Kadın Mücadelesinin Tarihsel Gelişimi – III

71

Mürüvet Küçük

Engels, Joseph Bloch’a yazdığı ve Marksizm’in kaba materyalist yaklaşımlarla farkını son derece özlü bir şekilde ortaya koyduğu mektubun sonunda “Gençlerin bazen ekonomik yanı ona uygun olandan daha çok vurgulamaları olgusundan Marx’la benim de kısmen sorumlu tutulmamız gerekir. Hasımlarımız karşısında onların yadsıdıkları ana ilkeyi vurgulamamız gerekiyordu, ne var ki etkileşime katılan öbür etkenleri onlara uygun ölçüde vurgulayacak ne zaman, ne yer, ne de fırsat bulabildik” der ve Marksizm’in ekonomik determinizmle karıştırılmasına karşı tepkisi mektup boyunca hissedilir. Elbette tarihe dönüp akıl okuması yapacak değiliz, ama o mektupta “ne zaman, ne yer, ne de fırsat bulabildik” denilen konular o kadar çok ki. Onlardan biri de muhtemelen kadın sorunu ve bağlantılı olarak aile konusunda daha sistematik çalışmalar yapmak olurdu. 

“Zaman, yer ve fırsatları” olsaydı

Kapitalist üretim sürecinin organik parçası olarak ele aldıkları yeniden üretim bahsini daha fazla derinleştirip kadınların hane içi bakım emeğine dair bugün de dayanacağımız daha geniş bir perspektif sunacaklardı. Ataerkinin kapitalizm tarafından özümsenmesine ve altyapı ilişkilerinin olduğu kadar üst yapısal alanı da şekillendiren bir araç olarak kullanıldığına dair daha fazla söz söyleyeceklerdi. Dahası tarihsel koşulların leke düzeyinde de olsa onların çeşitli yaklaşımlarını etkilediğini süreç ilerledikçe bizzat kendileri söyleyecekti ve yaşadıkları çağda henüz şekil ve içerik kazanmamış proleter aile konusu için de aynı şey olacaktı. Burjuvazinin kendi aile modelinin proletarya içindeki izdüşümünün yaratılması için yapıp ettiklerinin işçi sınıfı saflarında yarattığı sonuçları sınıf mücadelesinin önemli bir başlığı olarak işleyecekler ve daha başka birçok konuda kalem oynatacaklardı.  

Tarihsel sınırlar ve ihtiyaçlar onları da belirledi

Fakat nasıl ki Marx’ların yaşadığı dönemde kapitalizm henüz emperyalist kapitalizme dönüşmemiş, o tarihsel koşullar içinde tekelleşme ve sermayenin merkezileşip dünya pazarına yayılma eğilimlerini görmelerine rağmen bunu bütünlüklü bir emperyalizm teorisi olarak işleme koşulları sözkonusu olmamışsa başka pek çok konuda da aynı tarihsel sınırlar ve dahası ihtiyaçlar onların üretimlerinin yoğunlaşma alanlarını olduğu kadar sınırlarını da belirlemiştir.

Siyasal alanda da bu böyledir. Marx’ların kapitalizmin tekelleşme aşamasına yani emperyalizm çağına ait bir olgu olarak karşımıza çıkan faşizme yönelik bütünlüklü tahliller yapmaları mümkün değildi. En fazla Bonapartizm’e dair siyasal çözümlemeler yapmışlardır, burjuva devlet aygıtının nasıl bir inşa süreci içinde olduğunu sınıflar arası denge ve dengesizlikler içinden okuyabilmişlerdir. 

O açıdan da eğer kapitalizmin üretici güçlerde yaşanan sıçramalı gelişmelerle birlikte üstyapısal alanda da -sınıf mücadelesinin de basıncıyla- gerçekleştirdiği tahkimatlara ilişkin yönelimleri görmüş olsaydılar kadın ve aile, özelde de yeniden üretimin kapitalizm açısından nasıl bir yerde durduğu bahsinde pratik politikaya da yön gösterecek daha kapsamlı araştırmalar yapar, sonuçlar çıkarırlardı. 

Buraya kadar okuduklarımda kadın ve aile sorununda Marx ve Engels’in “eksiklerini” kapitalizmin tekelleşme aşamasında olmamasıyla açıklanmaya çalışılıyor ki, bu hatalı bir bakıştır.

Kadın sorununun temelleri ve çözümü Marksist külliyattadır

Bunlar geçmişe dönüp onların akıllarını okumak, onları feminist salvolar karşısında savunmak için söylenmiş şeyler değildir. Marksizm’in devasa külliyatı içinde bugün feminist kuramlara da basamak yapılan ya da üzerinde düşünülecek, çıkış noktası oluşturacak, tartışılacak bir zemin sunan temel çizgiler konulmuştur. O çizgiler daha sonraki ardılları tarafından da tarihsel koşullar içinden üretilmiştir. Dahası yaklaşımları pratikte de somutlanmıştır. 17 Ekim devrimiyle yaratılan SSCB’de kadın sorununun esas halkalarından biri olan kadının “ömür törpüsü” işlerden özgürleştirilip bu işlerin toplumsallaştırılması ve kadının toplum için yapılan üretimin aktif bir öznesine dönüştürülmesinde olduğu gibi. Ya da daha sonra gerilemiş olsa da proletarya saflarındaki ataerkiyle mücadelede Lenin’de somutlaşan netlikten de anlaşılacağı gibi sorunun tek başına altyapısal bir düzlemde ele alınamayacağına dair daha bütünlüklü tezler geliştireceklerdi. Lenin’in erkek proleterleri ve hatta parti kadrolarını hedefleyerek “Erkeğin eski efendilik hakkı gizlice yaşaya gidiyor” demesi ve bunu “Eski efendi bakış açısını en son, en ince köküne kadar kurutmalıyız -partide ve kitleler içinde” net vurgusuyla mücadele edilecek bir hedef haline getirmesinin kendisi çok şey anlatıyor.  (Kaynak: Clara ZETKİN, Lenin’le Kadın Sorunu Üzerine) 

İlk sosyalist devlet Marksizm’in kadın sorununa yaklaşımdaki ilk pratik örneğidir

Emperyalizm çağındaki ilk sosyalist devletle birlikte –sonrasında çeşitli sapmalar yaşansa da- kadın özgürleşmesi yolunda atılan devasa adımların temel çıkış noktası Marksist külliyattır. Düşünün ki, ayrıntılı bir çözümlemesini yapmayı idealist buldukları için kaçındıkları komünizme ilişkin projeksiyon oluşturacak belli başlı pasajlarının temel başlıklarından biri de toplumsal yeniden üretimin önemli bir parçası olan ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi kadın emeğine dayalı işlerin kadınların sırtından alınarak toplumsallaştırılmasıdır. İşbölümünün cinsiyete dayalı olup başlı başına bir hiyerarşi oluşturan türü de dahil her türüne karşı açık bir tutum almak onların temel çıkış noktalarından biridir. 

Gerek Kapital’in özellikle bir ve üçüncü cildinde gerek Alman İdeolojisi, 1844 El Yazmaları, Kutsal Aile, Gotha Erfurt Programı, Komünizmin İlkeleri, Komünist Manifesto, Anti Dühring gibi temel eserlerin hepsinde şu ya da bu düzeyde kadının ezilmişliğinin tarihsel-toplumsal kökleri ve biçimlerine olduğu kadar kurtuluşuna dair de temel dayanak noktaları sunmuşlardır. 

Marksizm’e idealist yaklaşım ve atıflarda bulunmak

Kaldı ki Marx’ın Morgan’ın Eski Toplum eserinden aldığı notlara düştüğü kenar notlarından oluşan Etnoloji Defterleri ya da Engels’in bu defterlerden de yola çıkarak kaleme aldığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni eseri, toplumsal gelişim süreci içinde kadının ezilmişliğinin temel nedenlerini aramak kadar kurtuluşunun çıkış noktalarını da açıkça ortaya koymaktadır. 

Ömrünü diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemin geliştirilmesine adayan, kapitalizmin gelişim sürecini, geleceğini de bu yöntemle çözümleyen Marx’ın son yıllarında severek incelediği etnoloji-antropoloji ve tuttuğu notlar, “ömrü yetseydi” bu konuda daha sistematik bir çalışmaya yöneleceğinin, konuyu nasıl önemsediğinin de somut ifadesidir. Toplumsal gelişimin tarihsel materyalist yöntemle çözümleyen Marx’lar ilkel komünal toplumdan başlayarak bunu yaparlar. İlk işbölümünün insan soyunun devamı olduğunu, bunun da doğanın koşulları içinde kadın ve erkek arasındaki doğal-zorunlu bir işbölümü olduğunu belirtirler. Bu işbölümünün toplumsallaşmasıyla yani mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte kadının konumunun da “ezilen” haline geldiğini belirtirler. Ya da Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni eserine bugün feminizmin çeşitli ekolleri tarafından eleştiri okları yöneltilse de halen kadının ezilmişliğinin teorik kavranışındaki temel çıkış noktalarından biri olarak döne döne kazı çalışmaları yapılan temel bir kaynaktır. 

Bilimsel sosyalistler süreçlerin sonrasında nasıl bir evrim geçireceği, altyapı üstyapı ilişkilerindeki dönüşümün hangi toplumsal sonuçları yaratacağını geçmişten geleceğe bakan bir teleskopla ayrıntılandıracak idealistler değildir. “Gelecekli vadeli işlemler yapan Marksizm değil kapitalizmdir”! Onlardan bunu beklemek anti bilimsel bir yaklaşımdır. 

Onlar mevcut çelişkilerin nerelere nasıl evrileceğini bir yönelim olarak okurlar, olası sonuçları, -sınıf mücadelesi faktörüyle birlikte- temel çizgileriyle koyarlar. Bu açıdan da onlara savunmadıkları şeyler atfetmek, tarih okumalarını pozitiflerin düz bir eğri şeklindeki okumalarıyla karıştırmak, sorun konusunda koydukları temel çizgileri es geçmek de aynı şekilde anti bilimsel ve tarih dışı bir yaklaşımı ifade eder. 

Feminizmin çeşitli kuramlarının Marksizm’e atfettikleri

Feminizmin sayısız ekolü var. Bunların her biri düşünsel bir derinlik taşıdığı kadar düşünmeyi de kışkırtan nitelikler taşıyor. Ancak çoğunlukla Marksizm’in tarihsel diyalektik yaklaşımıyla, tarihin hep ileriye ve yukarıya doğru, mükemmeliyete yürüdüğü yaklaşımının ifadesi olan pozitivizmi birbirine karıştırırlar, Marksizm’i pozitivizmle eşleştirirler. Oysaki Marksizm ilerleme ve uygarlığa inanmakla birlikte bunların “barbarlık ve cahillikle ayrılmayacağının kanıtlandığını” belirtir. 

Feministler tam da bu noktada Marx’ın kapitalist gelişmeyi indirgemeci bir yaklaşımla sosyalizmin altyapısını oluşturduğu için huşu içinde izlediklerini kaydederler. Kapitalizmin yarattığı toplumsal yıkımı sayfalarca anlatmaları, vahşi sömürü koşullarının işçi sınıfı içinde yarattığı yozlaşmaya, çöküşe, imhaya işaret ettikleri yerde de “ataerki yaklaşımdan kopamamış bir işçi sınıfı yaklaşımına sahip” olduklarını iddia ederler. 

Dahası Marx ve Engels’i de karşı karşıya getiriler. Engels’in kadın sorununda indirgemeci-ekonomik determinist bir yaklaşıma sahip olduğunu, kadının ezilmişliğini bir anda ortaya çıkan mülkiyet ilişkilerine bağladığını, kurtuluşunu da kaba bir şekilde mülkiyetin ortadan kalkmasıyla sabitlediğini söylerler. Marx’ın ise bu ezilmişliğin mülkiyetin ortaya çıkmasından önce de olduğuna dair görüşler belirttiğini, bu nedenle de kadın sorununun aslında mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırıldığı komünizmde bile devam edeceğini belirtirler. Yani meseleyi üretim ilişkilerinden bağımsız bir dinamik olarak işleyen ataerkiye getirip bağlarlar. 

Yine Marx’ların sadece üretime odaklandıklarını, kadını da sadece kapitalist üretim içinde varolduğu kadar gördüklerini, yeniden üretimi es geçip kadının ezilmişliğinin bütünsel bağlantılarını göremediklerini belirtirler. Marksizm’in üretim ve yeniden üretimi organik bir bütünlük olarak ele aldığını görmezden gelirler. Onun kadının yaşadığı tüm sorunların aynı zamanda işbölümü ve üretimin toplumsallaşmasıyla doğrudan ilişkili olduğu yaklaşımını es geçerler. 

Feminizmin çeşitli ekollerinin Marksizm’e yönelik eleştirilerinin toplandığı belli başlı noktalar bunlardır. Bunların her birine ilişkin sürekli bir kazı çalışması yaparlar. Fakat her defasında yine Marksizm’in kavramlarıyla düşünür, onun irdelenmesiyle görüş oluştururlar. O açıdan da her bir başlıkta son derece katmanlı bir külliyat yaratmışlardır. Bu külliyatın hepsini incelemek zor. Ancak Marksizm’e atfedilen belli başlı toplanma noktalarına dair bizzat Marksist eserlerle yanıt vermek ya da kendilerinin de somut bir alternatif geliştiremedikleri konularda Marksist yaklaşımın aslında hangi temel noktalara işaret ettiğine dair belli başlı gerçeklerin altını çizmek mümkün. 

Marx da Engels de kadının köleleşmesini söylendiği kabalıkta ele almaz

Marx ve Engels’in ortak eseri Alman İdeolojisi iş bölümü, üretimin toplumsallaşması, kadının konumu ve üretimle yeniden üretim arasındaki ilişkilerin diyalektik bir bütünlük oluşturduğuna dair çarpıcı tezler içerir. Bu eserde insan soyunun sürdürülmesine dayalı cinsler arası doğal-zorunlu işbölümünün ihtiyaç nesneleri ve üretim araçlarının üretilmesi etkinlikleriyle eşzamanlı geliştiğini söylerler. 

Her gün kendi yaşamlarını yenileyen insanlar, başka insanlar yaratmaya, kendi kendilerini yeniden üretmeye koyulurlar; bu, kadınla erkek arasındaki, ana babalarla çocuklar arasındaki ilişkidir; bu ailedir” derler. Aileyi başlangıçtaki tek toplumsal ilişki olarak tanımlarlar ve zamanla artan gereksinmelerin yeni toplumsal ilişkiler yarattığını, nüfusun artmasının yeni gereksinmeler ürettiğini ve bu durumun aileyi ast bir ilişki haline getirdiğini belirtirler. Onların “toplumsal” tanımından kastlarının aynı zamanda mülkiyete dayalı toplumsal ilişkiler ve işbölümü olduğu bilinir. 

Feminizmin onlara atfettiğinin aksine toplumsal faaliyetin bu üç yönünü üç farklı aşama olarak anlamamak gerektiğini, yalnızca toplumsal faaliyetin üç farklı yönü olarak anlamak gerektiğini ve bu bütünlüğün aslında ilk insanlardan beri böyle olduğunu vurgularlar. Bunu, “…tarihin başından beri ve ilk insanlardan bu yana (bç) bir arada birlikte mevcut olmuş ve bugün de hâlâ tarih içinde kendini gösteren üç “uğrak” (“Moment”) olarak anlamak gerekir” şeklinde net cümlelerle ifade ederler. Bu cümlelerde bu 3 uğrağın birbirinden bıçakla ayrılırcasına ardışık biçimde yaşanmadığını, bir arada, birlikte, iç içe geçerek gelişip birbiri üzerinde dolaysız etkilerde bulundukları açık açık konulmuştur. 

Feminizm, Engels’in Marx’ın son yıllarında Morgan’ın Eski Toplum eserinden aldığı notların kenarına düştüğü notlardan oluşan Etnoloji Defterleri’nden yararlanarak kaleme aldığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni eserini ekonomik determinizmle mahkum eder. Sanki mülkiyet ilişkileri bir anda ortaya çıkmış ve kadın da o andan sonra köleleştirilmiş gibi bir okuma yaparlar. Oysaki Engels’ın eserinde birçok bölümde aslında Alman İdeolojisi’nde konulan o bütünlük içinden okunur kadının konumu. Ne mülkiyet bir anda ortaya çıkar ne de kadının konumu tek başına bu faktörle birlikte bir anda sarsılır. Son noktada belirleyici olan bu olsa da karmaşık bir süreç olarak işler tüm bunlar ve Engels sadece ailenin ortaya çıkış sürecini, aile türlerini vs. ayrıntılandırarak bile bu karmaşaya atıfta bulunmaya çalışır.  

Gerek Marx gerekse Engels, yaşamı üretmenin, işle kendi öz yaşamını olduğu kadar, döl vererek başkasının yaşamını üretmenin bir yandan doğal ilişki öte yandan toplumsal ilişki olarak çift yönlü bir anlamı olduğunu belirtirler. Bu doğal işbölümünün biyolojik determinizme de düşmeden nasıl bir toplumsal karakter kazandığını anlatırlar. 

İnsanın hayvandan bilinçli bir içgüdüye sahip olmasıyla ayrıştığı sürücül ya da kabilesel bilincin üretkenliğin artması, gereksinmelerin ve nüfusun çoğalmasıyla orantılı olarak gelişip etkinleştiğini belirttikten sonra iş bölümünün nasıl yeni bir nitelik kazandığını şöyle anlatırlar: “İlkel durumunda cinse ilişkin eylem içindeki işbölümünden başka bir şey olmayan işbölümü, böylece gelişir ve ardından (örneğin bedensel güç gibi) doğal durumlar yüzünden, gereksinmeler, raslantılar vb. yüzünden kendiliğinden ya da “doğal olarak” işbölümü haline gelir (abç)”. 

İşbölümünün ancak maddi ve zihinsel bir işbölümü meydana geldiği andan itibaren gerçekten işbölümü halini aldığının altını çizerler. Devamında yabancılaşmanın da bu noktada başladığının altını çizmek için “Bu andan itibaren, bilinç, mevcut pratiğin bilincinden başka bir şey olduğunu, gerçek bir şeyi temsil etmeksizin bir şeyi gerçek olarak temsil ettiğini gerçekten sanabilir” derler. “Sandığı” nokta aynı zamanda siyasal-ideolojik-kültürel üstyapısal alanın nesnel gerçeklikten başka bir şeye dönüşmesi ve bunun bilinçlerde gerçeğin yerine ikame edilmesidir. 

Üretim ve yeniden üretim organik bir bütündür

Marksizm, üretim ve yeniden üretim sürecini tüm toplumlarda iç içe geçen süreçler olarak tanımlamıştır. Kapitalizmde bunun en yetkin halini aldığını ve sürekli olarak yeniden üretildiğini belirtir: “Kapitalist üretim, birbirine bağlı, sürekli bir süreç, yani bir yeniden üretim süreci olması nedeniyle, yalnızca meta ve artık değer üretmekle kalmıyor, aynı zamanda, bir yanda kapitalist, öte yanda ücretli emekçi olmak üzere, kapitalist ilişkiyi de üretiyor ve yeniden üretiyor”. O açıdan da onlar yeniden üretim için ayrı bir başlık açmamışlardır. Kapitalist üretimin işleyiş yasaları içinde yeniden üretimi de sürekli üretilen ve birbirini bütünleyen bir ilişki olarak ele almışlardır. 

İşçi sınıfının gerek bir sonraki üretim gününe hazırlanması için gerekli bakım emeği gerekse yeni proleterler doğurup büyütmek anlamında yeniden üretimi kapitalist açısından oldukça külfetli bir maliyettir. Daha baştan bu maliyetten kaçınmış, maliyeti kendi sürekliliğini de garantiye alacak şekilde işçi sınıfının sırtına yükleme yoluna gitmiştir. Bunun nasıl olduğu onun için önemli değildir, önemli olan kapitalist üretimin sürekliliğinin garantilenmesidir. Bu gerçeği Marx, “İşçi sınıfının yaşamaya devam etmesi ve yeniden-üretilmesi, sermayenin yeniden üretilmesinin her zaman için zorunlu bir koşuludur. Ama kapitalist, bunun yerine getirilmesini, emekçinin hayatta kalma ve üreme içgüdüsüne rahatça bırakabilir” şeklinde özetlemiştir. 

Nitekim sanayileşmeyle birlikte bu en çıplak haliyle görülür. 

Marx’lar döneminde bugünkü işçi ailesi yoktu

Üretimin toplumsallaşması- işbölümü ve özel mülkiyet ilişkileri arasındaki diyalektik ilişkiye döne döne vurgu yapan Marx’lar, bu gerçeğin kapitalizmin sanayileşmeye evrildiği koşullarda kazandığı niteliği serimlerler. Marx’lar döneminde asıl olarak yaşanan sanayileşmenin beraberinde getirdiği ailenin çözülmesi, kadın ve çocuk emeğinin de kitlesel ölçeklerde üretime çekilmesi ve bunun yarattığı acımasız sonuçlar vardı. 

Artık ne proletaryanın eski manifaktürlerdeki-işliklerdeki gibi erkek olması sözkonusuydu ne de daha 18’inci yüzyılda çözülmeye başlayan geleneksel aile mevhumu eski yerinde duruyordu. Çözülen emekçi sınıfların cinsiyet ve yaş farkını ortadan kaldıracak şekilde proleterleşerek kapitalist üretimin parçası haline getirildiği yani üretimin dünle kıyaslanmayacak ölçüde toplumsallaştığı bu koşullarda mesele işçinin yaş ve cinsiyet farketmeksizin metalaşmasıydı. 

İşçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretiminin gücü ve büyüklüğü ne kadar artarsa, kendisi de o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta üretirse, kendisi de bir meta olarak o kadar ucuzlar. Şeyler dünyasının değerinin artmasıyla doğru orantılı olarak insanların dünyası değersizleşir. Emek sadece meta üretmekle kalmaz, aynı zamanda, genel olarak meta ürettiği oranda kendini ve meta olarak işçiyi de üretir.” (Ekonomi Politik Eleştirisi) diyordu Marx. Artık işçinin ailesiyle birlikte yaşamı, meta üretebildiği ve kendisine ait metası olan işgücünü satabildiği oranda mümkündü.

Dertleri kapitalizmin işleyiş yasalarının yarattığı yıkımı deşifre etmekti 

İşçinin erkek cinsiyle sınırlandığı o dönemlerde işçi ailesinin standartları belliydi. Evlerinin önünde yetiştirdikleri gıda ürünleri, emzirme çağındaki çocuklarına ayıracakları zamanları, derme çatma da olsa bir konutları vardı. Sanayileşmeyle birlikte üretimin cinsiyet ve yaş farketmeksizin tüm emekçi kesimleri kapsayacak bir toplumsallaşma düzeyine evrilmesiyle tüm bunlar ortadan kalkar, işçi ailesi ya da geleneksel köylü aile çözülerek tüm üyeleriyle sanayinin basit bir dişlisi haline gelir. Marx’lar yaşanan bu çözülmenin yarattığı dramatik sonuçlara mercek tutarlar, bunu da asıl olarak kapitalist üretim ilişkilerinin işleyiş yasalarını deşifre etmek için yaparlar. 

Emeğin toplumsallaşmasının cinsiyetler, yaşlar açısından yarattığı büyük yıkımı, dramatik sonuçları Kapital’in 3’üncü cildinde şu çarpıcı cümlelerle ifade eder:

“Kapitalist üretim, dolaşım süreciyle rekabetin aşırılıkları dışında ele alındığında, metalara katılmış bulunan maddeleşmiş emek bakımından çok ekonomiktir. Buna karşılık, başka herhangi bir üretim tarzından daha fazla, insan yaşamını ya da canlı emeği ve yalnızca insan kanını ve etini değil, sinirini ve beynini de israf eder. Gerçekten de insan soyunun gelişmesi güvenlik altına alınmış ve sürdürülebilmiş ise, bu yalnızca toplumun bilinçli olarak yeniden örgütlenmesinden hemen önce gelen tarih döneminde, bireysel gelişmenin işte bu en korkunç şekilde harcanması sayesinde olmuştur. Burada tartışılan her türlü tasarruf, emeğin toplumsal niteliğinden ileri geldiği için, gerçekten de insan yaşamının ve sağlığının boşuna harcanmasına neden olan işte tam da bu, emeğin toplumsal niteliğidir(…)”.  (Sf. 83)

Marx sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan en çarpıcı sonuçlardan birinin üretimin toplumsallaşma düzeyindeki genişleme ve derinleşme olarak koyar. “El emeği ne kadar az beceri ve güç harcamayı gerektiriyorsa, yani modern sanayi ne kadar gelişiyorsa; kadın emeği erkek emeğinin yerini o kadar çok alıyor” der ve devamını cinsiyet ve yaş farklılıklarının işçi sınıfı açısından artık hiçbir geçerliliğinin kalmadığını belirterek getirir. 

Manifaktür döneminden sanayileşme ve fabrika sistemine geçiş döneminin yarattığı en büyük sonuçlardan biri olarak işaret edilen bu gerçeklikten bahsedilirken ev içi rollerin de hanenin geçimini kim karşılıyorsa ona göre değiştiğine işaret eder. Ama bunu kadın ezilmişliğinin tarihsel köklerine işaret ederek şöyle ifade eder: “… cinslerin durumundaki böyle toptan bir altüst olmanın, ancak cinslerin daha başlangıçtan beri birbirinin karşısına yanlış konmasından ileri gelebileceğini kabul etmeliyiz. Fabrika sistemiyle zorunlu olarak doğduğu gibi kadının erkek üzerindeki egemenliği gayri insani ise, erkeğin de kadın üzerindeki o eski egemenliği gayri insani olarak görmek gerekir” der. 

Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu eserinde o dönem ülkenin pek çok sanayi kentinde işsiz kalan erkeklerin çocuk bakımı ve ev temizliği-yemek işlerini yerine getirdiğini anlatır. Ya da erkek işçilerin kadın ve çocuk emeğinin sanayileşmeyle birlikte işgücü piyasasının en fazla rağbet gören bölükleri haline gelmesiyle meydana gelen işsizlikleri ya da ücretlerinin aşağıya doğru baskılanması karşısındaki tepkisi ve direncinden bahsedilir. Feminizm Marx’ların erkeklerin tepkilerini onayladıkları iddia eder. Oysaki anlatılmak istenen başka bir şeydir. Üretimin büyük ölçekte toplumsallaşmasının kadın ve çocukların hayatlarında yarattığı dramatik sarsıntıdır. Bu konuya işaret edilen her yerde ısrarla bunun asla kadın emeğinin piyasadan çekilip kadınların evlerine dönmesi anlamında söylenmediğini ifade ederler. Buna işaret ettikleri her yerde arkasını “Bununla, kadınların ve çocukların toplumsal üretimimizde yer alması kötüdür demek istemiyorum” şeklinde getirmiştir Marx. Asıl olarak zorlandıkları iğrenç koşullara tepki gösterdiğini eklemiştir. 

Dahası sanayileşmeyle birlikte “kadınlara, her iki cinsten genç kişilere ve çocuklara, ev işleri alanının ötesinde, toplumsal olarak örgütlenmiş üretim sürecinde önemli roller vererek, ailenin ve her iki cins arasındaki ilişkilerin daha yüksek bir biçimi için yeni ekonomik temeli yaratır” diyerek ortaya çıkan tablonun yıkıcı sonuçları kadar gelecek için hazırladığı güçlü altyapıyı da göstermek ister. 

Üretim sürecine katılmakla sonlanacağı iddiası

Bu noktada da feminizm onların kadının ezilmişliğinin aşılmasını tek başına üretim sürecine dahil edilmesiyle sınırlı ele aldıklarını iddia eder. Ataerkinin erkek işçilerdeki izlerine, sistem tarafından nasıl kullanıldığına ve dahası sosyalizmde toplumsal üretimin bir parçası olsalar ve bakım emeği yükünden

kurtulsalar da erkek işçilerdeki ataerkil hiyerarşiyi sürdürme ısrarından bahsetmediklerini ifade ederler. 

Oysaki gerek Alman İdeolojisi’nde gerekse Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında “cinslerin daha başlangıçtan beri birbirinin karşısına yanlış konmasından ileri gelen” tespitlerinde belirttikleri gibi sorunu bu darlıkta ele almazlar. Bu sadece sorunun maddi-nesnel kökeninin büyük oranda aşılması anlamına gelir, o kadar. 

Onlar daha Komünist Manifesto’da “Günümüz toplumunun en alt tabakası olan proletarya resmî toplumu oluşturan tabakaların üstyapısı tümüyle havaya uçurulmadan ayağa kalkıp doğrulamaz” diyen onlardır. Sorunu tek başına ekonomik temelle sınırlı ele almadıklarını, geçmişe ait üstyapısal şekillenmenin ve bunun altyapı ilişkilerini de belirleyecek gücünün tümüyle havaya uçurulmasını kapsayan bir dönüşümden bahsettikleri açıktır. 

Kaldı ki, Marx’ların zaten çözülmüş ve henüz yerine yeni bir şeyin de konulmadığı işçi ailesine dair özel bir çözümleme yapması, bu aile içinde yeniden üretim bahsinde ayrıntılı çözümlemeler gerçekleştirmesi sözkonusu olamazdı. Komünist Manifesto’da belirttikleri gibi tablo artık, ataerkil ustanın küçük işliği ve işçi ailesinin evdeki basit işbölümüne dayanan gerçekliği aşmış ve kadın-erkek-çocuk olarak fabrikalara doluşmuş proletarya ordusunun askerler gibi örgütlendiği bir tabloydu.

[Sürecek]