Maceramız*

200

Nabi Kımran

I. Madde ve ideoloji

İdeoloji elastiki bir kavram, bin türlü tanımı var. “Sınıfsal, devletsel, ulusal, dini, siyasal, hatta mikro ölçekte grupsal vb. çıkarlara göre şekillenen duygu, düşünce, fikirler manzumesidir” dersek, bu tanım herhalde ideolojinin elastiki evreninde kendine yer bulabilir. Kasti olarak üretilen/kurgulanan boyutu bir yana, kelimenin geniş anlamıyla hayattan doğan bu “bulutsu” yapı hiç de öyle eter gibi uçucu bir şey değildir. Evet bir bakıma eter gibidir ama uçar kaçar değildir, sınıflar mücadelesine, “hayatın gidişatına”, siyasal davranışlara elle tutulacak kadar somut, açık etkide bulunur. 

“Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka bir deyişle toplumun maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.” (Marx & Engels – Alman İdeolojisi)

Yukarıdaki çok bilinen pasajı aktarmamızdaki saik, maddi saha ile ideoloji arasındaki bağıntıya dikkat çekmektir.

İdeoloji, salt aygıtlar tarafından üretilmez, deyim uygunsa hayatın her anı ideoloji “salgılar”, tıpkı bir çiçeğin koku salgılaması gibi. Örneğin fabrika bir üretim ve iktisadi ilişkiler alanıdır; fakat fabrika salt metalar değil, “ideoloji” de üretir. Patronun tahakkümüne dair rıza üreten fikir ve kanaatler (ya da tersi, isyan duygu-düşünceleri) araya hiçbir ideolojik aygıt girmese de kapitalist fabrikanın “doğasından” -bir çiçeğin salgıladığı koku misali- “salgılanır”. Ya da şiddet salt fiziken boyun eğdirmez, boyun eğme, itaat etme ve “uyumlanma” fikrini de “salgılar”.

II. Sosyalizmin maddi güçleri ve ideolojik etkisi

Yukarıdaki kavramsal çerçeve, maddi ilişkiler-kuvvetler, ideolojik etki/etkisizlik/hegemonya, devrim ve sosyalizm fikrinin/örgütünün tasfiyesi ve burjuva düşmanın tasfiye yönelimiyle “uyumlanan” tasfiyecilik süreçlerini ele almak için değerlendirilebilir.

150 yıldan bu yana dünyada devrim ve sosyalizm güçleri hiç bu kadar dağınık, etkisiz, atomize olmamıştı. 1871 Paris Komünü yenilgisi, evet I. Enternasyonal’in sonunu getirdi ve Marksistler Komün’ün başat aktörü değillerdi. Fakat 1880-90’lardan itibaren Alman Sosyal Demokrasisi (zamanın KP’si) Almanya’nın neredeyse ikinci büyük politik gücüne dönüştü. İngiltere’de sendikalar olağanüstü güçlendi, İşçi Partisi’nin etkisi arttı. ABD’de güçlü işçi hareketleri patlak verdi vb. Örnekleri uzatmaya gerek yok: Komünist/Marksist hareket ve işçi sınıfı güçlü, anlamlı bir örgütsel-siyasal varlık olarak sahneye çıkmıştı ve artık bu olguyu hesaba katmadan devlet yönetmek, siyaset yapmak mümkün değildi. (Sömürgeler dünyası da ulusal demokratik arayışlarla çalkalanıyor ya da mayalanıyordu.) I. Emperyalist Paylaşım Savaşı patlak verdiğinde (kapitalist emperyalizmin büyük krizi) işçi sınıfı ve komünist hareket dünyada “bir şey” idi. Ve sosyal demokrasinin tarihsel ihanetine rağmen bu “bir şeyden” Ekim devrimi doğdu, Avrupa isyan dalgalarıyla sarsıldı, sömürgelerde kurtuluş umudu doğdu.

II. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Avrupa faşizmin istilası altındaydı, modern tarihin en karanlık dönemlerinden biri yaşanıyordu. Fakat komünist hareket yine “bir şey”di: SSCB vardı ve tüm dünyada etkili komünist partiler. Nitekim Hitler faşizmini tarihe gömmenin onuru Sovyet Kızıl Ordusu’nun oldu, Fransa, İtalya ve Balkanlardaki direnişin onuru da komünist partizanların. 

Sonrası malum. Doğu Avrupa ve Balkanların (Yunanistan hariç) sosyalist kampa dahil olmaları. Çin, Cezayir, Küba, Vietnam, Nikaragua devrimleri. ’68 gençlik hareketleri. Hepsi de komünizmin ideolojik rüzgarlarından etkilenen ulusal kurtuluş mücadeleleri…

1980’lerden itibaren bu dalga durulsa da Filistin, Kürdistan, Nepal, Sri Lanka, Filipinler, İrlanda-İRA, Bask-ETA, Peru ve genel olarak Latin Amerika’da etkili devrimci hareketler varlığını sürdürdü. Yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen 1986’da İngiltere’de büyük madenci grevi patlak verdi. Bunlara Türkiye’de işçi sınıfının 1989 Bahar Eylemleri’ni, Kürdistan’daki serhildanları da ekleyebiliriz. 

Diğer bütün meseleleri bir yana bırakarak tablonun bize söylediğini şöyle özetleyebiliriz: Komünizm/sosyalizm öncelikle devletsel, siyasal, örgütsel, sendikal maddi bir varlıktı tüm dünyada; bu maddi varlığın türevi olarak küresel planda ideolojik etki gücüne sahipti. Örneğin Afrika’nın derinliklerinde sömürgeciliğe isyan eden ve kabile sosyolojik temeline dayanan ulusal kurtuluş hareketleri kendilerini Marksist-Leninist olarak tanımlıyor, komünizm nerede bir isyan varsa orada ezilenlerin bayrağı olarak yükseliyor, hiç olmazsa esinleyiciliğiyle dünya devrim, sosyalizm ve ulusal kurtuluş savaşlarının hegemonik ideolojisi olarak zuhur ediyordu. Komünist Manifesto’nun “heyulası” artık silahlanmış olarak at koşturuyordu tüm kıtalarda. Ve kapitalist Batı da -deyim uygunsa- sosyalizm tehdidine göre dizayn ediyordu kendini. 

Öte yandan, dünyanın en seçkin entelektüelleri, sanatçıları, edebiyatçıları kendilerini ya komünist olarak tanımlıyor ya da genel olarak solda duruyorlardı. Bir bakıma Erdoğan’ın sözü 20. yüzyıla dair küresel bir gerçeği ifade eder: Kelimenin belirli ve sınırlı bir anlamında “kültürel iktidar” olamadılar, en fazlasından suret-i haktan görünerek solun basıncı altında şekillenmiş liberal, sosyal demokrat vb. burjuva ideolojisi ile yol almak zorunda kaldılar.

Marksist tarihçi E. Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl Tarihi” adlı eserinde, 20 yüzyılın ekseninin sosyalizm olduğunu söyler; ona göre ya da ona karşı: Herkes bu ekseni gözeterek hizalanmıştır kısa 20. yüzyılda… 

III. Türkiye sosyalizminin politik, sosyo-kültürel kazanımları, ideolojik etkileri

Milliyetçilerin ve mekanik/metafizik “Marksistlerin” sandıklarının aksine Türkiye nev-i şahsına münhasır bir “gezegen” değil, dünyada bir ülkedir. Ve Türkiye’de sosyalizmin macerası -kendine özgü bazı çizgileri olsa da- küresel çaptaki süreçlerle genel olarak uyumludur.

1950’lerdeki toplumsal mobilizasyon ve özgürlükçü arayışlar sosyalizmin kitleselleşmesi için mayalanma imkanıysa, 1960’lar uyanış ve somut bir toplumsal/siyasal varlığa dönüşme dönemidir. 1970’ler iç savaş sınırlarında gezinen mücadele ve toplumsal altüst oluş yıllarıdır. 1980’lerin ilk yarısı, büyük geri çekilmeye rağmen yeni kuşakla buluşan geçmişin devrimci birikiminin diri damarının direnme ve derleniş yıllarıdır. İkinci yarısı ise Türkiye tarihinin son kırk yılına damgasını vuran Kürt isyanının patlak vermesi ve Türkiye devrimciliğinin diri kalan güçlerinin yenilginin tozunu silkeleyip yeniden ümitli bir başlangıç yapması ile karakterizedir. Ve bu devrimcilik, emekçi saflarda ne kadar köklenebildiğinden bağımsız, omuz başında gençlik, işçi, memur, gecekondu, Alevi dinamiklerini buldu. Kürdistan devrimciliği ve Türkiye sosyalist-devrimci dinamiği 1991’de sosyalist devletlerin çöküşüne rağmen akıntıya karşı yüzen aykırı bir dinamik olmayı başardı. 

Türkiye devrimciliğinin önemli bölükleri 12 Eylül ve ’91 çöküşünün altında kalarak reformizme-legalizme iltihak ederken (büyük bir tasfiye/cilik dalgasıdır bu), devrimcilikte ısrar edenler savaşıma devam ettiler. Paradoksal olarak devrimciliği tasfiyeye uğrayan ana kütleye kıyasla nicel olarak sınırlı güçlere sahip devrimci yapı/dinamikler ’90’lı yıllarda Türkiye’de devrim-sosyalizm mücadelesinin hegemonik ve etkin gücü olarak öne çıktılar; bir bakıma nitelik niceliğe baskın hale geldi. Bu dönemin gayet somut, elle tutulur siyasal, toplumsal, ideo-kültürel kazanımları oldu. Ve tüm bu direnç ve kazanımların merkezinde göle düşen taş ve etrafında gelişen halkalar misali devrimci yapılar/dinamik ve etkileşim halinde olduğu toplumsal hareketler olduğu açıktır.

Sıkça devrimci hareketimizin sorunlarını, açmazlarını tartışıyoruz ve bu gerekli de. Fakat ifrata varan ve devrimci-sosyalist hareketin varlığını, anlamını tümden değersizleştiren sözde “eleştirellik” hiç de hakkaniyetli değil. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın (ve elbette tüm dünyanın) demokratik, eşitlikçi, insani kazanımlarının temelinde devrimci, sosyalist hareketin -emekçilerle etkileşim halindeki- mücadeleleri vardır; devrimciliğin zaafları bu kazanımların neden daha ileriye götürülemediği, kurtuluşla taçlandırılamadığı bağlamında tartışılmalıdır, yoksa varlığının “anlamsızlığı/gereksizliği” bağlamında değil. Son 60 yıla bakıldığında bu  gerçek apaçık görülecektir. 1960’lardan itibaren mücadeleci sendikaları ileri işçiler ve sosyalistler kurdular. Devrimci gençlik derneklerini de, öğretmen sendikalarını da. Sosyalist basını -binlerce yıllık hapis tehditlerine, onlarca yıl hapis yatan yoldaşlarımızın çileleri pahasına- biz kurduk. Sokakları biz özgürleştirdik caddelerde dökülen kanlarımız pahasına. Sosyalist fikirleri, Kürtlerin varlığını ve eşitliğini parlamento kürsüsüne biz taşıdık; kurşunlanan, öldürülen, onlarca yıl hapis yatan vekillerimiz pahasına. Devam edelim mi? Gerek var mı? Yok! Bize hiç bir şey burjuvazi tarafından bahşedilmedi; toplumsal-siyasal planda kazanılan her şeyde kanımız, terimiz vardır! Bu hakikati “görmeden” yapılan tartışmalarının “şakülü kaymıştır”!

Ve tüm bu mücadele, kazanım, zaaf, gelgitler 2000’ler başında köklü bir kırıma uğradı, 20 yıldır, bilhassa son sekiz yıldır bambaşka bir politik, ideo-kültürel iklimde yaşıyoruz.

IV. 2001-2023: Yenilgi, tasfiye/cilik, gericilik yılları…

“(1990’larda) Mekanizma kısaca şöyle işliyordu: IMF destekli bir istikrar programını uygulamaya girişen iktidarın toplumsal desteği kısa sürede geriler ve güçlü toplumsal muhalefet, kurumsal muhalefeti -deyim yerindeyse- önüne katarak iktidarı erken seçimlere zorlar. Dolayısıyla bir istikrar programının uygulanmasını iktidarlar açısından ‘açmaz’ haline getiren, toplumsal ve kurumsal muhalefettir. Geçtiğimiz 20 yıl (2003-23) önce ilkinin (toplumsal/devrimci muhalefet-bn) tasfiye edildiği ve baskılandığı, ardından da ikincisinin (muhalif burjuva partiler-bn.) içerildiği bir süreç yaşanmıştır. Bu nedenle iktidar, bir istikrar programını uygulamakta artık daha cesur hareket edebilmektedir. (…) Demek ki, günümüzde iktidarla bütünleşmiş bir (burjuva-bn.) muhalefet varsa, bunun gerisinde toplumsal muhalefetin baskılanması ve tasfiyesi yatmaktadır. Otoriterleşme başlığında yapılan tartışmanın özü, toplumsal muhalefetin (ve devrimci sosyalizmin-bn.) tasfiyesidir.” (Ümit Akçay-Gazete Duvar/ 28 Eylül 2023)

“1999 yılında sendikalaşma oranı yüzde 69,30 iken (…) 2023 yılında ise yüzde 14,76’ya kadar düştü.” (Esfender Korkmaz/ AB Türkiye’de İşçi Haklarını Savundu/Yeniçağ Gazetesi/20. 02. ‘23)

Son 30-40 yılın 2000’ler başını kırılma eşiği olarak ele alan iki dönem halinde kıyaslanmasıdır yukarıdaki satırlar. Değerli akademisyen Akçay, hiçbir yoruma yer bırakmayacak açıklıkla resmediyor durumu. Ve işçi hareketinin yıkımına “ağıt yakmak” AB raporundan alıntıladığı verileri (Yeniçağ gazetesinde!) yorumlayan devletlu iktisatçı E. Korkmaz’a kalıyor…

Peki ne oldu bu “eşikte”?

Bush’un 2000’ler başında söylediği “Ortadoğu’nun belki 50 yıl sürecek savaşlar silsilesinin başlayacağına” dair “öngörüsü”, “Medeniyetler Çatışması” teziyle yeni paylaşım savaşlarının mekanının saptanması, ideolojik zemininin döşenmesi; Türkiye’de PKK ve devrimci hareketin ağır saldırılarla geriletilmesi, Türkiye’nin 90’lardaki müesses partiler düzeninin çöküşü, Erdoğan’a “yürü ya kulum” diyen şartların bir araya gelmesi vb.; tüm bu dışsal faktörleri bir yana koyalım. Başka bir şey daha oldu: Türkiye devrimciliğinin 1980-2000 aralığında biriktirdiği kadro kuşağı -büyük oranda- Hapishane operasyonları ve ÖO’nda fiziken tasfiye oldu. Yüzlerce devrimci toprağa düştü ya da sakat kaldı. Ağır hayal kırıklığıyla belki binli rakamlarla ifade edilebilecek kadro örgütlerden ayrıldı. Güven kaybı kadroların ötesinde, ailelerden başlayarak devrimci hareketi kuşatan toplumsal sempati halesini dağıttı. 1980 yenilgisi ve 1991 yıkımına rağmen 20 yılda biriken kadro kuşağı hiç de önemsiz bir şey değildir ve nicel olarak örneğin 68 kuşağının kayıplarından çok daha büyük bir yeküne tekabül eder. Ve bu çapta bir nicelik kaybının niteliksel bir erozyona yol açması da kaçınılmazdır. 

Tasfiye ve tasfiyecilik ikiz kavramlar fakat aralarında fark var. Tasfiyeyi ellerindeki şiddet vd. bütün imkanları kullanarak devletler yapar. Tasfiyecilik ise çeşitli sınıfsal, ideolojik, teorik kaynaklardan beslenerek anın gereği olan devrimci görevlerden uzaklaşmak, verili durumla uzlaşmak, idare-i maslahatı “yol eylemek” ve giderek bu transformasyonu teorize etmektir. Türkiye’de 2000’ler başında devlet, devrimci harekete fiziki tasfiyeyi dayattı; tasfiyecilik ise bu fiziki tasfiyenin türevi-devamı olarak tedrici olarak arkadan geldi.

2002-2015 aralığı bir geçiş dönemidir bu bakımdan; 2015-23 süreci ise dehşetli bir yıkım… 

2000’li yılların başından itibaren önce emekçilerle temas alanlarında, fabrikalarda, gecekondularda, dairelerde, okullarda seyrelmeye başladı devrimciler. Dergi-parti büroları, İstiklal-Kadıköy bölgeleri eski/asli mekanların yerini almaya başladı. Korsanlar, kenarından kese kağıdına sarılmış patates-şampuan kutuları sallanan “fünyeli” pankartlar, Orak-Çekiç’li, örgüt imzalı kuşlamalar çıktı hayatımızdan, malum mekanlardaki basın açıklamaları aldı yerlerini. Ezcümle devrimci-sosyalist hareket/usüller ve etki alanı önceki döneme kıyasla dramatik şekilde daraldı. Daralan hareketin bünyesinde eski devrimci yapılar yerine legal partiler hegemonik hale gelmeye başladı. Ve toplam olarak sosyalist saha günün devrimci görevlerinden uzaklaşarak pratikte legalize oldu (Bu konuda bir “devlet aklından” bahsedilecekse, devrimci örgüt ve usullerin etrafına “ateşten bir çember” çizen devlet, legalize olmuş, ehlileşmiş çıkış kapısını açık bıraktı. Sosyalizmi bu topraklardan söküp atamayacaklarını biliyorlar; öyleyse bu ehlileşmiş bir sosyalizm olmalıdır: Devletin davranış çizgisi üzerinden devrimci hareketle kurduğu “zımni diyaloğun” “dediği” budur). Ve bu “legalize” pratik keskin bir söylemle örtülemeyecek kadar sırıtıyor artık.

Bu dönemi bir bakıma “Radikal iki” sembolizmiyle kodlayabiliriz. Radikal iki’de değerli yazılar yayınlandı, hemfikir olunmasa bile bilgilendirici ya da tartışma açmaya elverişli bir mecra idi. Fakat bu sol liberal rüya Türkiye’nin sert ikliminde yaşayamazdı… Asıl mesele devrimcilerin teorik olarak hiç ihtimal vermedikleri halde, pratikte sanki böyle bir rüya mümkünmüşçesine yaşamaları ve konumlanmalarıdır bu dönemde. (“Legalize olma” bu bağlamda ele alınmalıdır, salt legal partilerde değil.) 

Genelleme-soyutlama-kavramlaştırmalar doğası gereği insafsızdır biraz, her zaman bazı şeyleri dışta bırakırlar doğaları gereği. Fakat onlarsız yapamayız. Legalize olma kavramlaştırması da bu dönemde başka bir şeyin olmadığını değil, döneme toplam bilançoda neyin damgasını vurduğunu açıklar. Ve salt legal partiler olgusuna daraltılamaz kesinlikle. 2000’ler başındaki fiziki tasfiyenin açtığı kapıdan girerek bazıları gönüllü olarak “legalize oldular”. Devrimci cenah ise hem devletin tasfiye dayatmasını engelleyecek bir akıl-maharet geliştiremediğinden hem de yeni dönemde etkili bir devrimciliği nasıl inşa edeceğine dair neredeyse hiçbir fikri olmadığından başarısızlığı tescilli kireçlenmiş ezberini tekrar etti. Önceki dönemde -kendini yıkıma sürükleyecek zaaflarla malul olsa da- etkili olan bu ezber yeni dönemde neredeyse ıskartaya çıktı. (Daha açık bir ifadeyle toplumsal-siyasal pratiğin nesnel sonuçları bunu söylüyor.) Geriye idare-i maslahat kaldı, o da 2015 yılının keskin dönemecinde duvara çarparak paramparça oldu. 

Şimdi artık Agrobay patronu Arzu Şentürk’ün dehşet verici sözleriyle, “işçi zaten bu ülkede bir sıfır önde başlıyor” çağında yaşıyoruz… Türkiye’nin son 60 yılında böyle bir cümle ya hiç kurulamamıştır ya da bunu söyleyene yedirilmiştir ağzından çıkanlar. Geldiğimiz yer burasıdır.

Farklı ölçek ve bağlamları kıyasladığımızın farkındalığıyla 12 Eylül yenilgisi ve Gezi’nin tedrici olarak geri çekilmesi arasındaki farklar da çarpıcıdır. Eylül, çarpıcı, kesin ve keskin bir yenilgidir, bugüne dek hep bunu öne çıkardık. Fakat başka bir şey daha var: Ardında bıraktığı devrimci bakiye yenilginin en koyu günlerinde bile egemenleri tedirgin etmektedir ve haklı olduklarını Eylül sonrası 20 yıl gösterdi. Erdoğan, Gezi sonrası bir süre Gezi korkusuyla yaşadı, doğru. Fakat son seçim zaferinden sonra korkularını yendi ve mahkeme kararlarıyla Gezi’nin mezar taşını dikti. 12 Eylül’de yenilginin ardından direniş çiçeklenmeye başladı ve zamanla etkili de oldu. Gezi, geçen on yılda 12 Eylül sonrası olduğu gibi dirençli ve etkili bir mücadele geleneği/damarı bırakamadı ardında. “Neden” sorusunun yanıtı devrimci sosyalizm kavramında düğümleniyor. 

Eylül sonrası, evet bin türlü açmazla maluldü; fakat esin kaynağı, yönlendirici dinamiği devrimci sosyalizm idi, bu yüzden dirençli, dayanıklı, bir ölçüde kalıcı ve etkili mücadeleler bıraktı ardında. Gezi, dünyadaki benzerleri gibi “şartlara isyandı”, özgürlükçü, yaratıcı idi, bünyesinde sosyalistler vardı, Türkiye ve Kürdistan’ın sol/sosyalist geleneklerinin birikimi üzerinde yükseldi. Fakat Gezi’ye damgasını vuran hegemonik ideoloji/etki (ya da esinlenme) devrimci sosyalizm değildi. Devrimci sosyalizm kapitalist uygarlığın en radikal eleştirisidir; esinlediği hareketlerin direnci, kararlılığı, dayanıklılığı da bu özelliğin izlerini taşır. Bu olmadığında son on yılda dünyanın 44 ülkesinde görüldüğü üzere isyanlar parlayıp söner. Başka sözcüklerle sosyalizmin (tüm boyutlarıyla) tasfiye edildiği, etkisizleştiği bir dünyanın omurgası, hatta yaşama sevinci kırılır: Şimdi bu “iklimde” yaşıyoruz.

Maceramız -I (İdeolojik hegemonyadan yıkıma)

Maceramız (İdeolojik hegemonyadan yıkıma)

Maceramız -II (İdeolojik hegemonyadan yıkıma)

https://alinteri9.org/2023/10/07/maceramiz-ii-ideolojik-hegemonyadan-yikima-2/