Dünyanın “Hafif Süvarileri”: Göçmen İşçiler

Çiğdem Devran
Göç ve göçmen emeği, çok sayıda araştırma, kitap, film, müzik, tiyatro yapıtının da ilham kaynağı. Psikolojide dahi “Göçmen psikolojisi” diye göçün bireyler üzerindeki psikolojik etkilerini, göçmen emekçilerin yaşadıkları zorlukları ve uyum süreçlerini inceleyen özel bir dal oluştu.
Dünyada olduğu gibi Avrupa’da da göçmen emeğine talep olup olmadığını her dönem sistemlerin, kapitalizmin güncel ihtiyaçları belirler. Fakat son yıllarda göçmen emeğinin, bir bütün olarak göçmen işçinin dışlanması, emperyalist kapitalist ülkelerin bunu engellemek için Frontex gibi devasa özel ordu oluşturmaları, hem şantaj malzemesi olarak hem de sınıfı bölmek için rekabet unsuru olarak kullanmaları olanca çıplaklığıyla yaşanıyor.
Son on yıllarda Avrupa ülkelerdeki göçmen emeği tabloları da yaşanan savaşlarla sürekli değişiyor. Emperyalist kapitalist rekabetin ve pazarlara hakim olma mücadelesinin yol açtığı sonuçlardan biri de kitlesel göçler. Bu sınıf mücadelelerinin en temel boyutlarından olan “Emperyalist kapitalizmin coğrafyasını biçimlendirme” işlevini yüklenmiş şu ya da bu coğrafyaya doğru mobilize milyonlarca göçmen ve göçmen emeğinden söz ediyoruz. Uluslararası Göçmen Teşkilatı’nın (IOM), dünyadaki göçmen sayısının 2050 yılında 400 milyona ulaşabileceğini açıklamışken başka bir sonuç da düşünülemezdi. (Yerinden edilenlerin sayısı 117 milyon.)
Göçmen emeğini Marx “Sermayenin, kendi gereksinmelerine göre bazen şu, bazen de bu noktaya sürdüğü hafif piyadelere” benzetir. Tıpkı savaşta hızlı hareket eden birlikler gibi sermaye tarafından mobilize edildiğini söyler. “Hafif piyadelik” günümüzde geçici ve bazı coğrafyalarda kalıcılığa dönüşmüş olsa da, göçmen emeği konusunda kapitalizmin mantığı 1800’lerin sonundan günümüze çok fazla değişkenlik göstermedi.
Marx Kapital’in Birinci Cildinde (1867) göçmen emeğinin sermaye açısından nasıl işlev gördüğüne dair değerlendirmeler de yapar. Göçmen işçilerin, sermaye tarafından esnek biçimde kullanılan, ihtiyaç halinde bir yere sevk edilen ve daha sonra başka bir yere kaydırılabilen bir tür “yedek işgücü” olarak işlev gördüğünü ifade eder. Kapitalist üretim tarzının sürekli değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamak için işgücünü nasıl hareket ettirdiğini ve bu esneklikten en çok etkilenenlerin göçmen işçiler olduğunu vurgular.
Yerli ve göçmen işçilerin birbirinin rakibi ve biri diğerinin ekmeğini küçülten olarak görmesi, göçmenler üzerinden geliştirilen ırkçılığın emekçiler arasında azımsanmayacak etkisi de o yüzyıldan bu yüzyıla yeni formatlarla süregelmiştir.
Marx, Siegfried Meyer ve August Vogt’a 1870 tarihli bir mektubunda burjuvazinin yarattığı, yerli ve göçmen işçiler arasındaki rekabet ve bölünmenin burjuvaziye iktidarını sürdürmede yardımının büyüklüğünü anlatır. Göçmen düşmanlığının sınıfı nasıl burjuvaziyi savunmaya ittiğini o dönemin İngiliz ve İrlandalı işçileri üzerinden ele alır:
“İngiltere’deki her sanayi ve ticaret merkezinde, artık, iki düşman kampa, İngiliz proleterler ile İrlandalı proleterlere bölünmüş bir işçi sınıfı var. Sıradan İngiliz işçi, İrlandalı işçiden kendi yaşam standardını düşüren bir rakip olarak nefret ediyor. İrlandalı işçi karşısında kendisini hâkim milletin bir üyesi olarak görüyor ve bunun sonucu olarak İngiliz aristokratlarının ve kapitalistlerinin İrlanda karşısındaki bir aracı haline geliyor, dolayısıyla onların kendisi üzerindeki tahakkümünü de güçlendirmiş oluyor. İrlandalı işçiye karşı geliştirilmiş dinî, sosyal ve millî önyargıları benimsiyor. İngiliz işçi sınıfının, örgütlülüğüne rağmen güçsüz oluşunun sırrı bu antagonizmadır. Kapitalist sınıfın iktidarını idame ettirmesinin sırrı buradadır.”
Bütün engellemelere rağmen göç sürüyor, göçmen emeği yer değiştiriyor
Uluslararası Göç Örgütü‘nün 2024 raporuna göre dünya genelinde 281 milyon göçmen bulunuyor. Bunun yine dünya genelinde yaklaşık 169 milyonu göçmen işçidir. Dünyada da Avrupada da göçmen işçiler sermayenin ucuz işgücü ihtiyacının dayanaklarını oluşturuyor. Esnek, güvencesiz daha da önemlisi örgütsüz şekilde çalışan göçmen işçilerin kapitalistler için muazzam kârların öznesi olması da derinleşiyor.
Burjuva liberal araştırmacılar göçün temel belirleyenini küreselleşmenin nimetleri sonucu daha iyi yaşam koşulları sunan yerlere akma olarak gösterir. Fakat yine UEG’nun raporuna göre, emperyalist müdahaleler sonucu yaşanan savaş ve çatışmalar göç rotalarının temel belirleyeni olmaktadır. 2023 raporlarında göçmenlerin yüzde 73’ünü beş ülkeden göç edenlerin oluşturduğu belirlenmiş. Suriye, Ukrayna Afganistan, Venezuela ve Sudan. Alınan devasa önlemlere rağmen sığınma amaçlı gelenlerin sayısı 37 milyondur. Bunun II. Dünya Savaşı bir yana bırakılırsa son iki yüzyılda yaşanan savaşların yarattığı göçleri aştığı söylenmektedir. Ekosistemlerin yok olması, su kaynaklarının kapitalist kârlar için tüketilmesi, iklim değişikliği sonucu oluşan kuraklıklar, seller gibi sorunlar, yaşanmaz hale gelen koşullar yine kitlesel göç hareketlerini tetikliyor.
2019 yılına ait verilere bakıldığında en fazla göçmene sahip olan ülke, yaklaşık 51 milyonluk göçmen nüfusu ile ABD’dir. ABD’yi, 13 milyon göçmene sahip olan Almanya ve Suudi Arabistan takip ediyor. Türkiye ise 5,9 milyon göçmenle on ikinci sırada yer alıyor. Tabii ki bunlar kayıtlı olanlar… Dünya çapında sayısı sadece tahmin edilebilen milyonlarca kayıtsız göçmen işçi olduğu düşünülürse, rakamları ülkelere göre kaça katlayacağını hiçbir istatikçi bilemez.
Günümüzde göçmen emeğini ve işçileri tanımlayan özellikler yalnızca kapitalist ülkelerin ihtiyaçlarıyla ya da savaş, doğanın yıkımı, açlık, yoksulluk gibi yarattığı felaketler sonucu en ağır çalışma koşulları ve düşük ücretle sınırlı değil. Kapitalist üretim tarzının sürekli değişen ve teknolojik gelişkinliğe paralel yenilenen ihtiyaçlarına göre göçmen emeği ya bazı sektörlerle sınırlandırılıyor, özel teşvik programları üzerinden kafa ve kol emeği özendiriliyor ya da kendi düzenlerinin işine yaramayacak “Düzensiz göçü önleme” adı altında kalifiye olmayan işgücünü ülkelere sokmamak için insanları denize dökerek öldürme push back (geri püskürtme) politikaları da içinde olmak üzere, sınır kontrolleri devasa silahlı özel ordularla yapılıyor.
Günümüz gerçekliğinde emek göçünün temel nedenini savaşların yol açtığı yıkım oluşturmakta; giderek artan kısıtlamalar, işsiz, yoksul işçi ve emekçi yığınları ölümü bile göze alarak coğrafya değiştirmeye zorluyor. Sınırdışı edilme korkusuyla daha çok taşeronun da taşeronu firmalarda, 12 saati bulan en iğrenç işlere dahi razı oluyorlar.
Avrupa’da 1950’ler sonrası göçlerde göçmen işçiler fabrikalarda, madenlerde yoğunlaşmaktaydı. Son on yıllarda gelen göçmen işçiler genellikle sağlık, tarım, gıda işleme, yemek sanayi ve konuk ağırlama, temizlik, inşaat gibi sektörlerde taşeron ya da taşeronun taşeronu firmalarda çalışmaktalar. Pazarcılık, seyyar satıcılık ve ev hizmetleri gibi kayıtdışı işler de göçmen işçilerin yoğunlaştığı alanlardır. Yoksullukla mücadele ve insani yardım kuruluşu Oxfam tarafından yayınlanan bir araştırmaya göre, Avrupa’da en az 2,4 milyon göçmen tarım işçisi uzun saatler, mesai ücreti ve sağlık hizmeti olmaksızın köle gibi çalıştırılıyor.
Teknolojik Rekabet Vasıfsız Emek İstemiyor
Emperyalistler rekabet ve güç mücadelelerinde yapay zeka, 5G siber güvenlik vb. teknolojik rekabetin kızışması, nitelikli işgücüne dayanan rekabet gücü üzerinden yükselmesi emperyalist kapitalistlerin özelde göçmen emeği genelde vasıfsız işgücüne karşı bu denli saldırgan oluşları işin bir boyutudur. Nitelikli işgücü istemi de kapitalist ülkelerin ihtiyaçlarına göre belli bir seçicilikle şekillenmektedir. Avrupa ülkeleri vasıfsız işgücünü geri püskürtme, nitelikli ve ucuz işgücünü çağırma stratejisi izlemektedir. Öte yandan ABD, Japonya, G. Kore, Almanya ve Çin vb. ülkelerde kendi ülkelerinde yüksek vasıflı işçi göçmenler yetiştiren STEM (Bilim, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik – Science, Technology, Engineering, and Mathematics) gibi sistemlere kaynak aktarmak yerine kendi ülkesinde eğitim almış yüksek vasıflı işgücünü direkt aktarmak istemektedir.
Göçmen işçi yoğunluğu alanında dünyada ikinci Avrupa’da birinci sırayı tutan Almanya’da yine vasıfsız işgücünü püskürtme sağlık, bilişim teknolojisi ve mühendislik gibi hangi alanda açık varsa geçici süre göçmen işçileri kiralama sistemi biçiminde şekilleniyor. 1 Haziran 2024’de yürürlüğe giren Nitelikli İşgücü Göç Yasası (FEG) verdiği oturum süreleri ile kalifiye işgücünü tekellere kiralamaktadır. Mavi kart (Mavi Kart Almanya’da en fazla dört sene veya iş sözleşmesi süresince geçerliliği bulunan bir oturma izni) ve puanlama sistemine tabi tutulan işçilerin aranan kriterlere uygun olup olmadığı, mesleki deneyimi, Almanya ile bağlantılar ve yaş gibi kişisel kriterler dikkate alınan bir seçicilikle yapılıyor.
Modern “Köleliğe” Gelinceye Kadar…
Emek göçünün tarihi çok eskilere dayanıyor. Fakat gelişen bilgi iletişim teknolojilerinin, kapitalist üretimin neoliberal döneminin ürünüymüş gibi yansıtılması yaygındır. Bir bütün olarak emek göçünün tarihini bir yazıda anlatmak mümkün değildir. Ancak yoğunlaştığı belli tarihsel kesitlere, üretim ve değişim ilişkileri içerisinde değinirsek:
Emek göçü kapitalizmde kapitalist üretim ilişkilerine göre şekillenmiştir. Fakat emek göçünün kökleri sömürgecilik dönemiyle başlar. 1550’li yıllarda, şeker ve tütün çiftliklerinde çalıştırılmak üzere köle tacirleri tarafından Batı Hindistan’a gönderilen Afrikalılar ilk göçmen işçiler olarak tarihe geçmişlerdir. Bu süreç ve sonrasında köle, sömürgeciler tarafından bir coğrafyadan diğerine sürekli olarak göç ettirilmiştir. 16. ve 17. yüzyılda da gemilerle yollanan kölelerin yüzde 41’i İngiltere’ye, yüzde 29’u Portekiz’e, yüzde 19’u Fransa’ya ve yüzde 6’sı da Hollanda’ya gönderilmiştir. Yaşadıkları süre içinde doğum ve çocuk bakımı gibi çalışmaya ve üretime ara vermelerini önlemek için kadın köleler düşük yapmaya ya da canlı doğum yaptıklarında bebeklerini öldürmeye zorlanmış. Fakat köle ticaretinin cazibesi rekabeti körükleyince köle fiyatları 1760’lardan başlayarak artmaya başladı.
Köle ticaretini ilk yasaklayan İngiltere (1807), ikincisi ise ABD (1865) oldu. Ama Hollanda başta olmak üzere Avrupa devletleri bu ticareti uzun yıllar sürdürdü. Daha sonraları senet karşılığı işçi çalıştırmak köle ticaretinin yerini aldı. Bu işçiler, genellikle uzun sürelerle çalıştırılmak üzere senet imzalatılarak başka ülkelere gönderilen insanlardı. Çocuk yaşta kaçırılarak ya da başka ülkeye gidebilmek için imzaladığı borç senetleri karşılığında göç ettirilen bu işçiler, ölümüne çalıştırıldı. Böylece köle olarak satılmanın yerini yarı köle olarak kiralanma aldı.
En fazla “sözleşmeli işçi” ihraç eden ülkelerin başında Çin ve Hindistan geliyordu. Bu işçiler birçok filme de konu olan altın madenciliğinin yanı sıra ABD ve Panama’daki demiryolları inşasında da önemli roller oynadılar. Hintli işçiler Doğu Afrika ve Karayipler’deki şeker kamışı tarlalarında çalışıtırıldı. Çalışma koşulları dayanılmaz ölçüde ağır ve ücretleri yerli işçilere göre azdı.
Bugün, göçmen emeğinin yoğunlaştığı Avrupa o dönem yoksulları başka ülkelere göç etmeye zorlayan bir konumdaydı (Amerika‘ya). Sözleşmeli yarı kölelik sistemi ilk olarak Malaya’da, Güneydoğu Asya’da kaldırıldı. Fakat Hollanda bu sistemi kendi sömürgelerinde kullanmaya (1941’lere kadar) devam etti. Bu süreç aynı zamanda yarı köle emeğinin bütün dünyaya yayıldığı, en büyük tektonik kaymaların da olduğu bir süreçtir. Avrupa’da Hollanda, İspanya gibi ülkelerdeki yoksulluktan kaçan yüzbinlerce insan Orta ve Güney Amerika’ya, Karayipler’e göç etti. Örneğin 3,5 milyon Alman, tarımda yaşanan değişimler ve kırsal kesimdeki açlık, yoksulluk kıtlıktan kaçarak diğer ülkelere göç etti.
Göç kısıtlamaları ilk kez ABD’de 1921‘de çıkartılan “Kota Yasası” ile getirildi. Bunu 1924’de “Göçü sınırlandırma yasası” takip etti. Bu yasayla Avrupa devletleri kendi vatandaşlarını kendi sömürgelerine göndermeye başladı.
I. ve II. Dünya Savaşları ve Avrupa’ya Emek Göçü
Avrupa ülkelerini emekçi ihraç eden konumdan emekçi ithal eden bir konuma getirmesi birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşları sonucunda olmuştur. 1950’li yıllardan itibaren ise Federal Almanya, başta Türkiye ve Yugoslavya, Fransa da Kuzey Afrika’dan olmak üzere kendilerine dönük emek göçünü özendirici politikalar izlediler. Yine 1950 ve 1960’lı yıllarda İngiltere, en fazla emek göçünü Batı Hint Adaları ile güney Hindistan’dan almıştır.
Kapitalist sömürü ve pazarlar üzerine emperyalist politikaların sonucu olarak yalnızca son 50 yılda 175 milyondan fazla insan göç etti. 2020 Dünya Göç Raporu’na göre, 2019 yılında 26 milyon kişi şiddet ve çatışma nedeniyle ülke dışına çıkarken 55 milyon kişi ise ülke içinde yer değiştirdi.
Rapor, Somali, Etiyopya ve Güney Sudan’a “yerinden edilen insan sayısının en fazla olduğu ülkeler” diyor. Türkiye, Lübnan, İran, Pakistan, Ürdün, Etiyopya gibi ülkelerde de çevre ülkelerden gelen yüz binlerce ve toplamında milyonlarca göçmen ve sığınmacı bulunuyor. Rapora göre, 2020 itibarıyla, Avrupa ülkelerinde 87, Asya ülkelerinde 86 milyon göçmen yaşamaktadır.
Göçün Çifte Karakteri
Avrupa ülkelerdeki göçmen işçiler, siyasal askeri zor, savaşlar, ekolojik sistemin çöküşünün sonuçları… hangi nedenlerle yaşadığı yerden göç ederse etsin ucuz işgücü olarak katmerli sömürülmesi düsturu değişmiyor. Fakat kapitalizmin bütünsel krizi karşısında yürüttüğü yeni saldırı dalgası göçmen yerli ayrımı gütmeksizin gelişiyor. 8 saatlik işgününün esnekleştirilmesi, güvencesiz çalışma koşulları, kitlesel işten atmalar, emeklilik yaşının yükseltilmesi sınıf ve emekçileri bir bütün olarak hedeflemektedir. Yerli işçilerin haklarını da göçmen işçileri de altlara doğru iten bir gidiş söz konusu.
Tekelci kapitalistler devlet sendikalarının onlara desteğine rağmen köken ülkeleri neresi olursa olsun, sınıf ve emekçilerin ortak grev ve direnişlerle kaynaşmasının proletarya enternasyonalizmi görüşlerini güçlenmesinin koşullarını kendi eliyle hazırladı, hazırlamayı da sürdürüyor.


