İnsanın İnsanı Araç Olmaktan Çıkarabildiği Günler

Selçuk Ulu
“Bugün hiçbir şey yapmamakta özgürüm çünkü yapacağım her şey kendi seçimim.”
Bu cümleyi içimden geçirirken sabah ışığı perdelerin arasından değil şeffaf bir duvarın yüzeyinde beliren yumuşak bir gün doğumu simülasyonundan süzülüyordu. “Pencereyi açmak” dediğimiz şey artık çoğu zaman hava akışını, ısıyı ve kokuyu ayarlayan küçük bir ayrıntıydı ama ben yine de gerçek havayı seçtim. Şehrin üzerinde sabit duran, sessizce dönen rüzgâr türbinleriyle yosun çiftliklerinin tuzlu kokusu karıştı. Bir zamanlar “işe gitmek” diye bir yön duygusu bir zorunluluk bir saat vardı. Şimdi yön duygusu var ama saat yalnızca buluşmaların nezaketi için.
Kolektifin günlük akış panosuna baktım. “Gönüllü üretim” başlığının altında, komşu mahalledeki atölyeden bir not: Kompozit baskı için biyoreçine partisi hazır. Altında “bakım” olarak yaş almışlar evinde yeni sensör ağının yerleşimi tamamlandı, sosyal alan düzenlemesi için bakış ve fikir gerekiyor. “Sanat” için akşam amfisinde açık prova. “Eleştiri” kapsamında enerji konseyinin aylık değerlendirmesi…
Eskiden bu çeşitlilik birden fazla kimliğe bölünmek demekti ve gün birbiriyle yarışan rollerin toplamına dönüşürdü. Şimdi parçalanmanın aksine çok yönlüleşmek gibiydi. Marx’ın o eski cümlesi ‘sabah avlanıp öğleden sonra balık tutmak, akşam eleştiri yapmak’ bende bir slogandan çok, gündeliğin sakin gerçekliği olarak yaşıyordu.
Atölyeye yürürken sokakların ritminde telaşın esamesi bile okunmuyordu. İnsanlar hızlı da yavaş da değildi. Kimse bir yerden kovalanmıyordu. Ekranlarda reklam, vitrinlerde “indirim” diye bağıran yazılar yoktu. Bunun yerine ilan panolarında toplulukların açık çağrıları vardı: Şu projeye, şu tartışmaya, şu oyuna katılmak isteyenler…
Lale’yi düşündüm. Onu atölyede görecek olmak günün tüm diğer seçeneklerinin arasında görünmez bir alan kaplıyor gibi duruyordu. Seçim özgürlüğümün içinde, onun varlığı bir gereklilik değil -belki- ama yokluğu her şeyi biraz daha soluk kılacak bir renkti.
Evet nihayet atölyedeyim ve Lale oradaydı. Saçını yine rastgele toplayıp eldivenlerini takmıştı. “Biyoreçineyi(*1) denemek ister misin?” dedi. “Dün gece yeni bir polimerizasyon eğrisi(*2) bulduk ama hâlâ herkesin elinin değmesi gerekiyor.”
Bu cümledeki “gerekiyor” kelimesi bile eski dünyadaki gibi gelmiyordu. Gereklilik bir patronun gerekliliği değil ortak bir işin kendi iç gerekliliğiydi. Bir şey yapılacaksa, yapılması iyi olacağı için yapılırdı, kimsenin kârı artacak diye değil.
Tezgâha geçtiğimde, atölye asistanı olan küçük sistem güncel parametreleri açtı. Teknoloji burada bir “verimlilik kırbacı” değildi. Daha çok insanların omuzlarından gereksiz yükleri alıp merakın, yeni şeyler keşfetme duygusunun önünü açan bir yardımcıydı.
Elimi tezgâha koyduğumda Lale’nin parmakları bir an benimkilere değdi. Bu, iş akışının içinde, belki de sadece bir malzeme uzatmanın gerektirdiği kadar sıradan bir temastı. Ama bedenin unutmadığı bir dil var. O an fark ettim ki, bu yeni dünyada aşk da tıpkı üretim gibi zorunluluktan arınmıştı. Kimseyi sevmek zorunda değildim. Ama işte seviyordum işte… Bu da bir seçimdi hem de en gönüllüsünden.
Bir süre sonra üretim işini bıraktım. Bırakmak bile “işi bırakmak” gibi değildi, bir akıştan diğerine geçmekti. Lale’ye “akşam provada görüşürüz” dedim. “Belki enerji konseyine de uğrarım.” Lale başını salladı “Gelirsen şu yeni tahsis modelini tartışacağız. Eleştirel değerlendirmen iyi olur.”
Bakım çağrısı aklıma geldi. Yaş almışlar evine gittiğimde girişteki ortak salon, çocukların da yaş almışların da aynı mekânda birbirine karışabildiği bir yerdi. Bakım “ayrı bir sektör” değil hayatın dokusuydu.
Tahsin’i gördüm. Bir zamanlar tarih öğretmeniymiş şimdi kendini “tarih anlatıcısı” diye tanımlıyordu. Yanına oturdum. “Bugün nasılsın?” diye sordum.
“İyi” dedi, sonra kısa bir duraksama… “İyi olduğum için de rahatım. Eskiden iyi olmak bile bir ‘suç’ gibiydi çünkü başka birinin kötü olmasının bedeliyle satın alınmış gibi hissederdim.”
Bu cümle içime işledi. Ben de o duyguyu hatırlıyordum, rahatın başkasının sıkıntısına dayanması. Şimdi iyi olma hâli başkasının eksilmesiyle kurulmadığı için daha temiz daha hafifti ama aynı zamanda daha çıplaktı.
Öğleye doğru içimde sanat kıpırtısı büyüdü. Kendi atölyeme uğradım. Duvarında çizimler olan küçük bir oda, masada yarım kalmış bir metin. Eski dünyanın bir fabrikasında çalışan birinin rüyasını yazıyordum. Paragrafların arasında takıldım.
Yazdıklarımda aşka dair bir şey yoktu. Oysa Lale’nin gölgesi düşmüştü bile günün üzerine. Neden anlatmıyordum bunu? Belki de aşk, yapılacaklar listesinde olmayan tek şeydi ve bu yüzden ona dair bir “üretim” kaygısı taşımıyordum. Ama yarım kalan metin gibi o da tamamlanmayı bekliyordu içimde.
Dışarıda hiçbir alarm çalmıyordu. “Teslim tarihi” yoktu. Bu özgürlük tembellik doğurmuyor tam tersine içten gelen bir titizliği büyütüyordu. Çünkü yaptığım şeyin ölçüsü, dışarıdan gelen bir puan değil içeride duyduğum dürüstlük hissiydi.
Sonra eleştiri zamanı geldi. Enerji konseyinin değerlendirmesi açık bir forum alanında yapılıyordu. “Yönetenler” yoktu, dönüşümlü sorumluluk alan koordinatörler vardı. O gün koordinatörlerden biri Okan’dı.
Söz aldım. “Bu yeni depolama modelinde” dedim, “kış aylarında kıyı bölgelerinde fazla enerji birikiyor ama iç bölgelerde zaman zaman daralma oluyor. Dağıtım ağını güçlendirmek bir yol fakat aynı zamanda tüketim desenlerimizi de konuşmamız gerekiyor.”
Konuşurken içimde bir serbestlik vardı. Bu serbestlik “istediğimi söylerim” kaba özgürlüğü değildi elbet. Daha çok sözümün bir karşılığı olabileceğine dair güvenin verdiği bir özgürlüktü. Yanlış söyleyebilirdim ama yanlışım bile tartışmanın malzemesi olur, beni kişiliğimden ziyade argümanımdan yakalardı.
Forumdan çıktığımda akşam olmuştu. Amfide prova başlamıştı bile. İçeri girdiğimde sahnede bir grup, eski bir halk ezgisini yeni bir düzenlemeyle çalıyordu. Kenarda duran küçük vurmalı çalgılardan birini aldım. “Katılabilir miyim?” diye sordum. Biri gülümsedi “Zaten bunun için buradayız.”
Ritme girdiğimde günün parçaları içimde birleşmeye başladı. Atölyedeki kompozit yüzey, Tahsin’in sözleri, enerji grafikleri, yazdığım cümleler… Hepsi aynı hayatın farklı yüzleriydi. **Lale’nin parmaklarının elimin üzerinde bıraktığı o kısa an, şimdi ritmin içinde başka bir şeye dönüşüyordu. Vurmalı çalgıya her dokunuşumda, onun tenini hatırlıyordum. Bu da bir tür polimerizasyondu belki de; duyguların, zamanla ve temasla sertleşip biçim alması.** Kendimi bir makinenin dişlisi gibi değil bir orkestranın içinde bazen çalan bazen dinleyen biri gibi hissediyordum.
Prova arasında dışarı çıktım. Gece serinliği yüzüme dokundu. Parlak olmayan şehir ışıkları göz yormuyordu. Çünkü kimse ışıkla birbirini bastırmaya çalışmıyordu.
Yürürken sabahki cümleye döndüm “Bugün hiçbir şey yapmamakta özgürüm…” Gerçekten de hiçbir şey yapmayabilirdim. Ama gün boyu yaptıklarım beni yormamış aksine ferahlatmıştı.
Evime döndüğümde sistem günün kısa bir özetini çıkardı “Baskı kalibrasyonuna katkı,” “Sosyal alan düzenlemesi önerisi,” “Enerji forumunda görüş,” “Provaya katılım.” Bir zamanlar bu liste bir performans raporu olurdu. Şimdi bir hatırlatma gibiydi ‘bugün farklı biçimlerde var oldun’. Listede olmayan bir şey vardı oysa. Lale’yi düşünerek geçen saatler. Sistem onu kaydetmemişti, çünkü o bir üretim değildi. O, üretimin kendisine anlam katan o gizli polimerdi.
Karanlıkta bir süre oturdum. İçimde yorgunluğun tatlı bir izi vardı ama bu yorgunluk emek gücümü satmanın yorgunluğu değildi. Kendimi vermenin, kendimi çoğaltmanın yorgunluğuydu.
Zorluklar Karşısında Özgürlüğü Koruyabilmek
Aylar geçti. O cümle birkaç haftadır zihnimde aynı yere takılıp kalıyordu: “Bugün hiçbir şey yapmamakta özgürüm çünkü yapacağım her şey kendi seçimim.”
Özgürlük önce geniş bir alan gibi gelmişti, şimdi bazen üzerinde yürüdükçe yankılanan bir boşluk gibi. Kimse benden bir şey istemiyordu, ben de kimseden bir şey istemiyordum. Bu, huzurlu olduğu kadar tuhaf bir sessizlikti.
Ta ki o güne kadar.
Kent ağından acil bir çağrının sessiz tonu duyuldu:
“Kıyıdaki mikroiklim bariyerleri, beklenmeyen bir fırtına dizisi nedeniyle zorlandı. İki hafta içinde dengeleyici altyapıyı yeniden kurmamız gerekiyor. Katılım çağrısı açık.”
Bu bir “seferberlik” değildi ve emir yoktu. Yine de çağrı dili farklıydı, gündelik projelerin davetkâr yumuşaklığından daha yoğun, daha doğrudan. Sanki topluluk, rahat ritminin altında hep var olan daha eski bir gerçeği hatırlıyordu, doğanın acelesi vardır.
Koordinasyon forumuna gittiğimde veri panoları katılımın ilk 24 saatte beklentinin altında kaldığını gösteriyordu. “Sorun insanlarda değil” dedi Okan, sesinde o tanıdık sakinlikle. “Sorun çağrı biçiminde olabilir. Bazı insanlar, buna gönüllü denince kendilerini görünmez bir suçlulukla itilmiş hissediyor. Bazıları da sorumluluğu hep aynı kişilerin omuzlayacağını varsayıyor.”
Lale söz aldı. “Zorlayıcı olmayan ikna iki şeye dayanır, görünürlük ve geri besleme. Katılmayanları küçük düşürmeden ihtiyacı ve etkisini netleştirelim. Sonra da katılanlara sadece teşekkürle yetinmeden sonucun kendisini gösterebilelim. Ne değişti, kim rahat etti, hangi risk kalktı?”
Bir başkası ekledi “Rotasyon! Altyapı bakımı aynı insanların ‘uzmanlık’ varsayımına kilitlenmemeli. Bugün yardım eden yarın öğrenmiş olur, yarın öğrenmiş olan öbür gün yardım eder. Koordinasyonun dili de bizi kurmalı, seni suçlamamalı.”
Lale konuşurken ona baktım. Sesinde o tanıdık sukûnet sakinlik, ellerinde yine eldivenler yoktu bu kez. O an fark ettim ki, bu forumda birbirimize sadece fikirlerimizle değil varlığımızla da dokunuyorduk. Onu dinlerken içimde büyüyen şey, sadece projeye duyulan bir sorumluluk değildi. Bu da bir tür çağrıydı karşılık bekleyen, karşılık vermeyi arzulayan bir çağrı.
O an kendi içimdeki bıkkınlığın adını koydum. Özgürlük, bazı günler seçenek bolluğunun içinde nedeni kaybetme riskidir. Bu forumda ise neden, çapsız bir biçimden farklı olarak tüm canlı yaşamın döngüsünün dengesini bozmama sorumluluğu açısından doğrudan geri dönüyordu.
Aynı oturumda başka bir başlık açıldı. Mars yerleşim programı yeni bir pencere açıyordu. Sekiz kişilik gidiş-dönüş görevi için fırsat doğmuştu ve altyapı buna ancak yılda bir kez izin veriyordu.
Eski dünyada bu bir piyasa olurdu. Yani parayla, ilişkiyle, prestijle… Burada tartışma başka yerden başladı. “Bu fırsatı kim hak eder?” değil “Bu fırsatla toplum neyi öğrensin ve neyi paylaşsın?”
Mekanizma üç ayaklıydı. Katkısal uygunluk (görevin gerçekliğini inkâr etmeyen açık kriterler, niyet beyanları) deneyimi nasıl ortaklaştıracaklarını anlatan metinler ve kura artı müzakere.
“Kura” kelimesi duyulunca içimde bir rahatlama oldu. Tesadüf burada adaletsizliğin maskesi değil, eşitlerin arasında kibirli bir “ben daha değerliyim” oyununu engelleyen bir fren gibiydi.
Aynı hafta başka bir çatışma daha alevlendi, bilinç yükleme projesi! Bazıları bunu ölüm korkusunun kalıntısını taşıyan eski bir arzu gibi görüyordu. Bazılarıysa bunun insan yaratıcılığının en büyük kolektif projesi olabileceğini savunuyordu.
Tartışmanın en zor tarafı kimsenin “yanlış” olmamasıydı. Herkes kişisel çıkar göstermeksizin, bir anlam için konuşuyordu.
Ben ilk kez kendi seçimlerimin gerçekten bana ait olup olmadığını sordum: Eğer her şey zaten güvenli ve yeterliyse seçimlerin anlamı azalır mı? Bir şeyi seçmek, ancak bir şeyi kaybetme ihtimali varken mi gerçektir?
Bir akşam Lale’yle kıyıda yürüdük. Dalgalar bariyerlere vuruyordu. “Mars’a gitmek ister miydin?” diye sordum. Duraksadı. “Bilmiyorum” dedi. “Dünyada bile her yerde olamıyorken, başka gezegen… Ama belki de önemli olan gitmek değil gitmek isteyene bunun bir fırsat olarak sunulması.” Sonra bana döndü “Sen ister miydin?” Cevap vermedim. Çünkü o anda dünyada kalmak istediğimi fark ettim. Ama sadece bu dünyada değil onun olduğu bir dünyada.
Bu düşünce beni irkiltirken, Tahsin’in sesi aklıma geldi. Onu ziyaret etmeye karar verdim.
Yaş almışlar evinin bahçesinde, aynı bankta oturuyordu. “İçimde bir boşluk var” dedim. “Özgürlük bazen hafiflikten çok bir anlamsızlık gibi geliyor.”
Tahsin yılların bilgeliğiyle gülümsedi. “İyi olmak ‘suç’ değil demiştim sana. Ama iyi olmanın da bir anlamı olmalı değil mi? Belki de sen, anlamın sadece zorlukla geldiğine dair eski bir kalıntı taşıyorsun.”
“Peki anlam nerede?” diye sordum.
“Anlamı kendi içinde arama o seninle evren arasındaki bağda” dedi yumuşakça. “Ve bu bağ bazen sadece ‘istediğin zaman istediğini yapmak’ değil sana ‘ihtiyaç olduğunda orada olmak’la güçlenir.” Sonra gözlerimin içine baktı “Bir de senin için ihtiyaç olan birinin yanında olmakla…” Sustu. Yaşlı gözleri gülümsüyordu. “Aşk da öyle evlat. O da bir tür bakım. Kimsenin sana yapmak zorundasın demediği, ama yaptığında kendini daha çok insan hissettiğin bir bakım.”
Fırtına projesinin üçüncü günü, ağ üzerinden bir temas geldi. Başka bir topluluk kendini “Pazar-Ötesi İşbirliği Federasyonu” diye adlandırıyordu. Onlarda ücretli çalışma ve performans metrikleri hâlâ vardı. Bize şu soruyu yönelttiler “Sizin sisteminizde motivasyon düşüşü nasıl önleniyor?”
Bu soru kendimize tuttuğumuz bir ayna gibi geldi.
Okan forumda şunu söyledi: “Biz motivasyonu yükseltmeye çalışmıyoruz. Biz, insanın kendini araç gibi hissettiği koşulları azaltmaya çalışıyoruz. Motive olmak bir hedef değil bir yan ürün.”
O akşam kıyıdaki mikro-iklim bariyerleri projesine katılmaya karar verdim. Gittiğimde Lale’yi orada gördüm. Aynı atölyedeki gibi eldivenlerini takmıştı ama bu kez farklı bir konsantrasyonla çalışıyordu.
“Geldin” dedi gözleri ışıldayarak. “Bak, bu yeni kompozit malzeme tuzlu suya dayanıklılıkta yüzde kırk daha iyi performans gösteriyor. Ama yerleştirme tekniği önemli.”
“Geldin” dedi. İki hece. Bir çağrıya verilmiş en güzel cevap. O an anladım ki tüm bu kurduğumuz tüm bu düzenin içinde en kırılgan ve en güçlü bağ, birinin sana “geldin” demesiydi. Beklediğinden daha çok senin gelmeni umduğu için. O umut emirden daha bağlayıcıydı. Ve ben, özgür bir insan olarak, bu bağı seçiyordum.
Birlikte çalışmaya başladık. Rüzgâr sert esiyordu, denizin kokusu burnumuzdaydı. Bu, atölyedeki kontrollü ortamdan farklıydı. Doğa kendi zamanını ve kurallarını dayatıyordu. Ama kimse bize “hızlı olun” demiyordu. Sadece “dikkatli olun” diyen bir bilinç vardı o da kendi içimizden geliyordu.
Birlikte çalışırken ara sıra göz göze geliyorduk. Konuşmuyorduk. Rüzgâr sesini bastırıyordu zaten. Ama o anlarda, bedenlerimizin aynı amaca yöneldiği o sessizlikte, kelimelerin ötesinde bir anlaşma vardı. Aşkın da bir tür ortak üretim olduğunu düşündüm. İki insanın, görünmez bir malzemeyle, zamandan ve mekândan bağımsız bir şey inşa etmesi. Ve bu yapı, tıpkı bariyerler gibi fırtınalara karşı duruyor.
Çalışırken yanımızdaki genç Nilgün nasıl katıldığını anlattı: “İki gündür bir şey yapmak istemiyordum. Sonra çağrıyı gördüm. ‘Gönüllü’ kelimesi bana biraz ağır geldi. Ama sonra düşündüm: Bu bariyerler olmazsa şehirdeki tüm o seralar, o çocuk bahçeleri risk altında. Benim ‘yapmak istememem’ onların var olma hakkını etkilememeli.”
Onu dinlerken Tahsin’in sözleri aklıma geldi. Anlam, kendimle yaşam arasındaki bağdaydı. Ve bu bağ bazen benim “isteklerimden” daha büyüktü.
Bir hafta sonra, bariyerlerin ilk aşaması tamamlandığında topluluk olarak kıyıda toplandık. Gün batımını izliyorduk. Okan sade bir konuşma yaptı: “Bu bariyerler sadece dalgaları engellemiyor. Bize, özgürlüğümüzün sorumlulukla nasıl iç içe geçtiğini hatırlatıyor.”
Lale yanımda duruyordu. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Gün batımının ışığında yüzü başkaydı. “Teşekkür ederim” dedi. “Ne için?” diye sordum. “Geldiğin için” dedi. O iki hece. O an anladım ki özgürlük sadece “hayır” diyebilmek değildi. Özgürlük, bütün varlığınla “evet” diyebilmekti. Ve ben o akşam, hayatımın en özgür “evet”ini içimde duydum.
O gece eve dönerken zihnimi meşgul eden cümleyi yeniden düşündüm: “Bugün hiçbir şey yapmamakta özgürüm…”
Ama artık bu cümlenin ikinci yarısını farklı duyuyordum: “… çünkü yapacağım her şey kendi seçimim.”
“Seçimim” bu kelimenin taşıdığı anlam artık daha ağır daha değerliydi. Çünkü seçim yapabilmek, seçim yapmama lüksüne de sahip olmak demekti. Ve bu lüks ancak herkesin temel ihtiyaçları güvence altındaysa, kimse hayatta kalma telaşıyla bir şey yapmak zorunda değilse mümkündü.
Yatağıma uzandığımda ilk zamanki hissimle bugünkü hissim arasındaki farkı düşündüm. İlkinde özgürlüğü bir bahçede dolaşmak gibi hissetmiştim. Bugün ise o bahçenin duvarlarını inşa etmenin ve onları korumanın sorumluluğunu da taşıdığımı anladım. Ve o bahçede Lale’yle birlikte yürümenin, bahçeyi olduğundan daha güzel kıldığını fark ettim. Aşk, duvarları ördüğün taş değildi belki; duvarların arasından sızan, her şeyi büyüten o görünmez ışıktı.
Belki de komünist toplumun gerçek sınavı buydu. Sadece bolluk içinde özgür olmak değil zorluk karşısında da özgürlüğü koruyabilmek. Sadece kendi seçimlerimizle yaşamak değil başkalarının seçim yapma imkânını da güvence altına almak. Sadece üretmek değil üretilenin içinde sevgiyi de mayalamak.
Sabah uyandığımda yine o yumuşak gün doğumu simülasyonu vardı. Ama bugün onu kapatmadım. İzledim ışığın yavaş yavaş yayılışını, renklerin değişimini.
Sonra aklıma Lale geldi. Ona bugün ne söyleyeceğimi düşündüm. Belki de sadece “günaydın” diyecektim. Bu iki hece, seçimimin en sade en yalın ifadesi olacaktı.
Sonra ayağa kalktım. Bugün hiçbir şey yapmamakta özgürdüm.
Ama yapacak bir şeyler vardı.


