Kinder, Küche, Kirche’den Tradwife’lara Kapitalizmin Krizi

69

Eylül Gökçin

Tarihsel devinimin önümüze koyduğu en büyük derslerden biri, kapitalizmin krizlerini ancak ve ancak daha büyük ve daha yıkıcı krizleri hazırlama pahasına atlatabileceği gerçeğiydi. Kapitalizm bugün yine içine düştüğü sistem krizini aşmak için dört bir koldan kendine yol açmaya çalışıyor. Bu uğurda savaş araçlarını da sürekli yeniliyor ve çeşitlendiriyor. İletişimin küresel bağlamdaki işlevi ise kapitalistlerin en büyük ve en etkili silahlarından biri. Bu nedenle mülkiyet ilişkilerinin kopmaz bir parçası olan enformasyon ve onun kopmaz bir parçası olan bilinç yönetimi dünya halklarının üzerine kontrollü bir biçimde akıtılıyor.

Dolayısıyla günümüzde artık satılan sadece mamul mal ya da kitle iletişimin akışkanlığı değil, kapitalist pazarın dünya görüşü ve tüketim motivasyonu oluyor. Fakat bu durum teknolojik üstünlüğü elinde tutan kapitalistlere bir yandan işlevsel “bilinçler” sağlarken bir yandan da kendi karşıtlığını yaratıyor.

Bu nokta da bugün kitleleri etkilemenin başat yolu olan sosyal medyada ortaya çıkan -kimileri akım dese de- tradwife çılgınlığından bahsetmek gerekiyor. Özellikle Tiktok ve Instagram gibi sosyal medya mecralarında gündem olan bu çılgınlık “geleneksel eş” manasına gelen “traditional wife” ın kısaltılmış versiyonu. 2015’te ABD’de ortaya çıkan bu çılgınlık ağırlıklı olarak 2020’lerde kitlelerin görüş alanına giriyor ve popülerlik kazanıyor. Tradwifelar çoğunlukla beyaz, milliyetçi-muhafazakâr, heteroseksüel, üst sınıf kadınlardan oluşuyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı çıkan Tradwifelar toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üreterek çok çocuklu aile yaşamının hem kadına hem de erkeğe mutluluk getireceği fikrini savunmakla kalmıyor tam da kapitalist ataerkinin istediği gibi bu fikri bir pazara dönüştürüyor. Kadının konumunu 1950’lere indirgeyen bu çılgınlık kadınlara çocuk doğurmayı ve yetiştirmeyi, yemek, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle ilgilenmeyi tüm bu ağır işleri yaparken de “ailenin direği” olan eşine bakımlı, güzel ve sevimli görünmeyi salık veriyor.

Çektikleri videolarla gerçeklikten çok uzak bir portre çizen tradwifeları fönlü saçları ile tereyağı yaparken de görebiliyorsunuz, kusursuz makyajları ve ışıltılı elbiseleriyle yemek yaparken de. Bir bakıyorsunuz üzerlerinde tek bir leke ve kırışıklık olmayan kıyafetleriyle ineklerden süt sağıp peynir yapıyorlar, bir bakıyorsunuz evde sirke üretmenin, yoğurt, tereyağı, ekmek yapmanın ve çocuk yetiştirmenin inceliklerini anlatıyorlar. Üstelik her biri neredeyse koca bir günü dolduran, yoğun bir iş gücü ve emek gerektiren bu işlerin çok kısa bir sürede gerçekleştirilebileceği algısını yaratıyorlar. Bu yönüyle de ev içi emek koşulları içerisinde oradan oraya koşturup bir dakika bile dinlenmeye fırsat bulamayan kadınların eksik ve yetersiz hissetmelerine neden oluyorlar.

Bu çılgınlığın en bilinen figürlerinden biri ise “Ballerina Farm” olarak bilinen Hannah Neeleman. Sekiz çocuğu olan Neeleman sabahları bakımlı hali ve gülen yüzüyle eşini işe uğurlayan ve çiçekli muntazam elbiseleriyle çiftlik işlerinin üstesinden geldiğini gösteren videolar çekiyor. Ancak madalyonun diğer yüzü bizi asıl gerçekliğe götürüyor. Farklı kültürlerden veya daha düşük gelir grubundan alt- orta sınıf kadınlara çalışmamayı, evde oturup çocuk büyütmeyi, ev işleriyle uğraşmayı vaaz eden ve varlıklı bir aileden gelen Neeleman’ın web sitesi görüngünün ardındaki gerçekleri su yüzüne çıkarıyor. Neeleman “Ballerina Farm” adıyla kurduğu web sitesinde mutfak eşyalarından tutun da süt ürünlerine varan geniş ürün yelpazesiyle servetine servet katıyor. 

Görüngünün altındaki gerçeklik sadece bir pazarlama stratejisini barındırmıyor. Tradwifelar patriyarkanın diliyle konuşuyor. Kürtaja ve boşanmaya karşı çıkıyor, göçmen ve LGBTİ+ karşıtlığıyla biliniyor. Kendilerine sorulan “Erkeklerle eşit olduğunuzu düşünmüyor musunuz?” sorusuna tarihin çöplüğünü boylaması gereken Apartehid rejiminin belirleyici düsturu olan “Egual but different” (Eşitiz ama farklıyız) sloganını hortlatarak yanıt veriyorlar.

“Egual but different” sloganı Afro Amerikalılar için neredeyse bir asra yakın süren köleliği, sistemin iki yüzlülüğünü ve yok sayılmayı ifade ediyor. ABD’de kölelik 1867 yılında resmen kaldırılsa da işleyişte uygulanmıyor. Egemenler siyahi nüfusu kontrol altında tutmak ve haklarını kullandırtmamak için Jim Crow Yasaları adı altında bir apartehid rejimi uyguluyor.  Yüz yıla yakın süren Jim Crow yasaları döneminde ırkçılık otobüslerde, okullarda, mahallelerde ve hatta musluklarda dahi kendini gösteriyor. Özcesi apartehid rejimi siyahilerle eşitiz ama aynı musluklardan su içemeyiz, aynı otobüslere binemeyiz, aynı okullara gidemeyiz diyor. Tradwifelar ise bu sloganı kullanırken ABD’deki tüm neo-faşist oluşumlar gibi bir yandan beyaz üstünlüğünü bir yandan da erkek üstünlüğünü savunduklarını açığa vurmaktan çekinmiyor.

Peki dünya kadın hareketinin yüzyıllar süren mücadeleler sonucu kazandığı haklara omuz silken, kadının kamusal alanda yerinin olmadığını söyleyen, kadının rolünü çocuk doğurmaya, ev işleriyle ilgilenmeye ve erkeğe hizmet etmeye indirgeyen, kadınların toplumdaki rollerini sadece geleneksel aile yapısıyla tanımlayan tradwifeların ortaya çıkışı bir tesadüf mü? Ortaya çıkışının dünyada neo-faşist iktidarların, göçmen karşıtlığının, kaba ve saldırgan bir kadın düşmanlığının yükseldiği bir zaman dilimine denk gelmesi bize “Hiçbir şey tesadüf değildir!” sözünü bir kez daha hatırlatıyor.

Kapitalizmin içine düştüğü sistem krizinin bir sonucu olarak dünyanın birçok yerinde neo-faşist hareketlerin ve iktidarların yükselişe geçtiği günümüz dünyasında; annelik, doğurganlık ve aile siyasetin merkezine oturtuluyor. Aşırı sağ iktidarlar tek bir ağızdan çıkmışçasına kürtaj hakkına karşı kadınların doğal rolünün annelik olduğunu vurgulayarak kadın badeni üzerindeki tahakkümlerini arttırıyor. Evliliği teşvik eden, aileyi kutsayan söylemler üreterek kadınların bedenleri ve hayatlarına dair karar alma haklarını gasp ediyor. Günümüz moda deyimiyle ifade edecek olursak tradwifelara da bu işi sosyal medyada parlatmak düşüyor.

Türkiye’ye farklı boyutlarıyla yansısa da Avrupa’da sağlam, beyaz, erkek üstünlüğüne ulaşma planı ailede düğümleniyor. Geçmişin faşist liderlerinin pratikleri günümüzde neo-faşist liderler tarafından adları değiştirilerek onları da aşan politik söylem ve uygulamalarla devam ettiriliyor. 

Tarihin tozlu ve bir o kadar da karanlık sayfalarına gidecek olursak İtalya’nın faşist lideri Mussolini de kadınlara “çalışmayın, çocuk doğurun!” diyordu. Çalışan kadınlara ek vergiler koyuyor, boşanma hakkını yasaklıyordu. Almanya’da Hitler yönetimi “Kinder, Küche, Kirche” (çocuk, mutfak, kilise) sloganıyla kadınlara geleneksel rollerini hatırlatıyordu! Kadınların çalışmasını ve üniversiteye gitmesini yasaklıyor, evde oturup çocuk yapmaları için kadınlara teşvikler dahi veriyordu.

Ancak 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın tüm dünyayı kasıp kavurmasıyla birlikte kapitalizmin yüce çıkarları gereği kadınların rolleri de birdenbire değişiveriyordu. O zamana dek ev ve kilise arasında mekik dokumaları ve çocuk bakmaları istenen, sürekli aşağılanan ve erkeklere özgü olduğu düşünülen işlere yaklaştırılmayan kadınlar, İtalya’da, Almanya’da ve ABD’de makina başına çağrılıyor, burjuvazi tüm imkanlarını ve nüfuzunu kullanarak kadınları iş gücüne çekmek için tıpkı bir ahtapot gibi bütün kollarını harekete geçiriyordu.

Sistemin ihtiyacı gereği bugün tradwifelar vasıtasıyla  geleneksel rollerine dönmeleri istenen kadınlar o günlerin ABD’sinde yürütülen yoğun bir propagandayla kadın işçi ordularına dönüştürülüyordu. O güne kadar bakımlı olmaları, çocuk doğurmaları, ev işleriyle ilgilenmeleri ve kocalarının her türlü isteğine cevap vermeleri istenen kadınlar fabrikalarda, atölyelerde ve ağır savaş sanayinde çalışmaya çağırılıyordu. 

 Bu uğurda özellikle ABD hükümeti, sermayenin bekası için seferber oldu. Yaklaşık 4 milyona ulaşan iş gücü ihtiyacının kadınların işgücü piyasasına girmesiyle domine edileceği düşünülüyordu. Kadınların fiziksel olarak “narin varlıklar” olduğunu, erkeklerin yapması gereken ağır işlerde çalışamayacağı yönündeki tüm görüşler ters-yüz ediliyor ve o güne kadar aileleri için fedakarca çalışan kadınlardan artık “vatanları için fedakarlık etmeleri” isteniyordu. Gazeteler, posterler, filmler, şarkılar gibi dönemin propaganda araçları devreye sokularak kadınlara “Yapabilirsin!” deniyordu. Bu propaganda araçlarından en etkilisi bugün dahi kitlelerin hafızasında yer edinen J. Howard Miller tarafından “Rosie the Riveter” (Perçinci Rosie) kampanyası kapsamında üretilen “We Can Do It!” (Gücümüz Her Şeye Yeter!) ve Norman Rockwell tarafından resmedilen “Rosie  the Riveter” (Perçinci Rosie) ikonik karakterleriydi. 

Rosie the Riveter’ın, 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında savaş sanayinde çalışacak ve çoğunluğu mühimmat üretecek kadınları temsil etmesi isteniyordu. Norman Rockwell’in yarattığı Perçinci Rosie figürünün esin kaynağı bize Michelangelo’nun Sistine Şapeli tavanına resmettiği İşaya (Yeşeya) peygamber resmini hatırlatıyor. Öyle görünüyor ki Norman Rockwell  Perçinci Rosie için oldukça kaslı bir erkek vücudu kadar din sosuna da ihtiyaç duyuyor. Rosie bu ikonik posterde kaslı vücudu, başındaki koruyucu gözlükleri ve ABD emperyalizminin simgesi haline gelmiş kot işçi tulumuyla kendinden emin güçlü bir kadın imajı çiziyor. Kucağında taşınması oldukça güç olan uçak yapımında kullanılan perçinleme makinasını tutmakla kalmıyor, ayaklarına giydiği Amerikan tipi makosen ayakkabılarıyla Hitler’in “Meın Kampf” (Kavgam) kitabını eziyor. Norman Rockwell Rosie’nin erkeksi işçi tulumunun cebinden fırlamış gibi resmettiği pudra ve mendille tüm maskülen görünümüne rağmen Rosie’nin bir kadın olduğunun unutulmaması ve zamanı geldiğinde toplumsal cinsiyet rolleri gereği evine dönmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Afişteki bir diğer dikkat çekici ayrıntı ise işçi tulumunun yakasındaki rozete benzer düğmeler. Düğmeler tüm o maskülen görünüm içerisinde Rosie’nin kolye taktığı izlenimini veriyor. Düğmelerdeki simgeler ise hayli dikkat çekici, biri Kızılhaç simgesi taşıyor. Diğerine ise zaferin ingilizcesi olan “Victory” nin baş harfi olan “V” simgesi resmedilmiş. Diğer düğme simgeleri ise savaş sırasında kadınların dahil oldukları yardım kuruluşlarını simgeliyor. 

Patriyarkal kapitalizm savaş yılları boyunca kadınların geleneksel olmayan rollerde çalışarak iş gücüne ve savaş ekonomisine katılmasını hedefleyen böyle sayısız kampanya yürütüyor. Kimisinde kadınlara “Elektrikli mikser kullanıyor musunuz? O zaman matkap kullanmayı de öğrenebilirsiniz.” diyor. Kimisinde başında kırmızı bandanası, üzerinde işçi tulumu ve makyajıyla yeni bir Rosie figürleyerek ve savaşta olan erkek nüfusu hatırlatarak “Do the job HE left behind”  (O’nun Geride Bıraktığı İşi Yapın) diyor.  Savaş döneminde erkek nüfusun iş gücünden çekilmesi sonucu kadına dayatılan cinsiyetçi bakış açısının yeniden yapılandırılmaya çalışıldığının açık bir göstergesi olan “We Can Do It!” (Gücümüz Her Şeye Yeter!) afişi ise kadının kendinden beklenenden daha büyük işler yapabilme potansiyeline vurgu yapıyor.

Savaş yıllarında sadece ABD’de 6 milyona yakın kadın savaş sanayiinde çalışıyordu. Yapılan burjuva propagandanın aksine kadınların büyük çoğunluğu “vatan uğruna” değil açlık ve yoksulluktan kurtulmak için kaynak ve perçin makinelerinin başlarına geçiyordu. Çoğunluğu anne olan kadın işçiler düşük ücretlerle uzun saatler boyu çalışıyor, onlara “erkeklerle aynı işi yapabilirsiniz” diyen sistem erkeklerle aynı ücreti ödemiyordu. Fatura, kira, beslenme gibi masrafları azaltmak için evlerini kendileri gibi çocuk sahibi-işçi kadınlarla paylaşıyor; temizlik, yemek, çocuk bakımı gibi işleri yapabilmek için de karşılıklı farklı vardiyalarda çalışıyorlardı.

Her kriz ve savaş döneminde olduğu gibi bu dönemde de burjuvazi kendi çelişkilerini gözler önüne sererken karşıtlıklarını da yaratıyordu. Kadınlara “Yapabilirsin!” diyen sistem, savaş bittiğinde yine tüm iki yüzlülüğünü kuşanarak kadınlara “evlerinize dönün, çocuk yapın, kocalarınızla ilgilenin!” çağrısında bulunuyordu. Ancak savaş sırasında kadınların iş gücü olarak üretime katılması için yaratılan güçlü kadın imgesi vurgulu kadın stereotipleri sadece sistemin çelişkilerini ortaya dökmekle kalmıyor, pratikte de kadın kimliğinin toplumsal dönüşümüne katkı sağlamış görünüyordu. Zira artık kadınlar mikser de perçinleme makinesi de kullanıyor, tarihsel anlamda önemli bir dönemeci aştıklarının bilinciyle kamusal alandaki varlıklarının geriletilmesine izin vermeme konusunda kararlı görünüyordu. Bu durum kadının toplumsal rolünün ne olduğunu sorgulayan büyük tartışmaları da beraberinde getiriyordu. Sorular tek bir nokta da düğümleniyordu. Kadının yeri evi mi yoksa her yer miydi? 

Milyonlarca kadın evlerine dönüp burjuvaziye taze kan olacak yeni işçiler doğurmayı reddediyor ve direniyordu. Bu direniş karşısında burjuvazi, propaganda kampanyalarını yoğunlaştırıyor, Rosielere “Evine dön!” diyordu. Çağrı olmaktan çok emir olan bu komuta terhis edilen askerlerin eşlerine yönelik baskıları da ekleniyor tüm baskılara rağmen kadınlar eve dönmemekte ısrar ediyorlardı. Milyonlarca kadın zorla işten çıkarıldı. Fabrikalarda çalışmayı sürdüren on binlercesi vasıfsız işlerde, uzun saatler boyu, çok düşük ücretlerle çalışmaya mahkûm edildi. Burjuvazinin demagogları kadınların tezgâhları, kendi istekleriyle terhis edilen askerlere bırakıp evlerine koştuklarını söylese de pratikte durum bambaşkaydı.  Birçoğu burjuvazinin türlü oyunlarıyla evlerine dönmek zorunda bırakılsa da kadınlar, tezgâh başında olmanın hakları olduğunu tecrübe etmenin bilinciyle deneyim biriktirdiler ve tarihin durdurulamayan akışı içerisinde sayısız kazanım elde ettiler. Her saldırıya kendilerinden çalınanı geri alarak yanıt verdiler. Üstelik bu durum sadece ABD’ye özgü değildi.

Kapitalist ataerkinin tüm bu kazanımları tersyüz etme retoriğinin altında ise dün olduğu gibi bugün de sırtını dayadığı burjuva ailenin korunması ve güçlendirilmesi yatıyor. Bu doğrultuda da kadının devletin ideolojisini içselleştirmesi ve onun istediği bireye dönüşmesi isteniyor. Üstelik bu durum kadının kendi seçimiymiş gibi gösterilerek sömürü derinleştiriliyor. Toplumlara açlığın, yoksulluğun ve güvencesizliğin küresel anlamda dayatıldığı günümüz dünyasında ekonomik açıdan güvencesi olmayan kadın “kutsal ailenin” duvarları arasına sıkıştırılıyor. 

Ancak kadınlar geçmişte olduğu gibi bugün de kendilerini aileye zincirlemeye çalışan burjuva devletin bu ayak oyunlarına her alanda meydan okuyor. Fabrikaları, atölyeleri, meydanları, sokakları dolduruyor. Üretimden gelen gücünün de bilinciyle “Sömürüye son!”, “Eşit işe eşit ücret!”, “Ailenin kölesi olmayacağız!” diyor.