Emperyalistler Arası Rekabette Gümrük Vergisi Trampleni

Çiğdem Devran
Emperyalistler arası birçok cephede süren rekabet ve kapışma ABD emperyalizminin Nisan’dan bu yana bütün dünyayı karşısına alırcasına uyguladığı gümrük vergilerini astronomik rakamlara çıkarmasıyla yeni bir boyut kazandı. Bu kapsamda Çin ve Batılı emperyalist ülkelerin yanısıra Meksika, Kanada, Hindistan gibi bölgesel güçlerin de bulunduğu 185 ülkeyi adeta haraca kesti. ABD’nin dış ticaret açığı, iç üretiminin yetersizliği ve uluslararası rekabetin keskinliğinin bu çıkışı koşulladığı genel olarak savunulan bir görüş. Ne var ki, emperyalistler arası rekabet yalnızca gümrük tarifelerindeki astronomik artışlar yüzünden değil çip üretimi ve yapay zeka alanındaki teknoloji savaşından nadir toprak elementlerinin denetimine, enerji hatlarının kontrolünden Güney Çin Denizi ve Ukrayna’daki sıcak çatışma bölgelerine, finansal yaptırımlar ve dolar hegemonyasının baskı aracına dönüştürülmesine, hatta uydular ve uzay madenciliği üzerinden yürüyen yeni “uzay savaşları”na kadar uzanan çok cepheli bir kapışmada somutlaşıyor.
Trump iktidarı “Önce Amerika” stratejisi ve bu eksende süren ticaret savaşını, askeri güç ve tehditle birleştirerek emperyalist hegemonya yarışında sağlayacağı avantajların peşinde. Bu anlamda ABD’nin son gümrük vergisi hamleleri Grönland ve Panama Kanalı’nı işgal tehditleri, Gazze’de soykırımın devamına daha yüksek sesle desteklemesi, İran’ın vurulması da içinde olmak üzere ABD-NATO’nun yürüttüğü askeri savaşlardan bağımsız değil. Bu strateji, uluslararası pazarları daha fazla kontrol etme, diğer emperyalist kapitalist ülkeleri ama özellikle baş rakibi Çin emperyalizmini ekonomik olarak baskılamayı hedefliyor.
Ekonomik rekabet ABD ile Çin arasında siyasi, askeri ve ekonomik alanlarda sertleşen rekabetin boyutlarından biri olarak ticaret ve mali politikalar üzerindeki çatışmalar şeklinde sertleşti. Kıyamet yeni teknolojiler, üretim ağları ve tüketici pazarları yüzünden koptu. Trump’ın gümrük vergilerine karşılık Çin ise ABD ve müttefiklerine ihracat yasağı getirdi.
Emperyalistler arası hegemonya yarışındaki fırtına, ABD’de medya ve akademik çevrelerde başlayıp Türkiye’ye uzanan “Korumacılık mı, serbest piyasa mı” tartışmalarını da yeniden hortlattı.
Ticaret savaşı aynı zamanda teknolojik üstünlüğü sahip silahlanma savaşıdır
“Ticaret savaşlarında” başı çeken çip-mıknatıs (maden) yarışında kuşkusuz en önemli boyut modernize edilmiş silahlanma teknolojisi. Çin’in elektronik araç gereçlerin muhtaç olduğu çipler ve onların yapımına katkıda bulunan mıknatıslar için gerekli olan işlenmiş nadir toprak elementlerine sahip olmasını üstünlük aracı olarak kullandığı bilinir. Bu böyleyken ABD de çip tasarımı ve üretim ekipmanlarında dünyada neredeyse tekel durumundadır. Zaten ABD ile Çin arasındaki Tayvan kapışmasının nirengi noktalarından biri de Tayvan’ın TSMC (Taiwan Semiconductor Manufacturing Company) üzerinden dünya çip üretimini kontrol edecek bir güce sahip olması değil mi? ABD’nin Çin’in çip üretimindeki zayıf konumunu güçlendirmeye yönelik her hamlesini çeşitli biçimlerle çelmelemesi karşısında Çin emperyalizmi de ABD ve AB’ye olan işlenmiş nadir elementlerin ihracatını kısarak otomotiv sektörü, yeşil teknoloji sektörleri gibi alanları felce uğratıp vazgeçilmez olduğunu bir kez daha göstermeye çalışıyor. Buna karşın tasarım ve ileri üretimde lider konumda olan ABD, Çin’in süper bilgisayar, yapay zekâ, 5G ve savunma alanlarında üstünlük sağlamasını istemediği için özellikle NVIDIA’nın A100 ve H100 GPU’larının Çin’e satışını yasakladı.
Her iki emperyalist ülke askeri ve sivil teknoloji kurumlarının koordineli çalışmasıyla silah teknolojisini ileri boyutlara ulaştırmaya çok uzun yıllardır kenetlenmişlerdi. ABD’nin askeri-sınai bloku bulunuyor. Çin 2018 yılında sivil-askeri bütünleşme adlı bir strateji geliştirerek üniversiteler, özel sektör ve kamu kurumları arasındaki işbirliğini artırdı, Özellikle yapay zeka, kuantum teknolojileri, uzay ve biyoteknoloji gibi alanlardaki yenilikleri askeri kapasitesine entegre etti. O dönemler Çin’i, bilimi siyasete alet etmekle suçlayan AB emperyalistleri bugün sermayeyi ulusal ya da AB ölçeğinde ordulara savunma teknolojileri geliştirmeye davet ve teşvik ediyor. Yeni teknolojilerin gerek füze, radar gibi geleneksel teknolojilerde gerekse siber güvenlik alanında askeri amaçlara hizmet etmesi amaçlanıyor.
Çin madenler kozunu kullanırken ABD emperyalizmi ülkelere vergi yükseltilmesi diyor fakat tek tek ülkelerdeki bazı tekelleri rekabetin dışına sürmede özel olarak hedef alıyor. Başta Çin olmak üzere Asya pazarından gelen çipler ve yarı iletkenlere yüzde100 vergi getireceğini duyurması, Hindistan’ın Rusya ile sürdürdüğü petrol ticaretine misilleme olarak yüzde 50 oranında gümrük vergisi bunlardan bazıları. Sadece üretimini ABD’ye taşıma sözü veren şirketler bu vergiden muaf tutulacak.
Yerlerde sürünen neoliberalizmin itibarı size mi kaldı?!
ABD emperyalizmi şahsında Trump’ın diğer emperyalist kapitalist ülkelerden her gün bir kaçına koyduğu gümrük vergileri ve oranları ABD’de medya ve akademik çevrelerde başlayıp Türkiye’ye uzanan “Korumacılık mı, serbest piyasa mı” tartışmalarını bu kez bu eksende hortlattı. Bu tartışmalarda liberal ekonomistler konunun bam telini genellikle atlamayı tercih ediyorlar. Emperyalist rekabette askeri ve siyasi tehditle birleşik gümrük duvarlarını yükseltme politikaları yeni ortaya çıkmadığı gibi neoliberal birikim politikalarının serbest rekabet ve korumacılık denilen bu iki işleyiş biçiminin birbirinin karşısında değil iç içe yürüdüğünü de iyi bilmelerine rağmen bilmezden geliyorlar.
Bilimsellik iddiasındaki liberal ekonomistler serbest rekabet yok ediliyor (“Trump’ın gümrük vergileri, ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana öncülük ettiği küresel serbest ticaret düzenini yok etme riski taşıyor” -Nomura Araştırma Enstitüsü’nün yönetici ekonomisti Takahide Kiuchi-), (‘Trump, bugün bu birikmiş sermayeyi içe kapatmaya çalışıyor, bugünkü sermaye düzeyinin kapanmaya değil açılmayı ihtiyacı var. -Mustafa Sönmez-) yaklaşımıyla tartışmayı kapitalizmin uygulamaları içerisinde birini kötünün iyisi ilan ederek bilimselliğin dışında idealist zeminde geziniyorlar.
Bu iki biçimin iç içe yürütülmesinin dünya işçi sınıfı ve emekçilerine yıkım getirmekte bugüne dek bir farkı olmadı, olması da mümkün değildir. Artırılan gümrük vergilerinin, ekstra vergi ve maliyetlerin ürünlerin fiyatına yansıyarak ABD ve diğer ülkelerde sınıf ve emekçilerin cebinden çıkmasının yansımaları görülmeye başladı bile. Öyle ki, fillerin her tepişmesinde olduğu gibi, Trump’ın gümrük vergisi açıklamaları borsaları dalgalandırdığında, hisse senetleri ile uzaktan yakından alakası dahi olmayan milyonlarca emekçi, emekli ve küçük üretici faiz oranları üzerindeki zincirleme etkisi nedeniyle borsa fiyatlarındaki düşüşlerden etkileniyor.* Otomotiv sektörü başta olmak üzere binlerce işçi atılıyor. Trump’ın gümrük vergisi savaşının ilk sonuçlarından birisi Merkezi Amsterdam‘daki Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde üretimi bulunan otomotiv devi Stellantis’in Kanada ve ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerde binlerce işçiyi işten atması oldu. Windsor ve Warren fabrikalarında işten çıkarmaların ardında fabrikaların tedarikçi firmaları da durdu. Dev tekel Windsor, Ontario’daki kamyonet fabrikasında üretimi iki hafta boyunca durdurdu ve 4 bin 500, Meksika fabrikasının bir aylık kapanması sonucu 2 bin 500 çalışanı etkilendi. Aynı zamanda, Michigan ve Indiana’daki bu fabrikalar için bileşenler üreten 900 ABD Stellantis çalışanı da işten çıkarılacak.
Emperyalist politikaların sınıfı ve emekçileri vuran yanlarında teşhir etmek başka şeydir, ehven-i şer olarak birini daha iyi ilan etmek bir başka şey. Kaldı ki, uluslararası tekellerin birbirine bağımlılığı, kökeni hangi ülke olursa olsun adeta dünya tekeli haline geldiği günümüzde, ne ABD emperyalizmi ABD tekellerini korumacılık adı altında içe kapatabilir ne de emperyalist pazarlardaki rekabeti yok edebilir. Her ikisi de emperyalist kapitalizmin işleyiş yasalarına aykırıdır.
Oysa bu iki politika 19. yüzyıldan beri kapitalistler tarafından iç içe uygulanmıştır. Şimdi onlar neoliberalizmin ideologlarının “Serbest rekabet sistemi refah ve mutluluk getirir” palavrasını savunamaz durumda olduğunu bilmezlermiş gibi sınıf ve emekçilerin serbest rekabet diye adlandırılan neoliberal birikim politikalarının yanında saf tutmasını istiyorlar. Tam da bu noktada Marks ve Engels’in 1800’lerin sonunda tekellerin henüz embriyon halinde olduğu yıllarda serbest rekabetçiler ile korumacı politika savunucuları arasında süren polemiklere nasıl katıldıkları, yine Lenin’in emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşaması kitabında konuya açıklık getirecek tezlerine dönersek;
“Her iki sistemin bu mutlu karışımı”
Marks ve Engels o koşullarda Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki korumacı politika yanlıları ile serbest ticaret yanlıları arasında başlayan polemiklere dahil olurlar. Hope, Morse, Greg gibi dönemin liberal iktisatçılarıyla polemikler yürütürler. Tartışmalarda Engels İngiltere üzerinden korumacı politikalar ile serbest rekabet politikalarının İngiliz burjuvazisi tarafından nasıl iç içe yürütüldüğünü anlatır. Engels bir yanda korumacı gümrük vergilerinin diğer yanda serbest ticaret reçetelerinin askeri güçle birleşince bir ülkedeki kapitalistlere nasıl avantaj ve egemenlik sağladığını vurgular.
“Böylece İngiltere, ülke içinde uyguladığı korumayı [korumacı politikaları], yurtdışındaki olası müşterilerine dayattığı serbest ticaret ile tamamladı ve her iki sistemin bu mutlu karışımı sayesinde, savaşların sonunda 1815’te, kendisini sanayinin tüm önemli dallarında dünya ticaretinin fiilen tekeline sahip olarak buldu.” (Marks-Engels, Serbest Ticaret Sorunu Üzerine, Notabene Yayınları)
Polemikler sürerken Karl Marx ve Friedrich Engels bir yandan serbest ticaretin sınıfa ve emekçilere ancak yıkım getirdiğini gösterirler diğer yandan ikiyüzlü burjuvaların işlerine geldiğinde serbest ticarete karşı gümrük vergileri gibi onlarca çeşit koruma vergisine nasıl tutunduklarını teşhir ederler.
“Baylar, serbest ticareti eleştirirken himayeci sistemi savunmak niyetini taşıdığımızı sanmayın. Eski rejimin dostu olmadan da meşrutiyet rejiminin düşmanı olunabilir” vurgusuyla Marks’ın “Ben oyumu serbest ticarete veriyorum“ ironisi, kapitalizmin işleyişlerinden birinin savunusu yerine, gelişmelerin sınıf mücadelesi cephesinden anlamı, devrimin olanakları açısından okunuşu perspektifinden bakılması gerektiğini anlatır.
“Fakat genel olarak günümüzde serbest ticaret sistemi yıkıcı olduğu halde, himayeci sistem sadece tutucudur (muhafazakârdır). Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki çatışmayı son ucuna kadar götürür. Bir kelime ile serbest ticaret sistemi sosyal devrimi hızlandırır. Baylar, işte ancak bu anlamdadır ki, ben oyumu serbest ticarete veriyorum.” (a.g.e)
Emperyalizm döneminde “Mutlu karışım”
Lenin “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” eserinde “Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel anlamda meta üretiminin temel özelliğidir. Tekel ise serbest rekabetin doğrudan karşıtıdır” vurgusundan sonra, kapitalizmin tekelleşme ve mali sermaye aşamasında serbest rekabetin yerini tekellerin aldığını fakat tekellerin serbest rekabeti ortadan kaldırmadığını, onun üstünde ve yanında varlık gösterdiğini vurgular.
“…Tekeller kendisinden çıkmış oldukları serbest rekabeti yok etmiyor; onun üstünde ve yanında varoluyor; böylece de iyice keskin şiddetli sürtüşmelere çatışmalara yol açıyor. Tekel kapitalizmin daha yüksek bir düzene geçiş evresidir.” (Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, sf: 107)
Marks ve Engels’in 19. yüzyıldaki polemiklerini, Lenin 1915’lerde “Serbest ticaret ve korumacılığın kapitalist gelişimde nasıl iç içe geçtiğine dair güçlü bir örnekle Almanya ve ABD’de korumacı politikalarla (yüksek gümrük vergileri) tekeller oluşurken, İngiltere gibi serbest ticaret ve korumacılığı iç içe uygulayan ülkelerde de aynı sonuca ulaşılmışmasından yola çıkarak ele alır.
Emperyalist kapitalist ülkeler krizlerinin boyutu, emperyalist rekabetin düzeyi, karşılıklı güç dengeleri içerisinde gümrük duvarlarını meta ve sermayenin engelsiz dolaşımı denilen neoliberal birikim döneminde de ya yükselttiler ya da iç içe yürüttüler. (Örneğin Trump 2016 yılında ABD başkanı seçildiğinde yine “Önce Amerika” sloganıyla emperyalistler arası ticaret sistemine dair değişimlerde el yükseltmişti. Çin başta olmak üzere birçok ülkeye uyguladığı gümrük tarifeleri ve ticaret kısıtlamalarıyla, ekonomik gerilimlerinden biri olan “ticaret savaşlarını” başlatmıştı.
Özellikle çelik, alüminyum, soya ürünleri, güneş pilleri, çamaşır makineleri gibi Çin mallarına yüksek gümrük vergileri uygulamıştı. Çin ise,100’den fazla ABD ürününe yüzde 25 oranında gümrük vergisi uygulayarak misillemede bulunmuştu.) Kendi iç pazarını korumaya çalışırken, bununla aynı anda dışarıya askeri güç tehdidi ile serbest ticaret ve rekabet dayatma, bu yolla bir avuç kapitalist tekelin hakimiyetini korumak ve genişletmek emperyalistlerin yeni uyguladıkları bir taktik değil. Bugün Trump şahsında ABD emperyalizminin küstah ve buyurgan, diğer ülkelerin bağımsızlığını hiçe sayan yoğunlukta, çok keskin bir çatışma unsuru olarak ortaya çıkmasını tüm dünyada olduğu gibi ABD’de yaşanan bütünsel krizin derinliğinin boyutu ile ilişkisi içinde de düşünmek gerekmektedir.**
ABD emperyalizminin, emperyalistler arası rekabette bütün yapıp ettiği, Çin emperyalizmi başta olmak üzere diğer kapitalist ülkelerdeki ekonomik büyüme ve gelişmenin önüne geçmek, diğer emperyalist kapitalist ülkelerden avantajlı yanlarını koruyarak krizini ötelemek isteminden kaynaklanıyor. Çin’e karşı gümrük vergileri, yaptırımlar ve askeri tehditler eşliğinde Çin’le ticari ilişkileri güçlü ülkeleri de hizaya getirmek, emperyalist rekabette öne geçmek istiyor.
Bu duruma hazırlanan Çin emperyalizmi meydan okuyarak harekete geçen tek ülke oldu. AB emperyalistleri, Kanada, Brezilya gibi ülkeler başlarda yüksek volümlü itirazlarına rağmen istenen vergi oranlarında anlaşma yoluna gittiler. Trump’ın gümrük vergisi kararlarına ilk aşamada karşılık vereceğini açıklayan AB emperyalist ülkeleri, daha sonra yapılan görüşmeler sonucu yüzde 15 gümrük vergisi oranında uzlaştı. Avrupa Komisyonu’nun aldığı bu karara AB ülkelerinin tepkileri aynı olamazdı. Uzlaşılan oranı Fransa mağlubiyet olarak değerlendirirken otomotiv ihracatıyla ABD’ye bağımlı Almanya bu karardan memnun olduğunu açıkladı. ABD’ye en büyük ihracatı ilaç olan İsviçre ise en memnuniyetsiz ülke.
Emperyalist kapitalistler ekonomik rekabet savaşını tehditler, şantajlar, kimi zaman da geri adımlarla fakat fonda silahları göstererek sürdürmeye devam edecekler. Ama bu savaşı herbiri kendi içinde sınıf ve emekçilerin yüzyıllık kazanımlarına saldırmak dahil içteki savaşa paralel yürütüyorlar. Bunun karşısında ABD de içinde olmak üzere emeğe dönük saldırılara karşı direnişler de sürüyor. Kitlesel işten atmalar, doğanın talanı, kadın cinayetleri, taciz ve tecavüzler, göçmenlere ırkçı faşist saldırılar, eriyen ücretler, emekçilerin ellerinden alınan konut ve sağlık hakkı, Filistin şahsında emperyalist savaşa, silahlanmaya karşı direnişler hemen bütün ülkelerde ortaklaşa taleplerle sürüyor.
Neoliberalizmin meşruluğunu tamamen yitirdiği bir dünyada işçi ve emekçiler ABD ve diğer emperyalist kapitalist ülkelerin uluslararası politikalarının sonuçlarını derinden yaşıyor ve alternatifler arıyor. Bu, işçi ve emekçilerin her ülkede işsizlik güvencesizlik, insani olan tüm hakların budanması, yüz yıllık kazanımlara saldırı gibi ortaklaşan gündelik özgün talepleriyle ekonomik, siyasi askeri emperyalist savaşa karşı mücadelede sınırları tanımayan direnişler ve enternasyonal ağların örülmesi ile ileri taşınabilir.
Fakat ileri olanın deneyimlerinden yararlanacak, geri olanı sarsıp ileri çekecek enternasyonal direniş hafızasına geçilebilmiş değil. Alarm zilleri bu alanda mütevazı de olsa sınırları aşan örnekler yaratmamız konusunda daha da yüksek çalıyor!
(*) Açıklamanın yapılmasının ardından, ABD borsaları çöküş yaşadı. Doların değeri diğer para birimleri karşısında düştü. Bu alandaki dengesizlik; Apple CEO’su Tim Cook da ABD’ye 100 milyar dolarlık yatırım planladıklarını duyurmasının ardından ABD emperyalizmi için yüksek kârlar garanti eden “Muhteşem Yedili” (Apple, Microsoft, Nvidia, Alphabet, Amazon, Meta ve Tesla) hisseleri tavan yapmasında kendini gösterdi.
(**) ABD emperyalizminin “Ticaret savaşlarına” hegemonyasının çöktüğü için başvurduğu gibi uçlarda gezinen doğru olmayan yorumlar yapılmaktadır. ABD emperyalizmi askeri, teknolojik ve mali açıdan hegemonik bir güç olmayı sürdürüyor. ABD’nin mal ticaretinde yüksek oranda gerilediği gerçeği bu yorumları haklı çıkarmaz. ABD’nin dış ticaret açığı verdiği ülkelerin başında AB emperyalist ülkeleri geliyor. (2024 yılında ABD‘nin sadece AB ile olan dış ticaretinde 236 milyar dolar açık verdiği söyleniyor.


