm çağında burjuva sınıfların kendi iç pazar ve kaynakları üzerinde inşa ettikleri ulusal sınıf devletlerinin başta gelen stratejik-ideolojik egemenlik araçlarıdır. Bir yandan iktisadi sınıfsal saflaşmaları, egemen ulus dışındaki etnik-kültürel farklılıkları yasalar önünde eşit yurttaşlardan oluşan tek ulus-tek devlet çatısı altında gizleme ve yok sayma öte yandan sömürülen sınıfları ve ezilen halkları etnik kimlik, kültür ve inanç farklılıkları ekseninde düşmanlaştırarak kendi içinde parçalama amacı taşır. Öyle ki, bu amaçla faşist rejimlerde -örneğin Türkiye’nin 1930’lu yıllarda Mussolini İtalyası’ndan aldığı faşist ceza kanununda- sosyal sınıflardan, iktidarların sınıfsal niteliğinden söz etmek “komünizm propagandası”, Kürt halkının varlığından söz etmek “bölücülük propagandası” olarak tanımlanmış ve yasaklanmıştır. Bu siyasal gerçekliği işçi sınıfı ve ezilen halkların siyasal bilincine çıkarmak gerekirken, Öcalan tam aksine ırkçılığı ve milliyetçiliği “patolojik hastalık” olarak nitelendirip apolitikleştirmekle kalmaz, burjuvazinin bu evrensel stratejisinin arkasındaki sınıfsal gerçekliğin/çıkarın gizlenmesine, üstelik onun düşman olduğu Marksizm’i de karşısına alarak -yine hiçbir kaynaktan tek bir alıntı dahi yapmadan çarpıtarak- şöyle der: “Sınıf mücadelesi sorunuyla en çok uğraşan Marksistler bile sınıflaşmanın doğasını doğru belirleyememişlerdir. Sanki sınıflaşma bir erdemmiş, uygarlığın ilerleticisiymiş gibi değerlendirmekten kendilerini alıkoyamamışlardır.” [agm]
Bilimsel nesnelliği reddeden, bilimsel yöntemin Alman faşizmini doğurduğunu iddia edecek kadar bilime düşman bir zihniyetten tarihsel materyalizm bilimini, tarihin zorunlu hareket yasalarını anlamasını beklemek abesle iştigaldir. Onun zihniyet dünyası “…sanayi ve ticaret rejimi ile tarım ve hayvancılık sistemi”nde ve “Kürdistan şartlarında orta ölçekli işletmecilik” yanında “kooperatifleşme, atelyeleşme, döner sermaye işletmeciliğine” (KCK Sözleşmesi) dayanan küçük-burjuva sınıfsal çıkarlarına öyle zincirlenmiştir ki, hayal ettiği bu iktisadi sistemi tanımlarken kullandığı “sermaye, sanayi, ticaret, işletmecilik” kavramlarının kapitalizmin ta kendisini ifade ettiğini, üretenlerle mülk edinenlerin sınıfsal ayrışmasını küçük-orta ölçekte de olsa zorunlu kıldığını gizlemek için ahlaka sığınarak topluma şu diskuru çeker:
“Uygarlık çözümlememde sınıflaşmayı, politik ve ahlaki toplumun daraltılması ve işlevsizleştirilmesi olarak değerlendirdim; sınıflaşma geliştikçe toplumun daha çok iktidar ve devlet hegemonyasına geçtiğini önemle belirttim… Ahlaki olarak iyi değil kötü bir gelişmedir…Sınıfsal toplumlarla karşılaştırdığımızda politik toplumun (demokratik-konfederal toplumu kastediyor-nba) en önemli özelliği sınıflaştırmaya karşı sürekli direnmesidir. Kendini en az sınıflaştıran toplum en iyi toplumdur.” [agm, bba]
“Sermaye-sanayi-ticaret-işletmecilik” olsun ama sınıflar olmasın?! Ahlaklı ol, iradeni kullan sınıflaşmaya karşı diren! Hangi güçle diye sorulursa, yanıt bellidir: “Tarih yapan Zihniyet”in gücüyle!
Ancak Öcalan’ın “toplum” dediği küçük-orta Kürt burjuvazisinin devletle de sorunu vardır. O sınıf olarak -Kürdistan’ın farklı koşullara sahip diğer parçalarını hariç tutarsak- Türk devletinin ülkesi içindedir ama devlet tekelci burjuvazinin elindedir. Devletten korkmakta ancak kullandığı üretim araçlarını (örneğin başta traktör ve tarım makinaları olmak üzere tüm motorlu araçlarını, bilgi-iletişim teknolojilerini ve enerji kaynaklarını vs.) satın aldığı tekelci sermayenin dolaşım ağlarında devlete de ihtiyaç duymakta, kendi ulus-devletini kuramadığı koşullarda Türk ulus-sınıf devletinin egemenliği altında onunla uzlaşarak varlık sürdürmek istemektedir. Sınıfların ahlaktan, zihniyetten, iradeden bağımsız nesnel tarihsel hareket yasalarını inkar eden Öcalan, ezilen ulusların kendi içindeki ulusal çıkar-sınıfsal çıkar çelişkisinin devleti zorunlu kılan evrensel gerçekliğine kendi zihniyet dünyasında politik gerekçe uydurarak küçük-orta burjuvazi lehine boyun eğer:
“Gırtlağına kadar iktidar ve devlet zorunu yaşayan toplumlarda başarılı bir politik mücadeleden bahsetmek ciddi bir yanılgıdır. Kendini ya hiç iktidar ve devlet zoru (iç veya dış, milli veya gayri milli olması bu anlamda pek önemli değildir) altına sokmamak ya da sert geçen bir mücadelenin ardından devlet ve iktidarla karşılıklı rızaya dayanan bir uzlaşmaya varmak, bu temelde iktidar ve devleti tanımak, politik toplum için idealdir.” [agm, parantez Öcalan’a ait, bba]
Öcalan’ın “sınıflaşmaya direnen”, farklıların “kardeşlik, eşitlik, özgürlük” içinde uzlaştıkları “modern demokratik toplum” dediği şey, 17-19 yüzyıllarda “ahlak” ve “bağımsız bireyler” felsefesinin üzerinde biçimlendiği, tarihsel miadını çoktan doldurup yine burjuvazi tarafından tarihin arşivine atılmış, tekelci kapitalizm öncesine ait liberal burjuva demokrasisinden başka bir şey değildir:
“Şüphesiz bir toplum gerçekleştiriliyor ama bu toplum; ahlaki ve politik ilkenin azami rol oynadığı, sınıfsallaşmanın pek gelişme imkânı bulamadığı dolayısıyla iktidar ve devlet aygıtlarının ya zorlarını dayatamadıkları ya da karşılıklı uzlaşmayla birbirini tanımanın gerçekleştiği, farklılık içinde birlik, eşitlik ve özgürlüğün hem bireyselliğin (bireyciliğin değil) hem de toplumsallığın özelliği olarak yaşandığı bir ‘modern demokratik toplum’dur. Daha fazla eşitlik, özgürlük ve demokrasi, bu toplumun doğası gereği demokratik siyaset kurumunun yol açtığı değişim ve gelişimin sonucudur.” [agm, parantez Öcalan’a ait, bba]
Tekelleşme öncesinin çok parçalı sanayi kapitalizminden esinlenen Öcalan’ın demokrasi zihniyeti, Kürt halkını ırkçı-faşizme karşı korumaya yeteceğini sandığı “anayasal eşit yurttaşlık” temelinde bazı hukuksal hak kırıntılarının tanınması yanında “zihniyet”in irade gücüyle belirlemeyi hayal ettiği küçük-orta ölçekli pazar ekonomisini de koruyacak küçük-burjuva sınıf demokrasisine tekabül eder. Onun bu zihniyetini belirleyen şey bazı ulusal hak kırıntıları yanında birbirine yakın çok parçalı iktisadi-sınıfsal çıkarlar bütününün, diğer bir deyimle küçük-orta sınıf ekonomisinin ta kendisidir.
Büyük sanayi üretiminin ve gelişmiş teknolojiyle donanımlı üretim araçlarının karşısında küçük pazarını ve geri teknolojiye dayanan ekonomisini kendi bağımsız “irade ve zihniyet”iyle belirleme arzusu küçük burjuvazinin asla gerçekleştiremeyeceği sınıfsal ütopyasıdır. Ama o, ara sınıf hezeyanı içinde tarihi de bugünü de ütopyasına uydurmak için iki temel sınıf (büyük burjuvazi ve işçi sınıfı) ve ideolojileri arasında debelenir durur.
Örneğin söyleminde bir yandan büyük burjuvaları orta çağın krallarına benzeterek alay eder: “Kralın çıplak hale gelmesi, yani ilk defa önde gelen kapitalistlerin yeni ama eskisinden daha farklı, süsü ve elbisesi normal olan, kendini vatandaş gibi sunan bir krallar grubu haline gelmesidir. Krallar da çoğalarak, eski görkemli, süslü hallerinden soyunarak varoluş kazanıyorlar. Sanayi toplumu bu anlamda çıplak krallar toplumudur.” Öte yandan tekelci burjuvaziden korktuğu kadar – küçük-orta ölçekte istihdam ettiği- işçi sınıfından da korkar. Tekelci sermaye karşısında varlık sürdürme ve kapitalizmin ekonomik rekabet yasası nedeniyle “her ekonomik faaliyet alanında azami verimlilik ve yararlılık” diyerek utangaçça ifade etmek istediği azami kâr peşinde koşabilmek için emek gücünü baskılamak zorunluluğunun farkındadır. Öcalan bunu açıkça söyleyemez ama baskı ve yok saymaya gerekçe oluşturmak için işçi sınıfını toplum dışı ilan ederek (- ki Öcalan’ın “toplum” kavramı da burjuvazinin “millet” kavramı gibi siyasi amaca göre kurgulanmış sınıflar üstü soyut bir kavramdır) burjuvazinin yanına itiverir: “İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar (…) Patron-işçi eylemi asla ekonomi olamaz. Ben şahsen patron-işçi ikiliğini, Toplumsal Doğa’nın temel demokratik eylemi olan ekonominin tekelci hırsızları biçiminde değerlendirmek durumundaydım.”[A. Öcalan, Perspektif, Serxwebûn, sayı 18, bba] “Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır.” [Öcalan, Demokratik Konfederalizm Manifestosu]
Bu nedenle Öcalan’ın demokratik kimlik-kültür konfederalizminde, “Demokratik Toplumu sömüren” ve “ekonominin hırsızı” olmakla suçlanan işçi sınıfının sınıf olarak yeri ve temsiliyet hakkı yoktur. O ancak farklı dinsel inancın, cinsel veya etnik kimliğin temsilcisi olarak konfederal meclislerde yer alabilir. Dolayısıyla işçi sınıfı asgari ücretin artırılması, taşeronluğun kaldırılması, iş saatlerinin sınırlandırılması gibi ekonomik, sendika başta olmak üzere yerel-bölgesel işçi komiteleri örgütlenmesi gibi örgütsel haklar talep edemez. Tam da bu noktada Öcalan’ın “demokratik toplum” adı altında kurguladığı küçük-burjuva sınıf demokrasisi, aynı zamanda işçi sınıfı üzerinde diktatörlüğe tekabül etmekte ve Marksizm’in tarihsel-materyalizm ışığında tespit ettiği demokrasi ve diktatörlüğün zıt özdeşliğini ve sınıfsal özünü doğrulamaktadır.
Bu çelişki kendisini, KÖH’nin demokrasi hedefi ile Öcalan’ın önderliğinin kutsallaştırılması, ulusun kaderini tayin konusunda tek muhatap kılınması ve tüm siyasal, ideolojik, teorik sorunların çözümünün tek kişinin “zihniyet ve iradesine” bağlanması arasındaki çelişkide de göstermektedir. Çözüm süreci ilk başladığında temsil yetkisi verilerek devlet karşısında meşruiyet kazanmasını sağlama amacı güdüldüyse de zamanla temsil sınırı aşılmış, KÖH’nin iradesi tek kişiye teslim edilmiştir. Öyle ki, bu durum gelinen aşamadaki Bilim, Komün, Öcalan başlıklı ilk yazımızda Öcalan’dan alıntıladığımız şu cümlelerde kendisini sakınmasızca açığa vurmaktadır: “Muazzam bir söylem ve eylem gücüm var. Bunları size sunuyorum, zorla vermeye çalışıyorum, yine almıyorsunuz. Kendinizi bir çözümsüzlük olarak dayatmakta ısrar ediyorsunuz. Neden? Bu önemli tabii çünkü ciddi bir iş. Şu anda APO gerçeği hem bir süre durum olarak hem de an olarak tarihe damgasını vurmuş ve öyle gidiyor.” [A. Öcalan, Perspektif, Serxwebûn, bba]
Öcalan bir yandan küçük-orta Kürt sermayesinin kapitalist tekellerin eteklerinde varlık sürdürebildiğinin hatta onların muazzam gücü karşısında eriyip yok olacağının farkındadır: “Sanayi tekelleri kurulduğunda toplum daha çok emtialaşmanın, değişime sunulacak üretimin, üretim de sanayinin güdümüne veriliyor. Tekelci sanayi kapitalizmi diğer üretim sahalarının tekelci sanayiye bağlı hale gelmesidir.” Öte yandan özel mülkiyetin doğasında var olan bencil-bireyci çıkar çatışmalarının, kapitalizmin eşitsiz iktisadi gelişme yasasının, üretenler ile mülk edinenlerin ayrışmasının ister istemez devleti zorunlu kıldığının, devletsiz “demokratik toplum” hayali vazederken devletsiz de olamayacağının bilincindedir. Çözemediği çelişkilerin ortasında hayal gücüne sarılır, maddi yaşamın toplumsal üretiminden, tarihsel zorunluluklardan -yapıbozumcuların yaptığı gibi- “söküp ayırarak özgürleştirdiği” kendi zihniyet dünyasında keyfine göre fantastik – üstelik dünyanın üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşına doğru adım adım sürüklendiği, devletlerin kendilerini başta silah ve faşist baskı aygıtları olmak üzere her türlü araçla tahkim ettikleri bugünün koşullarında- devlet ve demokrasi biçimleri kurgular:
“Demokrasi + Devlet: (Bizim için) Tümüyle devletsiz demokrasi demek, kendini mevcut tarihsel dönemde kandırmak ve maceraperest olmak demektir. Doğrusu: Sınırları belirlenmiş ve küçülerek üzerinde uzlaşılmış bir devlet varlığına ihtiyaç vardır. Zaten klasik anlamda bu otoriteye devlet denilemeyeceğini, daha çağdaş ve demokrasiye özde ve biçimde bağlı bir genel toplumsal kurum denilmesi gerektiğini ısrarla vurguluyoruz.
Öte yandan Kürdistan’da demokrasi, halkın hem yerel hem genel anlamda düzenli aralıklarla kendi ekonomik, sosyal, siyasal ihtiyaçları başta olmak üzere, ortak toplumsal ihtiyaçlarına yanıt arayıp bulmakla görevli delegelerini seçmek ve denetlemek anlamına gelir.
Demokrasi devleti ilgilendirmez. Demokrasi halkın öz işleridir. Devlet ancak onun demokratik iradesine saygı gösterebilir. Gerekli bir hizmeti söz konusu olursa, onu yerine getirir. Kısacası önümüzdeki dönemde Kürdistan’da iyice tanımlanmış ve üzerinde uzlaşılmış, ‘Demokrasi + genel kamu otoritesi olarak Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri’ formülü temel bir program maddesi olarak öngörülebilir.” [Öcalan, Demokratik Konfederalizm Manifestosu]
Basitleştirirsek Öcalan tuhaf bir paradoks içinde, “tarih yapan zihniyet” dünyasından devlete şöyle seslenir: Ey devlet küçül, çağdaş ol dışımda kal, ama yanımdan ayrılma, demokrasi seni ilgilendirmez halkın işidir, sen halka hizmet et! Çünkü biz: “Modernitenin sacayakları olan ulus devlet yerine demokratik ulus, kapitalizm yerine komün komünalite, endüstriyalizm yerine eko ekonomi analizlerini geliştirdik.” [agm]
Öcalan, Kürdistan’ın her parçasına hükmeden devletleri, “Demokratik Konfederalizm Manifestosu”nda sözünü ettiği “analiz”leri doğrultusunda, Perspektif metninde ifade ettiği “muazzam söylem ve eylem gücü”yle “zihniyet” değişikliğine uğratacağını hayal etmekte ve KÖH’ne dayatmaktadır. Analiz, karmaşık bir nesnel gerçekliği aydınlatmak için onun içsel ilişkilerini oluşturan parçalarına doğru bilimsel nesnel inceleme yöntemidir.
Öcalan’ın hiçbir yazısında ve kitabında analiz yoktur. O zihninde Bookchin ve benzerlerinden devşirerek kurguladığı kavramları nesnel gerçekliğin yerine ikame eder. Ardından devlet ile halk arasında kendini arabulucu hakem gibi görerek her iki tarafa da tavsiyelerde bulunur: “Devletin halkın eylemliliğine saygısı kadar, halkın da devlete saygılı olması, onun kendisine duyarlı olan düzenini bozmaması gerekir.
Karşılıklı bir konsensusta buluşmaları esastır. Her şeyin devlete bırakılması ne kadar demokrasiden uzaklaşmaya götürürse, her şeyin halk eylemciliğine bırakılması da o kadar anarşiye götürür.” [agm]
“Kendisine duyarlı”lık sübjektif bir durumdur ve devlet kapitalist devlet olduğuna göre temsil ettiği tekelci sermayenin ve merkezi bürokratik (silahlı güvenlik bürokrasisi dahil) yapısının çıkarlarını ifade eden kırmızı çizgilerden, “düzen” ise kapitalizmin iktisadi ve siyasal düzeninden başka bir şey değildir. Devletle bütünleşelim, onun “kendisine duyarlı düzenini” yani örneğin “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü”, “müesses nizamını” bozmayalım. “Karşıtların yapıcı birliği” için onun var olması gerek.
Teşbihte hata olmaz: Öcalan, “Mahşerin Üç Atlısı” diyerek karşı çıktığı “Kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm” ile halkın çıkarlarını “karşıtların yapıcı birliği” adı altında uzlaştırma “secaati(ni) arzederken” asıl “sirkatini” halka hitaben “devletin kendisine duyarlı olan düzenini bozma”, devlete hitaben de “Her şeyi halka bırakma müdahale et ki anarşi olmasın” dediğinde açığa vurur.
Öcalan, Zihniyet dünyasında kurguladığı tipte devletlerin “demokratik konfederal birlikler” oluşturabileceklerini de hayal eder. Ama küçük bir şartı vardır: “Hegemonik davranmasınlar ”:
“Avrupa Birliği bu doğrultuda hegemonik davranmaz ise AB ilk adım sayılabilir. Küresel ve bölgesel hegemonik iktidara karşı çıkışlar bu kapsamda ele alınır.” [agm, bba]
Suriye’den çıktığında kendisine sığınma hakkı dahi tanımayan Avrupa Birliği’nin örgütlenme biçimi 2000’li yılların başında Öcalan’ı öyle cezbediyordu ki, Manifesto’sunu yazdığı tarihte (2004) devletlerin de demokratik-konfederal birlikler oluşturabileceklerine dair kurguladığı teorinin AB’nde pratikleştiğini sanarak heyecanla şu kesin sonuca ulaşmakla kalmıyor bir de vasiyette bulunuyordu:
“Bundan sonra Kürdistan’da üç hukuk geçerli olacaktır: AB Hukuku, Üniter Devlet Hukuku Demokratik Konfederal Hukuk … Mezarımda üç bayrak yan yana olabilir. AB bayrağı, üniter bayrak, bir de demokrasiyi sembolize eden konfederalizm bayrağı.” [agm]
Öcalan’ın zihniyeti bir yandan dünyanın önde gelen kapitalist-emperyalist devletlerinin (şu an dış politikada Ukrayna-Rusya savaşını sürdürmekle, Filistin’i soykırımdan geçiren İsrail’i azmettirme ve yardım yataklık etmekle, yarı-sömürgelerde iç çatışmalar darbeler tezgahlamakla, kendi ülkelerinde faşizmi dizayn etmekle meşguller) BM, AB gibi üst yapılarından demokratik-konfederal sonuçlar bekleyecek kadar saflıkla öte yandan emperyalist-kapitalist devletlerin iktisadi-siyasal krizler içinde dünyayı nereye doğru sürükledikleri, bu durumun Türkiye faşizmine yansımaları konusunda siyasal öngörüsüzlükle maluldür.
Önceki kitap ve yazılarında tanımladığı “devletsiz demokratik-konfederalizm/komünalizm” vb. kurguların, diğer bir anlatımla Öcalan’ın paradigması olan “tarih belirleyen Zihniyet”in trajik akibeti Perspektif metninin şu cümlelerinde kendini açığa vurur:
“Nedir bu, savaş ve ayrılıkçı çatışma sürecinden barış ve demokratik bütünleşme, Türkiye Cumhuriyeti’yle özellikle. Diğer devletlerle ise Irak, İran, Suriye devletleri için de benzer süreçler devreye girecektir. Türkiye’nin inisiyatifinde olması da bana göre hem aklın gereği hem gerçekliğin ifadesi oluyor. Öyle olması gerekiyor, öyle oluyor.” [Öcalan, Perspektif, bba]
Teslimiyetten başka hiçbir anlamı olmayan Perspektif’in ideolojik temelini yıllar öncesinden hazırlarken tarihte teslim olmamış işçi sınıfı ve ezilen ulus eylemlerini değersizleştirmeye dahi cüret edebilmiştir: “Son yüzyılda özellikle ‘ulusal kurtuluş’, gerek ‘sosyalist kurtuluş’ adına yürütülen ayaklanma ve savaşları da halk eylemleri olarak kutsamak gerçekçi değildir.” [Öcalan, Demokratik Konfederalizm Manifestosu]
Marksizm’e ciddiyetsizce saldırırken küçük burjuva çelişki ve hezeyanlarıyla dolu ideo-politiğinin hali-pür melali Proudhon’a -ama onun da gerisine düşerek- o kadar benzemektedir ki, Marx’ın Proudhon üzerine şu teşhisini Öcalan’a atfederek bitirelim:
“Proudhon tepeden tırnağa küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısıdır. İlerlemiş bir toplumda küçük burjuvazi, kendi durumu gereği, bir yandan bir sosyalist öte yandan ise bir iktisatçıdır; yani büyük burjuvazinin görkemi karşısında gözleri kamaşırken halkın çektiklerine de sempati besler. Aynı anda hem burjuva ve hem de halk adamıdır. Tarafsız kalmış olmaktan ve bayağılıktan başka bir şey olduğunu öne süren doğru dengeyi bulmuş olmaktan ötürü yüreğinin derinliklerinde kendi kendisiyle övünmektedir. Bu türden bir küçük burjuva çelişkiyi yüceltir, çünkü kendi varlığının temeli çelişkidir.” [Felsefenin Sefaleti, Sol yayınları, 2007 Altıncı Baskı, sf. 190]


