Böyle de Anti Emperyalizm Olmaz ki!..

Çiğdem Devran
Emperyalist saldırganlık ve kural tanımazlığın tırmanmasıyla onun doğası, üretim ve egemenlik ilişkileri arasında bütünsel bağ kuramayan savlar tekrarlanıyor.
Donald Trump’ın ikinci iktidarı döneminden beri “Yeni bir küresel emperyalizm dönemine giriliyor”, “ABD emperyalizminin yeni kıtaları sömürgeleştirdiği 19. yüzyıla benzer bir dönem” gibi tespitler gündelik dilde de dolaşımda. Öte yandan toplumsal eşitsizliğin derinleşmesi ve teknoloji tekellerinin gücü bağlamında üretilen tezlerin de çoğu tanıdık. Aynı şekilde emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesinin doğasından kaynaklı gelişmeleri ıskalayan tespitler için de bu geçerli.
ABD saldırganlığı karşısında emperyalist rekabetin karşı kutbunu oluşturan Çin ve Rusya’yı “dengeleyici unsurlar” olarak gören ve anti emperyalist dinamikleri bunlara yedeklemeye çalışarak tarihsel suç işleyen yaklaşımlar da hayli fazla. ‘68 kuşağı nostaljisi ile anti emperyalist duyarlılığın zayıfladığı hayıflanmaları eşliğinde eski Kuzey-Güney çelişkisi, Üç Dünya Teorisi gibi sınıf işbirliği teorilerinden feyz alan “yeni” anti emperyalist ülkeler, bloklar, dinamikler üretiliyor.
Öte yandan Filistin halkının soykırımı başta olmak üzere halkların kırımına, savaş ve işgallere karşı dünya çapında emperyalistlere tavır koyan milyonlar heterojen bileşime sahiptir. 3. Paylaşım Savaşı tehlikesine karşı geniş kampsamlı direniş odakları zorunluluğu, küçük burjuva milliyetçisi sosyal şoven yaklaşımları “anti emperyalizm” makyajı altında yutturmaya çalışan, bu arada emperyalist ülkelerden bazılarını ilerici gören eksenlerin cepheden reddiyesini gerektiriyor. Günümüzde anti emperyalizmin anti kapitalist bir içerikle ele alınmasının güncel önemini artırıyor.
Emperyalist egemenlik ve rekabet “saldırgan devlet davranışı” değildir
Lenin, emperyalist egemenliğin bir dış politika tercihi ya da “saldırgan devlet davranışı” olmadığını vurgular. Onu kapitalizmin belirli bir tarihsel aşamasında aldığı zorunlu egemenlik biçimi olarak tanımlar. Alman iktisatçı Kestner’in kartellerin sadece yüksek kârlar sağlamadığı aynı zamanda, “serbest rekabet döneminde var olmayan bir egemenlik” kurduklarına dair sözlerini anar. Devamında oportünist teorilerin, emperyalist egemenlik ilişkileri ve onunla birlikte şiddetin zorunlu olarak ortaya çıktığının reddine dayanmasını eleştirir.
“Bu altını çizdiğimiz sözcük [egemenlik], burjuva iktisatçılarının çok seyrek olarak ve büyük bir gönülsüzlük içinde kabule yanaştıkları, başta Kautsky olmak üzere oportünizmin günümüzdeki savunucularının savsaklamaya ve reddetmeye çalıştıkları sorunun özünü ortaya koymaktadır. Egemenlik ilişkileri ve onlarla birlikte ortaya çıkan şiddet, kapitalist gelişmenin en son aşamasında rastlanan tipik belirtilerdir; ve bu, mutlak egemenlik sahibi ekonomik tekellerin kurulmasıyla zorunlu olarak ortaya çıkması gereken ve gerçekte de ortada olan sonuçlardır.” [Lenin, Emperyalizm, Sol yayınları]
Bugün emperyalistler arası hegemonya mücadelesi sarsıntılarla ama hepsinden önemlisi büyük belirsizliklerle ilerliyor. Yeni emek rejimleri, yeni hegemonya alanları istemi, hiçbir kural tanımayan savaş politikaları, ABD emperyalizminin savaşla dümdüz edilen ülkelerin bütün zenginliklerine AB ülkelerini dahi çırak çıkararak çökme politikaları gibi görüngüler ortada olmakla birlikte emperyalist kapitalizm, krizini ötelemesini sağlayacak yeni bir sermaye birikim rejimine hâlâ geçiş yapabilmiş değil.
Bu iki olgu yani krizdeki derinleşme ve yeni bir birikim modelinin henüz kurulamamış olması iç içe geçerek dünya çapında yeni bir emperyalist paylaşım savaşı da içinde olmak üzere hemen her şeyi tetikliyor. Ekonomik, ticari, diplomatik hatta ideolojik alanlarda eski mutlak üstünlüğünü kaybetmeye başlayan fakat askeri ve teknolojik üstünlüğünü kullanarak sarsılan konumunu güçlendirmek amacıyla hareket eden ABD mutlak hegemonyasını tekrar kurmaya çalışıyor. Fakat Çin ve Rusya başta olmak üzere ona daha yakın duran müttefikleri karşısında henüz bariz bir üstünlük henüz kurabilmiş değil.
Oluşmamış ve oturmamış dengelerdeki sarsıntı kafalardaki karışıklığın da sürmesine yol açıyor.
Teknoloji övgüleri ve “yeni” denilen anti-emperyalist dinamikler
Konjoktürü açıklama adına üretilen “yeni moda” teorilerden biri klasik tekelcilikten daha güçlü hakimiyet kurduğu ileri sürülen Finansallaşmış Platform Kapitalizmi tezidir. Günümüzde üretimin mekansal olarak parçalanıp finans kapitalin denetiminde emeğin daha ucuz olduğu ülkelere dağıtıldığı görüşünden çıkış alan bu yaklaşım “Geleneksel kapitalizmin temel üretim aracı olan fiziksel sermayenin, fabrikalar, madenler, demiryolları, enerji hatları gibi üretim tesislerinin önemi azalırken kullanıcıların ürettiği verinin yeni ve en değerli hammadde olarak yükseldiği” iddiasındadır. Bu değişimin yeni bir tahakküm biçimi yarattığı görüşündedir. Doğrudan değil veri akışı ile görünmez, algoritmik disiplin üzerinden sınırları aşan, dağınık ama merkezi platformların kontrolünde merkezileşmiş ve finansal göstergeler tarafından yönetilen (gerçek üretim yerine finansal metrikler belirlediği) “finansallaşmış platform kapitalizmi”, üretimi, emeği, kültürü ve bilgiyi ağ temelli ve veri odaklı şekilde yöneten bir tahakküm sistemidir denmektedir.
David Harvey bunu “Küresel tedarik zincirleri, teknoloji şirketleri ve finansallaşmış sermayenin oluşturduğu tahakküm biçimleri kapitalizmin mekânsal ve zamansal sınırlarını aşmak için geliştirdiği yapısal stratejiler” olarak tanımlar. Harvey’e göre kapitalizm sürekli birikim krizleri yaşar ve bu krizleri aşmak için sermayeyi yeni coğrafyalara yönlendirir. Küresel tedarik zincirleri tam da bu “mekânsal çözüm”ün ürünüdür. (Foucault, Negri, Wallerstein’ın da benzer görüşleri vardır.)
Bu savunular işçi sınıfını, anti emperyalist mücadele dinamikleri içersinde bir dinamik olarak anar. Anti-emperyalizmin toplumsal temeli genişledi ve çeşitlendi diyerek anti emperyalist mücadeleye dahil olan yeni güçlerden dijital hak savunucularını başa yazarlar. Kapitalist üretim ilişkilerinin dijital biçimleri, işçinin üretime ve emeğinin ürününe, kendi potansiyel ve yeteneklerine daha fazla yabancılaştığı, (örneğin Uber, Getir, Yemeksepeti gibi) Platformlar aracılığıyla dijital denetim altında örgütsüzleştiği ve güvencesizliğin derinleştiği koşullarda anti emperyalist platformlar temelinde örgütlenmeyi önerirler.
Oysa çözüm, platform emekçileri ile makina başında klasik üretim yapanların emperyalizme ve savaş politikalarına karşı mücadelede ayrıştırılmalarını değil ortak örgütlenmelerini sağlayacak biçim ve yöntemler geliştirmekten geçmektedir. Bunun pratik yansıması olarak sokaktaki eylemli tepkilerle üretimin dolaşımın ve ticaretin soluk borularını tıkayan grevlerin, genel grevlerle platform emekçilerinin sentezlenmesinden ortaya çıkacak anti emperyalist oluşumlar olmalıdır. Kaldı ki platformlar üzerinden örgütlenen -Amazon, Alibaba, Apple vb- firmalar tamamen sanayisiz de değildir. Onların deyimiyle “klasik” üretimleri de vardır. Örneğin Apple’ın fabrikası yok gibi görünür. Fakat Foxconn, Türkiye dahil bir çok ülkede devasa üretim komplekslerine sahiptir. Amazon dijital platform gibi gözükür fakat depoları en modern yüksek teknoloji ürünü makinalarla tıka basa doludur.
Anti emperyalist mücadelede başa yazdıkları dijital hak savunucuları ise genellikle düzeltilmiş kapitalizm anlayışına sahiptirler. Teknolojinin kötüye kullanımı, etik ihlal, otoriter sapma olarak gördükleri teknoloji devlerinin uygulamalarının yarattığı sonuçlara itiraz ederler. Sonuç olarak ufukları da düzeltilmiş emperyalizmle sınırlı bir “anti emperyalizm”dir. Kaldı ki siber eylemcilik ile ulusal özlemleri için dövüşen halkların “klasik yöntemler” olarak küçümsenen mücadelelerinin birleşmesinin önünde engel nedir? Filistin katliamına karşı yapılan eylemlerde kendi devletlerinin payını sorgulayan grevler ve gösteriler, ekoloji hareketlerinin Filistin katliamına karşı duruşları gibi iç içe geçme örnekleri çoğalmışken bunları daha geniş toplumsal kesimlere yaymak yerine dijital hak savunucularını en etkili anti emperyalist dinamik olarak görmek, teknolojik tahakkümü en etkili tahakküm biçimi görmekten kaynaklanmaktadır.
Teknofeodalizm
Teknofeodalizm, “teknoloji devlerinin piyasadaki gücü, geleneksel tekel kavramını aşmaktadır” teziyle feodalizm ile teknolojik gelişkinliğin ortaya karışık biçimini savunur. “Teknoloji tekelleri günümüz toplumunda ekonomi, siyaset ve kültürel hayatın her alanında çok katmanlı bir egemenlik yapısı kurmuştur. Bu şirketler, ağ etkileri sayesinde kullanıcıları kendi ekosistemlerine kilitlemekte, rakiplerin pazara girişini imkansız kılmaktadır. Daha da önemlisi, bu sistem, klasik kapitalist anlamda kâr yerine platformlar üzerinden elde edilen dijital rant üzerine kuruludur. Teknofeodalizm devasa teknoloji şirketlerinin (Google, Amazon, Meta/Facebook, Apple gibi) elde ettiği ekonomik ve politik güç merkezileşmiştir” diyerek bunu Orta Çağ feodal sistemlerine benzetir. “Hiyerarşi ve bağımlılık ilişkisi yaratarak dijital platformlar üzerinden gerçekleştirilen sürekli ve kapsamlı veri toplama, analiz ve algoritmik yönetim süreçleri, bireyleri bu platformlara bağımlı kılarak, adeta bir dijital serflik veya veri köleliği durumuna itmektedir” savı ile feodalizm ile analoji kurar.
Teknofeodalizme karşı sistem içi “anti emperyalist mücadele” Çipras’ın kurduğu ilk hükümette Maliye Bakanlığı da yapmış Yunan ekonomist Yanis Varoufakis’in Teknofeodalizm: Kapitalizmi Ne Öldürdü? kitabındaki önerilere dayanır. Varoufakis “Kapitalizm artık sona ermiş durumda ve yerine teknofeodalizm, dijital platformların ve ‘bulut sermayesi‘nin hâkim olduğu yeni bir sistem gelmiştir. Geçmişin piyasa rekabetine dayalı kapitalizminden farklı olarak kullanıcıların ve işletmelerin platformlara bağımlı olduğu rant temelli bir ekonomik düzene dayanır” der ve altyapının özel mülkiyetten çıkartılarak dijital ortak mülkiyete dönüştürülmesi, kullanıcı verilerinin mülkiyetinin şirketlerden alınarak birey ya da kolektif yapılara devredilmesi, şirketlerin hiyerarşik yapısı yerine kullanıcıların yönetime katıldığı platform kooperatifçiliği, teknoloji devlerinin topladığı rantın vergilendirilmesi, verginin bulut serflerine dağıtılması gibi emperyalist tekellerin kârından pay almaya indirgenmiş bir “anti emperyalizm”i savunur.
Hayatın çürütttüğü Üç Dünyacılık ya da Kuzey-Güneycilik
Dijital teknoloji odaklı yaklaşımlar dışında ‚klasik‘ olarak niteleyebileceğimiz “anti-emperyalist” yaklaşımlar da söz konusudur. Bunların bazıları içte burjuvazinin belirli kesimleriyle ya da en büyük tekeller dışında kalanlarla işbirliği politikasını, dışta ise savaş kışkırtıcılığı ve saldırganlıkta başı çeken ABD‘yle suç ortağı İngiltere ve savaş aparatı İsrail dışında kalan diğer emperyalist ülkeleri “nesnel ilerici, nesnel anti emperyalist” olarak görürler. Hegemon emperyalistlere bölgesel güç olma hevesiyle karşı çıkan İran gibi gerici rejimlere sempati duymak dahil sınıf işbirlikçisi savunular bulunmaktadır. ABD ve İngiltere’ye düşmanlık, onlarla rekabet yarışı içindeki diğer emperyalist odaklardan birisine yedeklenmeye varmaktadır.
Üç Dünyacı Kuzey-Güney çelişkisi temelli değerlendirmeler, ABD’nin diğer emperyalist ülkelere de kılıç çektiği kışkırtıcılık karşısında yapılan yorumlara yansımaktadır. Örneğin Almanya Komünist Partisi DKP’nin Uluslararası İlişkiler Sekreteri Günter Pohl, Komünist ve İşçi Partilerinin 20. Toplantısı‘nda yaptığı konuşmada, Rusya’nın Suriye ve Ukrayna/Donbas’ta izlediği dış politikanın “nesnel olarak anti-emperyalist” olduğunu ileri sürdü! Kafası 1960’larda kalmış Kuzey-Güney çelişkisinden “anti emperyalizm ve sosyalizm” çıkacağını hayal eden Torkil Lauesen’e göre ise; “60’lardaki olduğu gibi hegemonyasını sürdürmeye çalışan Kuzey ile Küresel Güney arasındaki çelişki, sosyalizme doğru ilerleme için mücadele eden hareketler ve uluslara alan yaratabilir. Küresel Güney’deki üretici güçlerin gelişimi, onları hedefe ulaşmak için 60’lı yıllara göre çok daha iyi bir konuma getirdi. ABD temel çelişkide hâlâ baskın taraf ancak Güney saldırıda ve merkezi kuşatıyor. ‘60’lı yıllarda Üçüncü Dünya’nın dönüştürücü gücü ‘devrimci ruha’ -ekonomik kalkınma üzerindeki ideolojik hakimiyete- dayanıyorken Küresel Güney’in şu anki dönüştürücü gücü ekonomik gücüne dayanıyor. (Torkil Lauesen, Haziran 2024 Mücadele Sürüyor: Küresel Kuzey’de Anti-Emperyalizm- Gençlik komiteleri Dergisi)
Çin’in Kuşak Yol Projeleri, hegemonya ilişkilerinin yayılmasının ciddi araçlarından biridir. Çin Kuşak Yol Girişimi gibi emperyalist yatırımlarına, geçtiği ülkelere verdiği borç ve kredilerle yarattığı sömürü ve bağımlılık ilişkilerini “ülkelerin kalkınması” ve “ABD’den özgürleşmesine yardımcı olma” içeriğiyle pazarlıyor. Bu emperyalizmin karakterine uygun bir söylem. Çin emperyalizmi gibi sessiz ve derinden gidebilen bir dünya devinin emperyalist olmadığına “kanıt” olarak gelişkin ekonomisi ile ABD’yi tehdit etmesi gibi Leninist emperyalizm teorisinin yanından bile geçmeyen değerlendirmeleri ciddiye almanın olanağı yoktur.
Çin’in emperyalist olduğunu söyleyenler arasında bile emperyalistler arası çelişkiden yararlanma adına Kuşak Yol Projesi türünden yayılma politikalarının onaylanıp desteklenmesini, “Tek kutuplu dünya’ya karşı Çin’le Rusya’nın itici güçler olduğu çok kutuplu dünyayı ‘kötünün iyisi emperyalizm‘ olarak yorumlayan yaklaşımlara dair çok sayıda alıntı verilebilir. Leninist emperyalizm teorisinin bu denli açık tahrifini ABD ve NATO hegemonyası karşısında “çözüm” ve “kurtuluş” olarak gören ÜDT’nin güncel versiyonu sınıf işbirliği teorilerinin bu çağda bu kadar yaygın etkisini anlamak mümkün değildir. (*)
Ezilen uluslara düşmanlık anti emperyalizm mi yoksa sosyal şovenizm midir?
Dünyada ve kendi ülkesindeki ezilen ulusa düşman ne bir anti emperyalizm ne de herhangi bir anticilik olur. Türkiye’de anti olmayan yaklaşımların başında “ulusalcı solun” sosyal şovenizmi gelir. TKP’den Vatan Partisi’ne, Birikim çevresinden CHP’ye, Kemalist askeri kadrolara kadar geniş bir yelpazenin şovenizm ve Kürt düşmanlığı noktasında ideolojik yakınlıkları bulunur. Gericilik birikimi ve şovenizmin sınıf ve emekçiler de içinde olmak üzere bu denli köklü ve derin karşılık bulmasında, bir yandan emperyalizme karşıyım deyip öte yandan kendi burjuvazisine bu alandaki destekte bu kesimlerin günahlarının ağırlığı tartışılmaz.
Bu ulusalcı-burjuva “anti-emperyalist” yaklaşım, ABD ve AB emperyalizmine karşı olduğunu söyler. TKP örneğinde olduğu gibi anti emperyalist mücadelenin sınıfsal temelde ele alınmasını, emekçileri kapsayan sosyalist devrim perspektifli olmasını dahi söyler. Fakat “emperyalizmin işbirlikçisi” olarak tanımladıkları Kürt halkını ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni hedefledikleri, onlara saldırdıkları kadar hiç bir emperyalist ekseni hedeflemezler. “Anti-emperyalist”liklerinin sivri ucu her yeni siyasal gelişmede gözü dönmüş bir Kürt düşmanlığıdır.
Anti emperyalist mücadelenin kapitalizmi hedeflemesi söylemleri ise tamamen demagoji kapsamındadır. TKP’ye göre anti emperyalist mücadele, kapitalizmin neoliberal politikaları yerine kapitalizmin milli devletçi politikalarının geçirilmesiyle, ulusal kapitalizmle olur. 2025 yılı 1 Eylül vesilesiyle yaptıkları açıklamada emperyalizm yerine ulusal kapitalizm çağrısını, “Emperyalizme ve İsrail saldırganlığına karşı mücadele ilkeyle olur, programla olur, halkçı politikalarla olur, bağımsız ve egemen bir ülke hedefiyle olur, devletçi ve planlı bir ekonomiyle olur, Cumhuriyet ve laiklik bayrağıyla olur” diyerek yapmışlardı.
Birikim çevresinden burjuva liberal kalemlere göre ise “globalleşen dünya” -bize göre sermayenin dünya çapında çok daha ilerden merkezileşmesi ve yoğunlaşması- karşısında anti emperyalizm ile milliyetçilik aynı şeydir. (Murat Belge, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin düzenlediği Bilgiye Erişim ve Birlikte Değerlendirme toplantısında anti-emperyalizmle milliyetçiliğin aynı şey olduğunu, anti-emperyalizmin sadece milliyetçiliğin kibarca söyleniş şekli olduğunu buyurdu. Ahmet Altan ve Ufuk Uras da twitter’dan yaptıkları paylaşımlarla Belge’ye destek verdiler.)
Bu çürümüş liberallerin, emperyalizmi, ”Geri kalmış ilkel ülke ve halklara uygarlık götüren ilerici bir misyonerlik olarak” tanımlayan İngiliz başbakanı Disraeli’den bu yana süregelen yardakçılığın günümüzdeki temsilcileri olmaları meşreplerine uygundur. “Yetmez ama evetçi” kapitalizm hayranı bu liberal budalalar öteden beri Avrupa ve İskandinav ülkelerini temel “demokratikleşme dinamiği” olarak tanımladılar. Ama onların düne kadar -ve halen- yere göğe sığdıramadıkları bu “demokrasi”lerin insanlık dışı gerçek yüzlerini Filistinlilerin soykırımına verdikleri askeri, siyasi ve ideolojik destekte yaşayarak gördük. Bunların “anti emperyalizmleri” de “demokratlıkları” gibi ikiyüzlü ve sahte.
Sonuç olarak, enerji ve maden şirketlerine karşı direnen çevre ve ekoloji hareketleri, IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist kurumların dayatmalarına karşı duran toplumsal hareketler, Amazon Ormanları’ndaki direnişin örnek verilebileceği yerli halk hareketleri, emperyalist tekellere karşı işçi ağları, Filistin katliamı şahsında emperyalist savaşa karşı duran milyonlar ve İtalya, İspanya ve Yunanistan örneklerinde tanık olduğumuz limanlarda lojistik soluk borularını kesen grevler, Filistin ve Kürt halkının ulusal özlemleri için direnenler, Afrika’da yeniden filizlenmeye başlayan anti-sömürgeci ruh ve yönelimler… herbiri kendi somutunda yaşadığı sömürü ve saldırganlıklara karşı tavır koyan tüm dinamikler, anti kapitalist temelde anti-emperyalist dinamikler olarak birleşmelidir.
Bugünün anti-emperyalizmi, salt emperyalist işgaller ve savaş hazırlıkları karşısında değil, sınıfsal, toplumsal ve ulusal özgürlük talepleri yanında kadın, çevre, ekoloji ve siber terör alanlarındaki mücadeleleri de enternasyonalist temelde birleştirebilmelidir.
Çünkü emperyalizm, sadece bir dış politika değildir; tekelci burjuvazinin kapitalist sömürüyü derinleştirmek için kendi suretinde bir dünya yaratmasının yolu ve yöntemidir. Bu yüzden soruna burjuvazinin sınıf olarak egemenliğine son verme ve kapitalizmin tasfiyesi zorunluluğu odağından bakmayan bir anti emperyalizmin sistem sınırlarını dövmekten ileri gitme şansı bulunmamaktadır.
(*) Bu tespitler son on yıllarda en fazla Bolivarcı Devrim denilen Venezuela’da önce Chavez’in anti neoliberal reformlarının değerlendirmeleri sırasında bolca karşımıza çıktı. Chavez, kendi koşullarında önemsiz sayılmayacak anti neoliberal reformları yanında Küba’yla dayanışması, Afganistan ve Irak saldırılarına karşı durmasıyla
kendi halkı yanında Latin Amerika ve dünya halklarının destek ve sempatisini kazandı.
Burjuvazinin “ulusalcı” denebilecek bir kesiminin çıkarları temelinde şekillenen ve kapitalizmin sınırlarını zorlamayan bu reformculuğun ve anti emperyalizmin bugün geldiği noktayı görüyoruz.
Venezuela sosyal liberal rejimi bu olağanüstü sempati ve desteği arkasına alarak kısmi reformlardan ilerisine geçmeyi başaracak bir perspektife sahip değildi.
Emperyalist ülkelerin ve petrol başta olmak üzere büyük tekellerin baskıları yanında ekonomik ve siyasal derin krizlerle boğuşarak sınıfa ve emekçilere kemer sıkma politikaları uygulamaya, özgürlükleri kısıtlamaya, tutuklamalara başladı.
Bugün ise ABD emperyalizminin işgal tehdidi altında. Bu haydutça tehdit karşısında Chavez dönemindeki destek ve sempatinin yarısını dahi göremeyişinin nedenlerinden biri de Maduro rejimindeki çürüme.
Dolayısıyla Venezuela örneği ufku kapitalizm sınırları içinde kalan halkçı reformizmin ve anti emperyalizmin alabileceği yolun ve soluğunun sınırlılığı bakımından eğitici bir örnek oluşturuyor.


