Bilimsel Devrimin Yeni Şafağı

310

D. Emrah Zıraman

 Düşün, uzay çağında bir ayağımız,

Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri

Düşün, olasılık, atom fiziği

Ve bizi biz eden amansız sevda,

Atıp bir kıyıya iki zamanı

Yarının çocukları, gülleri için,

Koymuş postasını,

Görmüş restini.

He canım,

Sen getir üstünü. (Ahmed Arif)

İnternetin getirdiği bir hızla birlikte doğa bilimlerinde insanı şaşırtan yeni bilimsel keşifler, buluşlar hemen her gün insanın karşısına çıkıyor. Dünyanın milyonlarca ışık yılı ötesindeki bir gezegenin keşfinden atom altı düzeyde bulunan yeni bir gelişmeye kadar. 

Ancak bu bağlamda 2025 Nisanı’nda bilimsel devrimlerin yeni bir şafağına işaret edecek üç bilimsel haber sadece bilim çevrelerinde sınırlı kalmayıp genel kamuoyunda da yer buldu: büyük patlama öncesine dair veri, sicim teorisinin ilk kanıtı ve başka bir gezegende yaşama dair kanıt. 

Her üç bilimsel olay bizzat doğa bilimleri çevrelerinde peşinen kabul görmeyip bilimsel kriterle ele alınıyor olsa da çok ciddi değişiklikleri işaret ediyor. En başta bu üç haberin pek çok başka ve kayda değer bilimsel gelişme, keşif veya buluştan ciddi farkları var. Üç haberde bilinen sınırlarının ötesine dair veriler: bilinen evrenin ötesi, bilinen maddenin ötesi ve bilinen içinde hayat olan dünyanın ötesi

Doğa bilimleri uzun süredir bu üç alanda çalışmalarını sürdürüyor olsa da Nisan ayında haber olan bu üç gelişme bilimsel teorinin somut, maddi kanıtlarına doğru atılmış büyük adımlardır. Bu haberler Khuncu bağlamda henüz “bilimsel devrim” değillerse bile onun 21. yüzyıldaki “yeni şafağı”na kesin biçimde işaret ediyor. 

Marksizm ve doğa bilimleri

Günümüz Türkiyesi’nde kendisini özellikle Marksizm içinde tanımlayan hemen her çevrede doğa bilimlerine ilginin yerlerde süründüğü bir dönemden geçiyoruz. Marksizm’in bilim olduğunu politik söylemde savunup bilimin kendisine bu kadar uzak olmanın gerekçesi sadece keskin sınıf mücadelesi içinde bilimle uğraşan devrimci kadroların varlığı/yokluğu ile tarif etmek büyük darlık olur. Bu durumun arkasında teoriye uzaklık gibi tasfiyeci bir aklın olduğunu başa yazmak gerekir. Hal böyle olunca Türkiyeli Marksistlerin (siyasetlerin, çevrelerin) bilimle özel olarak haşır neşir olmaları politik sistematik çaba, bireysel ilgi ile sınırlı kalıyor. 

Bilimsel gelişmeler Marksizmin diyalektik materyalist yöntemini yani tarihsel gelişmeye yaklaşımını güçlendirir hatta onun temel malzemesini oluşturur. Ancak Marksizm, ilişkilerin gelişme süreçlerine bilimsel gelişmelerin ışığını düşürerek serimlese de esas çıkış noktası her zaman toplumsal maddi gerçeklik içindeki çelişki ve çatışma dinamiklerini yakalamak olmuştur. Bu dinamiklerin nereye evrilebileceği konusunda bilimin de yardımıyla geliştirdiği diyalektik yöntem sayesinde sistematik bir bütünlük ortaya koyar.

Marx’ın Londra’da fuarlara gidip yeni icatları incelediği; Engels’in antropolojiden (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni çalışması) kimyaya kadar dönemin bütün temel tartışmalarında konunun matematiğini bilecek kadar hakim olduğu (Doğanın Diyalektiği çalışması); Lenin’in Materyalizm ve Ampiryokritisizm’i çalışmasını dönemin bilimsel çalışmalarının çarpıtılmasına bir itiraz olarak kaleme aldığı bilinir. 

Ancak Marksizm’in bilimselliği onun kurucularının basitçe doğa bilimlerine ilgisine indirgenemez. Tam tersine 19. yüzyılın üç büyük buluşu Marksizm’in bilimsel damarını oluşturur: hücrenin bulunuşu, enerjinin dönüşümünün bulunuşu ve evrimin bulunuşu. 

Engels Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu çalışmasında “bilgimizi dev adımlarla ileri götürmüş olan özellikle üç büyük buluşun” önemini şöyle açıklar: 

hücrenin bulunuşu; dolayısıyla, yalnızca bütün üst organizmaların gelişmesi ve büyümesinin tek bir temel yasaya göre meydana geldiği tanıtmakla kalınmadı, ama hücrenin dönüşme yeteneğinin, organizmanın da hangi yolla türediklerini değişikliğe uğratabildiklerini ve dolayısıyla bireysel olmaktan öte bir gelişmeyi tanıyabildiklerini gösterdiği de kabul edildi. – İkincisi, enerjinin dönüşümünün bulunuşu: bu buluş, en başta inorganik doğada etkin olan bütün sözde güçlerin, mekanik kuvvetin ve tamamlayıcısı potansiyel denilen enerjinin, ısının, ışınımın (ışıyan ışık da ısının), elektriğin, manyetizmanın, kimyasal enerjinin hepsinin bir takım belli nicel oranlara göre birinden ötekine geçen evrensel bir hareketin değişik gösterileri olduklarını göstermiştir…  En sonu, ilk kez Darwin’in yaptığı tümü̈ kapsayan tanıtlama, ki buna göre, halen çevremizi kuşatan bütün doğa ürünleri, insanlar da içinde olmak üzere, hepsi başlangıçta az sayıda tek hücreli tohum özünden başlayan uzun bir gelişme sürecinin ürünüdürler… (Engels, 1992, 44-45, boldlar bana ait)

Bu üç büyük buluş sayesinde “doğa görüngüleri arasındaki ardarda zincirleme sıralanışını değil, ama başka başka alanlar arasındaki bağıntıyı da gösterebilecek ve böylece ampirik doğa bilimin bize sağladığı olgular yardımıyla doğanın zincirlenişinin bütün halinde tablosunun hemen hemen sistematik biçimde sunabilecek durumdayız” der Engels. (age, 45) 

Engels’in kaleme aldığı bu kısa paragrafta bilim ve Marksizm ilişkisinde Marx’ın kapitali incelemeye onun hücresi olarak ele aldığı meta ile başlaması da var; tarihin evriminde kapitalizmin mutlak biçimde yıkılacağının bilgisi de sınıflı toplumdan sınıfsız topluma dönüşümün hangi koşullara bağlı olduğu da vardır. 

Marksizm ve bilim ilişkisi birkaç paragrafa sığmayacak kadar hacimli bir konu olmakla beraber bu ilişkinin öz olarak yukarıdaki gibi olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Ancak Marksizm’in özünün “saf ve kendi tarihi olan bilim” olduğunu iddia etmek Marksizm’e aykırı olur. Marksizm, topluma dair her şeyde olduğu gibi bir durumun kendi tarihi ne olursa olsun insanlık tarihinin parçası olduğunu ısrarla vurgular. Bu nedenle bilimin tarihi de onu var eden üretim koşulları ve ilişkilerinden bağımsız düşünülemez. Marksist klasiklerde bu çerçeveye dair pek çok kaynak vardır. Örneğin Engels, bilimin tarihini de ele aldığı Doğanın Diyalektiği çalışmasında bilim ile toplumsal ilişkileri iç içe değerlendirir. Kitabın Bilim Tarihi bölümünde “Ortaçağ kentlilerin yarattığı sanayi üretimi ve ticaret son derece büyük bir gelişme göstermişti” derken “tarihsel malzeme” olarak “8. Yüzyılda Fransa’da su ile çalınan org” veya “pusula[nın] 1180 dolaylarında Araplardan Avrupalılara…” gelişini örnek verir. (age, 244-246)

“Bilimsel devrim”in sınırları

“Devrim” denildiğinde Marksistler haklı olarak hemen kulak kabartırlar. Çünkü devrim sözcüğü burjuvazi ve onun Marksist hareket içindeki uzantıları tarafından çarpıtılarak kullanılan, bu anlamda fazlasıyla kirletilmiş bir kavramdır aynı zamanda.  Devrimi hedefleyen bir siyasal hareket olarak neyin devrim olup olmadığı Marksizm için hayati bir öneme sahiptir. 

Marksizm için devrim, toplumsal bağlamda üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiden doğar. Siyasal anlamda o zamana dek egemen olan sınıfın iktidarının zor aracılığıyla yıkılıp yerini yeni bir sınıf iktidarının alması anlamına gelir. Bu bağlamda Marksizm için devrim, insanlık tarihinin en kapsayıcı, değiştirici, dönüştürücü, Marx’ın ifadesiyle “tarihin lokomotifi” pratik olarak kabul edilir. 

Elbette kapitalizmle doğa bilimleri arasındaki sıkı ilişkiyi ele alırken kapitalizmin özellikle göreli artı-değeri daha da büyütmek için teknolojinin gelişmesinde bilime hem ihtiyaç duyup hem de bilimi kıskaç altına aldığını göz ardı eden bir bilimsel devrim tartışmasının en başta güdük kalacağının farkında olmak gerek. Ancak bilimsel devrimlerin üretim ilişkileri ve biçimleri arasındaki sımsıkı bağ, yazının işaret etmek istediği güncel ve önemli tartışmaları gölgelememek amacıyla fenomenolojik yaklaşımla yazı boyunca paranteze alınıyor.

Konumuz bağlamında “bilimsel devrim”in tanımını Thomas S. Kuhn’un 1962 yılında yayınladığı Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabındaki tarifi ile sınırlı tutacağız. Keza Kuhn’un kendisi bile devrim tarifinin basit bir indirgeme yapamayacağının farkında olarak çalışmasında bilimsel devrimleri tanımladığı bölümde (9. bölüm) siyasi devrimler ile fark ve benzerliklerini tartışmış. (age, 183-186)

Khun’a göre paradigma ve bilimsel devrimler birbirinden bağımsız ele alınamayacak iki kavramdır. Kuhn “sosyolojik denebilecek anlamlarını” ele alarak paradigmayı “Bir tarafta, terim belli bir topluluğun üyeleri tarafından paylaşılan inançların, değerlerin, tekniklerin bütününü” ve “Diğer tarafta da…Model yahut örnek olarak kullanılan ve gerektiği zaman olağan bilimdeki bütün diğer bulmacaların çözümleme temeli olarak kesin kuralların yerine kullanabilen somut bulmaca çözümleri.” biçiminde tarif eder. (age, 278) Kuhn paradigmanın ikinci anlamını “hiç değilse felsefi açıdan” daha derin olarak görür. 

Kuhn’un paradigma tanımını somutlayacak olursak, Einstein’ın genel göreliliği ele aldığı 1905’te yayınlanan makalesine kadar fizikçiler, kimyacılar, astronomlar dünyayı evreni Newton’un doğrusal çekim yasasına göre, Khun’un ifadesi ile paradigması ile, ele alıyorlardı. Bu alanlarda çalışan her bir bilim adamı karşılaştığı problemleri, bulmacaları, Newton’a göre çözüyorlardı. Ama Einstein’ın 1905 makalesinden sonra ise aynı problemler bu sefer Einstein’ın kütle çekim yasasına, yeni paradigmaya göre, çözülmeye başlandı. Hem Newton hem de Einstein fizikle ilgili temel problemleri çözen paradigmalar bulmuştur. 

Kuhn’un “bilimsel devrim” olarak tarif ettiği şey tam da bu paradigmaların nasıl değiştiğine dairdir. Kuhn bilimsel devrimleri “birikimci değil gelişimci” olarak ele alırken basitçe “eski bir paradigmanın yeni, bağdaşamayan bir yenisinin tamamıyla ya da kısmen alması” olarak tanımlar. (age.183) “Bu konuda söylenecek daha çok şey var” diyen Kuhn, nasıl “siyasi devrimleri başlatan etken, var olan kurumları bir ölçüde zaten kendi eserleri olan ortamın sorunları karşısında giderek yetersiz kaldıklarının artan ölçüde hissedilir hale gelmesi”yse  bilimsel devrimlerin de “buna çok benzer bir şekilde, yani, eldeki paradigmanın araştırmayı zaten kendisinin odaklamış olduğu bir doğa parçasını incelemek için gerekli işlevi artık yapamadığının artan ölçüde hissedilmesiyle…” başladığını söyler. 

“Olağan bilim” dönemlerinde mevcut paradigmaya göre bilimsel işlevlerin (çözümlerin) artık eskisi gibi yerine gelmediği süreci Khun “bilimsel bunalım” olarak ele alır. Siyasal devrimlere atıf yaparak “bunalım derinleştikçe… yeni bir kurumsal çerçevede tekrar kurulması için ortaya atılmış somut bir öneriye bağlanırlar… Bu kutuplaşma bir kez oluştuktan sonra da, siyasi çözüm olasılığı ortadan kalkar” der. (age.185)

 

Yeni ve eski paradigmaların birbirini beslemesinden içe içe geçmesine kadar bilimsel devrimin dinamik yapısını analiz eden Kuhn, nihayetinde bunalıma giren paradigmanın yerine yeni paradigmanın geçmesiyle bilimsel devrim sürecinin bir sonraki bunalıma kadar bittiğini belirtir. Ders kitaplarının ancak bilimsel devrimlerin “bitmesi” yani yeni paradigmanın sistematikleşmesiyle yazılabileceğini söyleyen Kuhn, bilimin birikimle değil devrimlerle ilerlediğini savunurken bile olağan bilimlerin mevcut paradigma ile bilimsel birikimi nasıl büyüttüğünün de hakkını teslim eder. 

Kitabının tamamı “nesnel” doğa bilimlerinin tartışmaları üzerine yapmış olsa da Kuhn, sonlara doğru zamanındaki doğa bilimlerinin ideolojik çarpıklığını da gözler önüne sürer: “Bilmek-istediğimize-doğru-evrim düşüncesinin yerine, bildiklerimizden-başlayan-evrim düşüncesini koymayı bir öğrenebilsek, belki böylece bir sürü̈ rahatsız edici sorundan da kurtulmuş olurduk.” (age. 272, italik yazara ait)

Kuhn’un düşüncelerinin parlak yanı bilimsel devrimleri sadece saf bilim ve mantık devrimleri olarak ele alması değildir. Bununla birlikte Kuhn bilimsel devrimi bilimsel paradigmayı savunan ve/veya reddeden bilim insanları aralarındaki ilişkiler olarak da ele alır. Bu bağlamda bilimi sadece kendinde bir şey olarak değil insan ilişkisi olarak da görür. Ancak Kuhn’un bilimde gördüğü insan ilişkisi sadece bilim insanları arasındaki ilişkiyle sınırlıdır. Bilim ve toplum arasındaki insan ilişkilerinin bütün halini (tarihi, toplumsal üretim ilişkilerini vb.) dikkate almaz

Zaten Kuhn’un etkisi sadece bilim insanları ile sınırlı kalmayan çalışmasına dair en temel eleştiri onun bilimin toplumla ve tarihle bağının göz ardı etmesi olarak tarif edilir. Örneğin Helena Seehan, Marksizm ve Bilim Felsefesi çalışmasında Engels’in bilimdeki ilericilik gericilik tartışmasını tarihsel bağlamda yürütürken Kuhn’un  sadece bilimle sınırlı kaldığına (age, 63) dikkat çeker; Kuhn’a olan hayranlığı hiç esirgemeyen, çalışmasının insanları şaşırtmasının hakkını veren Jay Gould ise Evrimci Teorinin Yapısı’nda Kuhn’un doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasındaki paradigma etkileşimini dahi eksik algıladığını, bu etkileşimin esas kaynağının “Batılı ulusların endüstriyel ve sömürgeci genişlemesinde[ki] ‘ilerleme’” olduğunu söyler. (age, 967)

Ancak tüm eleştirilere rağmen bilim sosyolojisini 20. yüzyılın birikimi ve sınırları içinde ele alan Kuhn bilim tarihinin devrimci yanına odaklanır. Kuhn bilimin devrimci süreçlerini incelerken onun içsel bağıntılarına (diyalektiğine) odaklanır. Kuhn’un çalışmasındaki bu iki odak tüm eleştirilere rağmen bugün bile dikkate alınmasına olanak sağlıyor.

2025’te üç buluş

Yazının başında da belirttiğimiz gibi Nisan ayında kamuoyuna yansıyan üç bilimsel gelişmenin Khuncu bağlamda ‘21. yüzyılın bilimsel devrim şafağına’ işaret ettiğini söylemek mümkün. 

Halen geçerli evren paradigmasına göre evren yaklaşık 13,8 milyar yıl önce Big Bang (büyük patlama) ile oluştu. Bugün evrende var olan her şey, geri dönüp sarıldığında sonsuz enerjinin biriktiği bir noktanın patlaması ile oluştu. Doğal olarak evrene bakıldığında hiçbir şeyin yaşı 13,8 milyardan daha fazla olamaz. 

Ancak Physical Review Letters’ta Şubat 2025’te yayınlanan bir makalede evreni oluşturan karanlık maddenin evrenden daha yaşlı olduğu iddia edilmektedir. Makale yazarlarının, James Webb’in adını taşıyan son teknoloji ürünü uzay teleskoplarının gözlemlerine dayanarak yaptıkları hesaba göre karanlık maddenin yaşı yaklaşık 1024 saniye. Bu da evrenin oluşumundan daha uzun bir süreye işaret etmektedir. Yazarların hesaplamalarının teorik matematik bir hesaplama değil bir gözleme dayandığını da belirtmek gerekir. 

İkinci gelişme bu sefer mikro düzeyde yaşandı. Kuantum mekaniği ile Einstein’ın genel görelilik teorisini birleştirmeyi amaçlayan sicim teorisi, maddeyi oluşturan en küçük yapı parçasının 1 Planck uzunluğunda, 10-35 mm civarındaki sicimler olduğu iddiasındadır. 0 virgülden sonra 35 tane daha sıfır uzunluğunun enerjisini ölçmek bugüne kadar mümkün olmadığı için sicim teorisi saf matematik düzeyinde kalmıştır. Ancak hakem sürecinden henüz geçmemesine rağmen Nisan başında Arxiv.org’ta yayınlanan bir makalede karanlık enerji çalışmalarının beklemedik biçimde sicim teorisiyle uyumlu sonuçlar verdiği açıklandı. Son teknolojiyle üretilen DESI (Dark Energy Spectroscopic Instrument-Karanlık Enerji Spektrum Aletinin) ile karanlık enerjinin evrenin genişlemesi sırasında ortaya çıkan değişimler inceleniyor. DESI ile yaptıkları çok yüksek hassas ölçümleri sayesinde elde ettikleri verileri sicim teorisi denklemlerine uyguladıklarında araştırmacılar gözlem ile teorinin uyuştuğunu keşfettiler. 

Üçüncü ve son olarak K2-12b’nin keşfi. 17 Nisan’da Avrupa’da akşam son dakika haberi olarak verilen habere göre NASA’nın James Webb teleskobu ile K2-12b gezegenini inceleyen Cambridge Üniversitesi Astronomi Enstitüsü’ndeki ekip, bu gezegende dimetil sülfür (DMS) ve dimetil disülfür (DMDS) buldu. DMS ve DMDS’nin özelliği ise bu gazların deniz fitoplanktonu ve bakterileri tarafından üretiliyor olması. Bu iki gazın bulunuşu doğrulandığında dünya dışında bir gezegenin de varlığı kesinleşmiş olacak. 

“Doğrulandığında” diyoruz çünkü K2-12b’de DMS ve DMDS’nin bulunuşunun doğruluk oranı yüzde 96. Bilimsel açıdan ‘keşif’ olarak kabul edilmesini olanaklı kılacak değer ise yüzde 99,99. Aradaki yüzde 3’lük fark, bu iki gazın tamamen inorganik olarak var olma ihtimalini barındırıyor. 

Bilimsel devrimin şafağı

Bu üç bilimsel gelişme hem Khuncu bilimsel devrim kavramı bağlamında hem de Marksizm bağlamında çok ciddi ve kayda değer tartışmaları içeriyor. 

Sondan başlayacak olursak K2-12b gezegeninde bulunan gazların yüzde 96 doğrulukta olması dolayısıyla henüz bilimsel bir keşif özelliği kazanmamış olması heyecanı düşürmeye yetecek gibi gözüküyor. Ancak bilim insanları başta olmak üzere bu bulgunun heyecan yaratmasının öncelikli nedeni James Webb teleskopunun varlığı. Tabii ki askeri amaçlarla 2002’de gündeme gelen James Webb teleskopu 15 Aralık 2021’de fırlatıldı. Ve fırlatıldıktan yedi ay sonra 12 Temmuz 2024’te gözlemlediği alanlara dair ilk tam renkli verileri aktarması ile başta astronomi dünyası olmak üzere bilim dünyasının kelimenin tam anlamıyla aklı çıktı. 

James Webb’in gönderdikleriyle teknolojik olarak Webb’in önceki versiyonu olan Hubble Teleskopunun bile ulaşamadığı bir veri yığını ve kalitesi ortaya çıktı. Hubble ile elde edilen verilerin kerelerce fazlasının elde edilmesi ile Kuhncu anlamda pek çok bilimsel paradigma değişikliğinin ilk işaretleri de ortaya çıktı. 

Bu bağlamda Webb’in fırlatılmasından sadece dört yıl sonra bir gezegende yüzde 96 doğruluk oranında yaşam olabileceğinin kanıtı bulunması, önümüzdeki birkaç yıl sonrasında ulaşılacak bilgilerin ilk göstergesi gibi. 

Big Bang teorisi gibi evrenin büyüklüğüne dair bir teorinin (paradigmanın) sarsılması diğer yandan atom altının da altına dair teorinin (paradigmanın) gözlenebilir kanıtlarının elde edilmesi 21. Yüzyılın bilimsel devrim şafağına dair ilk ciddi ip uçları olarak görülebilir. 

Bu üç bilimsel olayın Marksizm açısından önemi ise onun ruhunu oluşturan devrimci yönteminin (diyalektik materyalizm) geçerliliği ve canlılığının bir kez daha doğrulanmasında yatmaktadır: Evrenin de ötesinin olması, maddenin temel yapı taşının yeniden tanımlanması, başka bir canlı gezegenin mümkünlüğü bize hem maddenin kendisi dışında hiçbir var oluşun mümkün olmaması olan materyalizmi hem de maddenin sürekli değişim içinde olması olan diyalektiği yeniden ve yeniden gösteriyor.

Bir Marksist’in materyalist aklı, hali ve görevi, içinde yaşadığı dünyayı değiştirmek, dönüştürmektir. Bilincimizin bir yanının gökyüzünde bir yanının atomda olmasının kapitalizmi devirmenin anahtarını bulmaya yardım edeceği aşikardır. 

Aya gidilecek

 – daha da ötelere Teleskopların bile görmediği yere, 

Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak, 

Korkmayacak kimse kimseden 

Emretmeyecek kimse kimseye 

Yermeyecek kimse kimseyi 

Umudunu çalmayacak kimse kimsenin… (Nazım Hikmet)

 Dipnotlar:

1Wen Yin vd., First Result for Dark Matter Search by WINERED, https://journals.aps.org/prl/abstract/10.1103/PhysRevLett.134.051004

2Karanlık madde doğrudan gözlemlenemeyen ancak yarattığı muazzam büyüklükteki kütle çekim etkisi ile varlığı kanıtlanan maddedir. 

3Çalışmada kullanılan tayf ölçerin hassasiyeti evrendeki bir atoma dair bilgi toplamasının aydaki bir insanın kalp atışını dünyadan duyulması olarak benzetiliyor. 

4Arvix.org sitesi doğa bilimcilerinin hakem sürecinde olan çalışmalarını “ön baskı” olarak yayınladıkları bir web sitesi. Makaleler henüz hakem onayından geçmemiş olsa bile araştırmacılar önemli buldukları çalışmaları daha geniş bilim insanları tarafından değerlendirilmesi amacıyla bu sitede yayınlar. Bu makale de henüz hakem onayından geçmemiş olsa bile 10 binden fazla indirilerek doğa bilimlerinde büyük yankı yarattı. 

5Sunhaeng Hur vd., Dynamical Dark Energy, Dual Spacetime, and DESI, https://arxiv.org/pdf/2503.20854

6Karanlık enerji (karanlık maddeden farklı olarak) evrende bilinen enerjiden fazla olarak evrenin sürekli genişlemesini sağlayan enerjiye verilen isim.  

7BBC, 17 Nisan 2025, “James Webb Teleskobu uzak bir gezegende yaşam olasılığına dair güçlü izler buldu.”

https://www.bbc.com/turkce/articles/c4grwp4qpp9o

Kaynakça 

Engels, F., Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, 1992, Ankara

Engels, F., Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, 1979, Ankara

Gould, Joy S., The Structure of Evolutionary Theory, Harvard Press, 2002, The Belknap press of Harvard University press Cambridge

Hessen, B. Newton’un Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökleri, Yordam Yayıncılık, 2019, İstanbul

Kuhn, S. Thomas, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Kırmızı Yayınları, 2017, İstanbul. 

Sayers, S. Bilimin Gelişiminde Çelişki ve Diyalektik, Teori ve Eylem, s.66, 2024-25 Kış, İstanbul, sf. 157-176

Seehan, H, Markxism and The Philosopy of Science, verso, 2017, London

*Büyük patlama öncesi için bkz: Birkaç şey bilen adam Youtube kanalı; “Büyük Patlama öncesinden ilk kanıt geldi mi? Karanlık maddenin yaşı evrenin yaşından büyükmüş”; https://www.youtube.com/watch?v=K5wep3PplM8&ab_channel=Birka%C3%A7%C5%9EeyBilenAdam 

*Sicim teorisi kanıtı için bkz:  Birkaç şey bilen adam Youtube kanalı, “Sicim teorisinin ilk kanıtı geldi”;https://www.youtube.com/watch?v=JKbHnOnVU1k&ab_channel=Birka%C3%A7%C5%9EeyBilenAdam 

*Başka gezegende yaşam için bkz: Uzayı Keşfedenler Youtube kanalı, “Az önce James Webb, K2-18b’de bulduğu yaşamla ilgili şeyle evrendeki yalnızlığımıza son verdi!”, https://www.youtube.com/watch?v=ylVJJu4zfGE&ab_channel=Uzay%C4%B1Ke%C5%9Ffedenler%21