Kadınların Zamansızlığı

Eylül Gökçin
Kapitalist demagoglar, küçük burjuva aydınlar, tanrılar, peygamberler ve tabii ki din adamları yüzyıllar boyu toplumlara çalışmanın bir erdem olduğunu salık verdiler. Erken kalkmak övgüye değer bulunurken tembellik ve boş zaman geçirme hakkı sistematik bir biçimde kınandı. Öğrenilmiş çaresizliğin bir tezahürü olarak da emekçi sınıfların küçümsenmeyecek bir bölümü tarihin bu en büyük yalanına inanmak zorunda bırakıldı. Dolayısıyla dünyanın bütün zenginliklerini üreten işçi sınıfı uyku dışında boş zamanı olmayan bir makine rolüne mahkum edildi.
Tarih boyunca zamana toplumdan topluma ya da dönemden döneme değişen farklı anlamlar atfedilmiştir. Kimileri zamanı öznel bir yanılsama olarak ele alırken, kimileri ise zamanı özneden tamamen bağımsız akıp giden dışsal bir gerçeklik olarak yorumlamıştır. Ancak unutulmamalıdır ki zaman kavramı üretim ilişkilerinden ve egemenlerin hükmetme/ iktidar biçimlerinden azade değildir.
Kapitalist üretim tarzı öncesi zaman ölçülebilen, bölünebilen evrensel kriterlere sahip değildir. Geleneksel ritüellere, mevsimlere ve doğanın ritmine göre değişen bir zaman algısı mevcuttur. Zamanın belirleyicisi mevsimlerin akışı ve doğanın ritmidir. Dolayısıyla bu toplumlarda çalışma zamanı ve boş zaman gibi keskin bir ayrım söz konusu değildir. Çalışma ve yaşam birbirinden keskin çizgilerle ayrılmaz aksine iç içe akar.
Sanayi kapitalizmi ile birlikte ölçülebilen, bölünebilen ve denetlenebilen bir zaman rejimi ortaya çıkar. Böylelikle zaman bir meta ve iktidar alanı haline gelir. E.P Thompson’ın “zamanlı emeğe geçiş” (*) olarak nitelendirdiği bu yeni zaman rejiminde zamanın nasıl kategorize edileceği, işçinin hangi faaliyetlerinin çalışma ya da boş zaman olarak nitelendirileceği üretim ilişkileri ve iktidar biçimleri tarafından belirlenecektir. Böylelikle sanayi kapitalizmi ile ortaya çıkan kapitalist zaman rejiminde zaman çalışma zamanı ve çalışma dışı zaman/boş zaman olarak keskin çizgilerle birbirinden ayrılacaktır. Çalışma zamanı artı-değerin üretildiği zaman aralığı olarak kurgulanırken, çalışma dışı zaman/boş zaman artı-değerin gerçekleştirildiği, tüketilmesiyle sermayeye dönüştürüldüğü bir zaman aralığı olarak kurgulanacaktır. Tam da bu nedenle boş zaman, kapitalist üretim ilişkileri açısından işçinin özgürce vakit geçirdiği bir zaman olmaktan çıkıp üretim çarkının en önemli dişlilerinden biri haline gelir.
Bu zaman rejiminde saatin kadranı her daim kapitalistten yana dönüp duracak ve işçinin boş zamanı sermaye tarafından üretime ve tüketime fayda sağlayacak şekilde kontrol altında tutulacaktır. Marx bu durumu şöyle özetler: “Zaman, insan gelişiminin mekanıdır. Harcadığı hiç boş zamanı olmayan, uyku, yemek vb. gibi salt bedensel kesintiler dışında bütün ömrü kapitalistler için çalışmakla tükenen bir insan, bir yük hayvanından bile beter durumdadır. O, bedence ezilmiş, kafaca duyguları yok edilmiş, başkaları için servet üreten basit bir makinedir.” (**)
Marx’ın yine aynı eserde belirttiği üzere işçinin emek gücü bir metadır. Onu ölçen ise zamandır. Dolayısıyla 18. yüzyıldan itibaren saatin kadranı emek sömürüsünün başat araçlarından biri haline gelir. 1700’ler boyunca buna din sosu da eklenecek, Luther’in öncülük ettiği sıkı çalışmayı, mesleki başarıyı ve tasarrufu erdem sayan Püritenizm toplumsal yaşamı ve çalışma hayatını da domine ederek sermaye oluşumunu ve birikimini teşvik edecektir. Püriten iş ahlakında tembellik ve boş zaman geçirme hakkı günah sayılarak kınanırken, çok çalışmak, tasarruf ve ekonomik başarı inancın bir kanıtı olarak kutsanır. Böylelikle çalışma hayatı ve çalışma dışı alan sermayenin isteklerine göre yeniden organize edilir.
Boş Zamanın Yeniden Üretimin Bir Zorunluluğu Olarak Deneyimlenmesi
Kapitalist üretimin yükselişiyle birlikte çalışma hayatı Püriten iş etiğine ek olarak Taylorist anlayış çerçevesinde de reorganize edilecektir. Böylelikle zaman hem emek ölçütü hem de işçi üzerinde bir kontrol ve tahakküm aracı haline gelecektir. Bu doğrultuda çalışma süreleri sermayenin maksimum kâr mantığıyla uzadıkça uzayacak, boş zaman bireyin inisiyatifinden çıkarak kurumsal aygıtlar (iş-zaman çizelgeleri, giriş-çıkış saatleri, fazla mesai vb.) ve sisteme hizmet eden hukuki düzenlemeler aracılığıyla insanın tüm yaşamını kuşatan bir iktidar alanı haline gelecektir.
Taylorist çalışma sistemi sadece iş-içi alanı organize etmekle kalmayacak iş-dışı yani boş zaman ve rekreasyon (ev dışı alanlarda gerçekleştirilen aktiviteler) gibi yaşam alanlarını da organize edecektir. Özcesi üretim süreci kadar üretim dışı olan eğlence ve tüketim aktiviteleri de Taylorist kâr/maliyet hesaplarına göre organize edilecektir.
İnsanın yaşamı pahasına ve sınırsız bir yayılmacılıkla yükselen kapitalist üretim 19. yüzyıl boyunca ücretli emeği oldukça ağır-zorlu koşullarda ve uzun çalışma sürelerine (14-16 saat) mahkum ederek Marx’ın da belirttiği gibi kendi emek gücünden başka bir varlığı olmayan işçinin boş zamanı yeniden üretimin bir zorunluluğu olarak deneyimlemesine neden olacaktır.
Paul Lafargue 1883’te yayımlanan Tembellik Hakkı adlı eserinde 19. yüzyıl Avrupası’nın yaklaşık 14-16 saat çalışmaya mahkum edilmiş işçilerin hem bu sefil ve zorlu çalışma koşullarını hem de boş zamanı nasıl deneyimlediklerini burjuva bir demagog olan Dr. L. R. Villerme’den bir alıntıyla şöyle dile getirir:
“Büyük bir bölümü, on yedi binden beş bini, yüksek kiralar yüzünden komşu köylerde barınmak zorunda kalıyordu. Bazıları çalıştıkları manifaktürden 2 fersah, hatta 2,25 fersah (1 fersah yaklaşık 5,7 km) mesafede ikamet ediyorlardı. Mulhouse’un Dornach semtinde iş yaz kış sabah beşte başlıyor, akşam sekizde bitiyordu… Her sabah nasıl geldiklerini nasıl gittiklerini görmeliydiniz. İçlerinde çok sayıda benzi solmuş, zayıf, çamurların içinde yalınayak yürüyen, şemsiyeleri olmadığı için yağmur veya kar yağdığında önlüklerini veya eteklerini yukarı kaldırıp başlarını ve boyunlarını korumaya gayret eden kadınlar ve daha da kalabalık bir grup halinde en az onlar kadar kirli, onlar kadar solgun, çalışırken tezgahlarından üzerlerine dökülen yağa batmış paçavralar içinde küçük çocuklar var. Giysileri su geçirmediği için yağmurdan daha iyi korunan çocukların kollarında bahsettiğimiz kadınlardaki gibi, günlük azıklarını koydukları bir sepet bile yok; eve dönene kadar karınlarını doyuracakları ekmek parçasını ya ellerinde taşıyor ya da ellerinden geldiği kadar ceketlerinin altına saklıyorlar. Yani bu zavallılar için ölçüsüzce uzun bir iş gününün -çünkü en az on beş saat- yorgunluğuna her gün yapılan bu çok zahmetli geliş gidişlerin bitkinliği de ekleniyor. Bunun sonucunda, akşam uykusuzluktan bitmiş bir halde eve varıyor ve ertesi sabah da açılış saatinde atölyeye yetişebilmek için tam dinlenmeden yola çıkıyorlar.” (***)
Bu sefil çalışma koşulları elbette ki işçi sınıfı nezdinde karşılığını bulacak ve “tembellik hakkı”nı sınırsızca kullanarak servetine servet katan, üstelik çalışmanın emekçi sınıflara bir gönenç sağladığını ve bir erdem olduğunu salık verenlere karşı işçiler öbür yanaklarını dönmeyi reddedecek ve tarihin en büyük işçi eylemlerini ve grevlerini örgütleyeceklerdir.
“Çok çalışmaktan yorulduk
Yaşamaya ancak yetecek kadar para
Düşünceye zaman yok
Güneş ışığını hissetmek istiyoruz
Çiçekleri koklamak istiyoruz
Tanrının bunu istediğinden eminiz
Doklardan, dükkan ve fabrikalardan
Güçlerimizi bir araya getirdik
Sekiz saat çalışma
Sekiz saat dinlenme
Sekiz saat canımız ne isterse
Bunu başaracağız (****)
1 Mayıs 1886’da Amerika Chicago’da greve çıkan yarım milyonu aşkın işçinin dilinde bu şarkı vardır ve talepleri nettir: “Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat canımız ne isterse!”
Cinsiyetlendirilmiş Boş Zaman
Ücretli emeğin ortaya çıkışından itibaren çalışma süresi işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki en çetin ve en temel meselelerden biri olmuştur. Kapitalizmin sınırsız kâr mantığıyla insan onurunu ve yaşamını hiçe sayan düzenine karşı işçi sınıfı daha kısa iş günü talebiyle 8 Martları ve 1 Mayısları yaratmış; ücretli çalışma ve boş zamanın sınırlarının sınıfın lehine çizilmesinde etkin bir rol üstlenmiştir.
Ancak geçmişten günümüze kadınlar boş zamanı erkeklerle eşit bir düzlemde deneyimleyememişlerdir. Mary Collier’in 1739’da Stephen Duck’ın Harmancının Emeği (The Thresher’s Labour) şiirine nazire olarak kaleme aldığı Kadının Emekleri: Bay Stephen Duck’a Mektup (An Epistle to Mr. Stephen Duck) şiiri yaşamları ev içi emek, çocuk bakımı ve aile içi rol beklentileri gibi görevlerle örülmüş kadınların bırakalım boş/serbest zaman deneyimini olsa olsa kadınların zamansızlığına dair çarpıcı bir örnektir.
“… Eve geldiğimizde,
Aman Allahım! İşimizin henüz başladığını görürüz
O kadar çok şey bekler ki ilgimizi,
On elimiz olsa hepsini kullanabiliriz.
Çocuklarımız yatırılınca büyük bir Özenle
Sizin eve gelişiniz için Herşeyi hazırlarız:
Yemeğini yer zaman geçirmeden yatağa girersin,
Ve bir sonraki gün için dinlendirirsin bedenini;
Oysa biz, aman Tanrım! Ne kadar az uyuruz,
Çünkü aksi çocuklarımız ağlar ve çıldırır…
Her İşte, alırız (biz) Payımıza düşeni;
Ve Hasatın başladığı andan itibaren
Buğdayın biçilip içeriye taşınmasına kadar,
Günlük İşimiz ve çabamız öylesine aşırıdır ki,
Rüya görecek zamanı nadiren buluruz” (****)
Collier’in 1700’lerden referansla resmettiği bu örnek “Teknoloji Çağı” denilen günümüz dünyasında da tüm yakıcılığıyla geçerliliğini sürdürmektedir. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin kadının gündelik yaşamındaki bu eşitsiz-ilkel döngüye etkisi sınırlıdır. Çalı süpürgelerinin yerini robot süpürgeler, kömür ütülerinin yerini buharlı ütüler, merdaneli çamaşır makinelerin yerini otomatik makineler almıştır. Araçlar değişmiş fakat kadınlardan beklenen toplumsal roller değişmemiştir.
Boş zaman ve rekreasyon faaliyetleri ataerkil toplumlarda toplumsal cinsiyet rollerinin ve dolayısıyla da toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden üretildiği alanlardır. İstihdamda yer alsın ya da almasın boş zaman kadınların ne yapıp ne yapmayacaklarına özgürce karar verecekleri bir zaman dilimi olmaktan çok uzaktır. Çünkü sistemin gündelik yaşamda kadınların omuzlarına yüklediği “zamansal çoklu görev”ler (temporal multitasking) buna izin vermez. Dolayısıyla aynı anda ücretli iş, ev içi emek ve çocuk bakımı gibi görevleri yerine getirmek zorunda bırakılan kadınlar boş zamanı da yekpare olarak değil kesintili/parçalı bir biçimde deneyimlemek zorunda kalırlar. Bir taraftan dizi izlerken diğer taraftan ütü yapmak ya da çocuklarının ödevine yardımcı olmak gibi boş zaman deneyimleri kadınlara özgüdür. Bu yönüyle de kadınların boş zaman olarak adlandırılan bir faaliyete katılması, o zaman dilimini boş zaman olarak deneyimlediği anlamına gelmemektedir.
Boş zaman, ücretli iş/çalışma yaşamından geriye kalan, bağlayıcı ve zorunluluk unsurlarından arındırılmış zaman olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama ev emekçisi kadınlar için sorunlu bir tanımlamadır. Neredeyse tüm zamanını temizlik, yemek, çocuk bakımı gibi ücretsiz işlerde geçiren kadınların bu faaliyetleri emek faaliyeti olarak nitelendirilmek yerine boş zaman olarak nitelendirilerek değersizleştirilmektedir.
Kadınların boş zaman deneyimlerine ilişkin kuramsal yaklaşımlar genel anlamda toplumsal cinsiyete dayalı norm ve beklentilerin kadınların boş zaman deneyimlerini nasıl etkilediği üzerinden yürütülmüştür. Bu bağlamda kapitalizmin kadınların boş zamanlarını kâr/maliyet hesaplarıyla şekillendirip ticarileştirdiğini de gözden kaçırmamak gerekir.
Ücretli emek içerisinde yer alan kadınlar çalışma sürelerinin uzunluğu, vardiyalı çalışma sistemi ve düşük ücretler gibi nedenlerle boş zamanlarını büyük çoğunlukla ev içi emek bağlamında deneyimlemektedirler. Boş zamanlarını rekreasyon faaliyeti olarak değerlendirmek istediklerinde ise aşmaları gereken birçok engelle karşılaşmaktadırlar. İpek Bozkurt’un İşçi Kadınların Rekreasyon Davranışlarını Belirleyen Etmenler: Esenyurt Örneği başlıklı yüksek lisans tezi bu konuda çarpıcı örnekler sunmaktadır. Bozkurt işçi kadınların rekreasyon faaliyetlerine katılımında temel belirleyicilerin çalışma süreleri ve çalışma koşulları olduğunu belirtmektedir.
Bozkurt’un çalışması düşük ücretler ve fabrika, atölye ortamında gün ışığı görmeden çalışan işçi kadınların rekreasyon alanı olarak ücretsiz ve açık alan olan parkları veya deniz- göl kenarlarını tercih ettiklerini yine uzun iş süreleri ve düşük ücretler nedeniyle ücretsiz ya da bütçelerine uygun rekreasyon faaliyetlerine yöneldiklerini, evli-çocuğu olan veya boşanmış işçi kadınların bekar kadınlara oranla boş zaman bulmakta zorluk yaşadıklarını ortaya koymaktadır.
Özcesi kapitalist zaman rejiminde işçinin boş zamanı üretime ve tüketime fayda sağlayacak bir biçimde sermaye tarafından gasp edilerek emeğin bir uzantısı haline getirilmiştir. Bu doğrultuda bugün dahi emekçiler özgürce vakit geçirebilecekleri boş zaman deneyiminden yoksundurlar. Kadınlar ise boş zamanı kapitalist ataerkinin gölgesinde çifte sömürü olarak deneyimlemektedirler. Dolayısıyla kadınların, işçilerin ve emekçilerin sömürüye, şiddete, baskıya uğramadığı, çitlerin olmadığı özgür bir dünyayı kurmak bizim ellerimizdedir.
(*) Thompson, E.P. (2023), Avam ve Görenek: İngiltere’de Geleneksel Popüler Kültür Üzerine Araştırmalar, s. 444 İletişim Yayınları
(**) Marx, K. (2026), Ücret, Fiyat ve Kar, s. 69 Evrensel Basım Yayın
(***) Lafargue, P. (2025), Tembellik Hakkı, s. 10-11 İş Bankası Kültür Yayınları
(****) 19.yüzyılda tüm dünyada 8 saatlik iş günü için mücadele eden işçilerin dilden dile yayılarak söylediği şarkı
(*****) Collier, M. 1739’dan aktaran Thompson, E.P. age, s.469
(******) Bozkurt, i. (2025), İşçi Kadınların Rekreasyon Davranışlarını Belirleyen Etmenler: Esenyurt Örneği, Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, s.40-120


