Kadınlar, Ataerki, Kapitalizm ve Mücadele

227

Mürüvet Küçük

Emperyalist kapitalizmin yapısal krizinin sarsıntıları devam ediyor. Bu sarsıntılar tek başına ekonomik ya da siyasi arayış ve yönelimlerde vücut bulmuyor, aynı zamanda tüm toplumsal ilişkileri en gerici ideolojik-siyasi-örgütsel-kültürel biçim ve muhtevalarda inşa etmeyi de kapsıyor. Bu inşada okun sivri uçlarından biri kadınların tarihsel kazanımlarının gasbedilmesine yönelmiş durumda. Her koşula uyan ve kendisini yeniden üreten dinamik yapısıyla patriyarka (ataerki) ve cisimleştiği aile şimdi bir adım öne çıkarılarak yapılıyor bu. 

Kapitalizm, bir üretim tarzı ve toplumsal ilişkiler bütünü haline geldiği anlardan itibaren binlerce yıllık tarihsel sürekliliği olan ataerkiyi de kendisine katarak varoldu. Onun kendisini her üretim tarzı ve bunun üzerinden şekillenen toplumsal ilişkiler içinden üretebilme kabiliyetini tepe tepe kullandı. Birikim politikaları, bu politikaların gerektirdiği ideolojik-siyasi-örgütsel bütünlük arzeden toplumsal ilişkiler ataerkinin hangi düzeyde kullanılacağını da belirledi. Ebette bu kullanımın derecesini aynı zamanda sınıflar mücadelesi ve güç dengesi de belirledi. Özelde bir kimlik sorunu da olan kadın sorunuyla doğrudan ilişkili kadın hareketinin bunda doğrudan rolü oldu. 

Kapitalizmin ucuz kadın ve çocuk emeğini kitleler halinde dolaysız üretimin parçası haline getirmesi gerektiğinde ataerki daha silik bir gölge olarak hükmünü konuşturdu. Kimi zaman o birikim politikaları kadını dolaysız üretimin dışına çıkarıp burjuva ailenin kötü bir taklidi olarak yaratılmasında özel çaba harcanan işçi ailesinin duvarlarının içine yolladı. Ama her zaman ataerki gerek kadın kitlelerinde gerekse erkek emek ordusunda silinmez bir iz, kimi zaman öne çıkarılan kimi zaman geri çekilen bir gölge olarak yaşadı. 

Şimdilerde o bir kez daha cilalanarak toplumsal ilişkilerin bağrına salınmış durumda. Hem de faşist-gerici-siyasallaşmış din ile organik bir bütünlük oluşturacak şekilde dünyanın tüm ezilen-emekçi kadınlarının tepesinde sallandırılmakta. Popüler ifadeyle “popülist sağ politikalar” üzerinden toplumsal bir güce dönüşmeye çalışan faşizmin yapışığı olarak Trump’ta, Modi’de, Erdoğan’da, Milie’de ve diğerlerinde vücut bulmuş haliyle sahnede görünür bir yer kaplamakta. Bu açıdan da kadın kurtuluş mücadelesi kendi özgünlüğü içinde ataerkiyle mücadelenin daha da belirgin çizgiler kazandığı bir hatta ilerlerken aynı zamanda bu isimlerde cisimleşen ekonomik-siyasi-kültürel-ideolojik saldırganlıkla da cepheden karşıtlık içinde konumlanmaya zorlanıyor. Bu, emek sermaye çelişkisiyle olduğu kadar, onunla bağlaşık şekilde faşizme, gericiliğe, savaşa, yıkıma, göçe-sonuçlarına, ekolojik yıkıma ve sistemin ürettiği tüm toplumsal sorunlara karşı mücadeleyle daha organik bir bütün haline gelmek anlamını taşıyor. Hayatın kendisi de kadın kurtuluş mücadelesinin kimliksel yönünü atlamadan bu bütünlükle ilişkilenmeye zorluyor zaten. 

Ataerki Kapitalizmin Organik Parçasıdır

Dünyada binlerce yıllık bir hikayesi olan ataerkinin kapitalizm için nasıl bir önem ve anlam taşıdığı, tarih sahnesine çıkışının üzerinden onca zaman geçmesine rağmen kadın hakları bağlamında Ekim Devrimi’nin birkaç ayda katettiği yolun çok çok gerisinde kalmasından da anlaşılır. Bu karşılaştırma hem onun ataerkil karakterinin ama hem de komünistlerin kadınların kurtuluşundan ne anladıklarının anlaşılması açısından önemlidir. 

Lenin, komünistlerin kadın hakları bağlamında attıkları dev adımların dayandığı ideolojik-siyasi-toplumsal yaklaşımı, “Demokrasi, kapitalizmin ezdikleri, bu arada ezilmiş cins için olan bir demokrasi bile, bize yetmez. Proleter kadın hareketi, biçimsel bir eşitlik için savaşımı değil, tersine, kadının ekonomik ve toplumsal eşitliği için savaşımı ana görevi bilir” sözleriyle özetliyordu. Bu, devrimin hemen ertesinde kadının köleliğinin simgesi olan kamusal alan-ev ikiliğini ortadan kaldırıp (üretim-yeniden üretim) onu kamusal alanın dinamik bir parçası haline getirme ilkesel yaklaşımında vücut bulmuştu. O tarihe gelinceye kadar yüzlerce yıllık hikayesi olan kapitalizm, bırakalım bu ikiliği ortadan kaldırmayı kadının eşinden bağımsız hareket edebileceği tüm alanları tıkayan erkek egemen ruhunu sürdürüyordu. 

Oysa Ekim Devrimi’nde cisimleşen (sonrasında yaşadığı kırılmalardan bağımsız olarak) bu özgürlükçü-eşitlikçi yaklaşım, kadını tek başına toplumsal yaşamın, üretimin içine çekmekle kalmayıp iktidar organlarından toplumsal yaşamın örgütlenmesindeki hemen tüm alanlarda özneleştirme idealiyle yapıyordu o düzenlemeleri. 

Mesele tek başına bu da değildi. Lenin’in “evdeki patron” olarak tanımladığı erkek işçinin taşıdığı erkek egemen yaklaşımlarla mücadele meselesiydi aynı zamanda. Komünistler ataerkinin işçi sınıfının kadın ve erkek bölükleri üzerindeki etkisiyle mücadelede de özel bir duyarlılık göstermişler, bu konuda tavizsiz olmayı çeşitli denetim mekanizmaları üzerinden ilkesel bir yaklaşıma dönüştürmüşlerdir. Bu, romanlara bile konu olmuştur. Lenin’in ya da dönemin komünist kadınlarının yazı ve konuşmalarında da üzerinden atlanmayacak önemde bir sorun olarak dile getirilmiştir. 

Kapitalizm kadın hakları konusunda hep “korkaktı”!

Lenin ilk elde atılan o dev adımları “Bolşevik, sovyetik devrim, kadının ezilmesinin ve eşitsizliğinin köklerine baltayı öyle derinlemesine vurdu ki, şimdiye kadar yeryüzünde hiçbir parti ve hiçbir devrim bunu göze almamıştı. Bizde, Sovyet Rusya’da, kadın ile erkek arasındaki yasal eşitsizlikten de hiçbir iz kalmadı. Evlilik ve aile hukukundaki özellikle alçakça, genel, ikiyüzlü eşitsizlik; çocukla ilişkili eşitsizlik, sovyet iktidarı ile baştan sona ortadan kaldırıldı” şeklinde özetledikten sonra “Bu, kadının özgürleşmesi için yalnızca ilk adımdır” diyerek yasal düzenlemelerin aslında bu binlerce yıllık ezilmişliğin sonlanması için yolun başı anlamına geldiğini söylüyordu. 

Nitekim sonraki yazı ve konuşmalarında bu ilk adımın ekonomik-toplumsal-kültürel veçhelerinde sergilenen atalete, ağırdan amalara, laf kalabalıklarına öfke püskürüyordu. Bu böyleyken Ekim devrimiyle atılan bu adımların esamesinin en demokratik burjuva cumhuriyetlerinde bile görülmediğini, onların bu konuda dişe dokunur düzenlemeler yapılmasını göze almadığını vurguluyor, bunun maddi temellerine işaret ederek, “Bunu ‘kutsal özel mülkiyet’ karşısındaki korku yüzünden göze almamışlardır” diye belirtiyordu. Ataerkinin kökleri de zaten bu maddi toplumsal ilişkiler sisteminin yaşatılması ve güvencesi için gerekli değil miydi? Lenin’in işaret ettiği gibi o basit bir ahlâki-kültürel ilişki biçimi değil maddi temelleri ve sürekliliği olan bir sistem olarak kapitalizme dahil edilmişti. 

Ataerkinin işçi ailesi açısından kapitalist hükmü 

Kadın cinsinin ataerkinin sınırları içine hapsedilmesinin mülk sahibi sınıflar açısından böyle bir anlamı varken bu, işçi ailesi açsından bambaşka nedenlere dayanır. 

Bu açıdan da kapitalizmin onun varlığına ihtiyacı sadece bu maddi temellerde aranmamalı. Bu maddi temeller işçi ailesi özgülünde başka maddi temellerle dile gelir. Bunların başında ise kadın emeğinin emek gücünün yeniden üretimi ve aile kurumunun toplumsal hegemonyada kapladığı yerdeki rolüyle dile gelir. Bu açıdan da o basit bir kültürel-ahlâki ilişki değil, kökleri mülkiyet sisteminin derinliklerinden beslenen, bu sistemin bekasının sağlanmasında özel bir işleve sahip olan bir sistem olarak anlaşılmalıdır. 

Kapitalizmde bu böyleyken komünistler açısından mesele Lenin’in işaret ettiği “Proletarya, kadınların tam kurtuluşu için savaşmadan, kendisini kesinlikle kurtaramaz” kadar yaşamsal bir anlam taşıyordu. 

Emek gücünün üretimi ve yeniden üretimin ayrıştırıldığı, cinsler arasında bu temele dayalı bir hiyerarşinin oluşturulduğu kapitalizmde kadının sınırları aynı zamanda yine sistemin ihtiyaçları temelinde ideolojik-siyasi olarak belirlenen toplumsal ilişkilerin aile kurumu üzerinden üretilmesiyle maluldür. 

Politikadan, gündelik toplumsal yaşamdan, toplumsal üretimin doğrudan parçası olmaktan alıkonulmuş kadının bu “evsel köleliği”, Ekim Devrimi’nin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen halen dipdiri karşımızda duruyor. O kadar ki, MHP gibi ataerkinin en çıplak halinin de ideolojik-siyasi ifadesi olan bir parti, ev kadınlarına asgari ücretin yarısı oranında maaş bağlanmasını önererek bu düzeni korumak için kollarını sıvayabiliyor. 

Tarih, Lenin’in kapitalizm ve kadın kitlelerinin özgürleşmesi bağlamındaki tespitlerinde olduğu gibi hükmünü konuşturuyor. Bugün kadın kitleleri bir kez daha hem de oldukça saldırgan ve birçok cepheden kuşatılarak evlerine zincirlenmek isteniyor. Ama aynı zamanda ucuz ve örgütsüz emekleriyle en güvencesiz biçimlerde kapitalist üretimin doğrudan parçası olmaları ihtiyacından da vazgeçilmiyor. 

Komünistler kadın kurtuluş mücadelesini ekonomik özgürlüğe indirgemez

Biz komünistler ise bu gerçeği teşhir ettiğimiz kadar kendi yaklaşımımızı da ısrarla propaganda etmeye, kadının özneleşmesi için tüm sınırları zorlamaya devam edeceğiz. Lenin’in yol gösterici şu hattını takip ederek: 

Ama kadınlar politikaya katılmadan yığınlar politikaya katılamaz. Çünkü insan soyunun kadınsal yarısı, kapitalizm koşullarında, iki kat ezilmiştir. İşçi ve köylü kadınlar sermaye tarafından ezilirler ve bunun dışında en demokratik burjuva cumhuriyetlerde bile, birincisi, hak eşitlikleri tanınmadan kalırlar; çünkü yasa onlara erkekle eşit haklar vermez; ikincisi -ve en önemlisi- en kaba, en ağır, insanı en çok körelten işle, mutfaktaki ayrıntılarda ve genellikle aile yönetiminin ayrıntılarıyla ezildikleri için, “evsel kölelik” içinde kalırlar, “ev-köleleri” olarak kalırlar. 

Ekim Devrimi’nin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Devrimin bu felsefesine uygun bir ilerlemeyle yoluna devam edip etmemesinden bağımsız olarak komünistler kadın kurtuluşu sorununa bu hat üzerinden yaklaştılar. Yaklaşmalılar. 

İşin bu yanlarından baktığımızda patriyarkal kapitalizmin kadınları hem emek gücünün yeniden üretimi (doğurganlıkları ve bakım emekleriyle) alanındaki rollerini aksatmamaları hem de güvencesiz-part-time işlerle kapitalizmin dolaysız üretiminin parçası haline getirilmeleri sarmalında dönüyor olup bitenler. 

Bu rollere uygun hareket etmeyi, sistemin bekası açısından yaşamsal önemde olan ataerki ve onun ruhundan beslenen toplumsal cinsiyet rollerini reddeden kadınlar düşman ilan ediliyor. Kadın cinayetleri, şiddet, istismar vs. diğer pek çok uğursuzluk sistemin aslında siyasal-hukuki-kültürel ideolojik yaklaşımlarının bir sonucu olarak adeta kışkırtılıyor. 

Çünkü birincisi o, işgücünün yeniden üretimi kapsamına giren metalaşmamış bakım emeğinden vazgeçemiyor. Elbette işçi çocuklarının bakımı, evin temizliği ve beslenme sorunları onun umurunda değil. Marx’ın deyişiyle bunu tamamen işçi ailesinin sırtına yüklemiş vaziyette. Fakat bu işlerin hepsini sırtlanan kadına (anneye) yine Marx’ın deyimiyle “el koyduğunda” yani doğrudan üretime çektiğinde bu ihtiyaçların bir kısmının piyasadan karşılanacağı, bunun da ücretleri aşağı çekeceğini ve bu noktada bir dengenin bozulacağını da bilir. O yüzden de kadının emeğini hem doğrudan kapitalist üretim çarkı içine çekmek hem de emek gücünün yeniden üretimi içindeki cinsiyet rollerine uygun hareket etmesini ataerkinin gölgesi altında dayatmak en kabul edilebilir seçenektir. Kadının posasını çıkarmak, fiziksel-ruhsal enerjisini emmek umurunda bile olmaz. Umurunda olan güvencesiz çalışmayla ücretsiz bakım emeği görevlerini bir arada sürdürecek, aile kurumunu ayakta tutabilecek, en aza ve en zor olana tamah edecek, böylece ücretlerin de en alt sınıra çekilmesinin yükünü omuzlayacak bir kadın profili yaratmaktır. 

Her kriz döneminde bu daha da katılaştırılarak karşımıza çıkar. Bugün olduğu gibi… 

Milyonlarca kadın bu nedenle çalışamadığı gibi kapitalizm trilyonlar kazanıyor

Ayrıca bakım emeği deyip geçmemek gerekiyor. Bu, istatistiklerle bile devasa bir meblağa denk düşüyor.(*) Özelleştirmelerle zaten sınırlı olan kreşlerin, yaşlı bakımevlerinin de sermayeye devredilmesi, bu alandaki toplumsal ihtiyacın ise (kadın emeğinin de güvencesiz biçimlerle üretime çekilmesiyle birlikte) şişmesi işgücünün yeniden üretimi kapsamına giren hemen her hizmetin soğuk bir metalaştırma zinciri içine alınmasını getirmiştir. Sermayenin “el koyduğu” her kadın aslında aldığı düşük ücretle bu metalaşmış hizmetleri piyasadan satın almak zorunda bırakılmıştır. Alamadıklarını da kendi enerjisini son raddesine kadar seferber ederek karşılamak zorundadır. Bunun nasıl bir sefalete denk düştüğünü, ücretler üzerinde nasıl bir basınç oluşturduğunu tahmin etmekse güç değil. 

Fakat komünistler feminizmin çeşitli akımlarının savundukları gibi bu emeğin karşılığının erkek işçiye ya da devlete yükleyen bir yaklaşımın savunucusu olamaz. Lenin’in Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi bu işlerin toplumsal bir sorumluluğa dönüşmesini mücadelelerinin temel amaçlarından biri olarak görürler. Bu konu başlı başına ele alınması gereken bir başlık olduğu için böyle diyerek geçiyoruz. (*)

Fakat mesele daha kapsamlı

Fakat kadınlar dünya çapında sadece bu nedenle kontrol altına alınmak istenmiyor. Emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı yapısal kriz onlara emek güçlerini beleşe sunmalarını dayattığı gibi kızışan rekabet de savaşları, iç savaş ve kıyımları gündeme getiriyor. Bir dünya savaşı ihtimalinin kapıda olduğu bu koşullarda kadının hem işgücünün yeniden üretimi dolayısıyla toplumsal cinsiyet rollerini sistemin istediği kıvamda üretmesini hem doğrudan sermayenin ücretli kölesi olmasını hem de de ideolojik-siyasal-kültürel olarak onun hedeflerini genç nesiller içinde üretmesini buyuruyor. Bu asında her zaman böyleydi, fakat şimdi yakıcı bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. 

Kürtaj hakkından nafakaya, boşanma hakkının giderek zorlaştırılmasından cezasızlık politikalarına, giyim kuşam ölçütlerinden davranış biçimlerine, hayat tarzından seçimlerine kadar hemen her konuda dolaylı ya da dolaysız olarak ablukaya alınan kadın kitleleri, kapitalizmin bu zorlu günlerinin atlatılmasının gönüllü köleleri haline getirilmek isteniyor. 

Artık sadece kadın olmaktan kaynaklı şiddet vs. saldırılarıyla karşı karşıya değiller. Ataerkinin daha aktif kullanıldığı bu koşullarda kadın olmaktan kaynaklı sorunlar ve saldırılarla mücadele elbette önemli bir yerde durmaya devam ediyor. Fakat bu bile dönemin ruhunun bütünlüğüyle doğrudan ilişkili bir nitelik kazanmış durumda. Kadınlar, faşizm, savaş, yoksulluk, açlık, susuzluk, göç, aklımıza gelebilecek birçok yıkımın en korunaksız hedefleri. O açıdan da kadın kurtuluş mücadelesi de giderek tek başına kadına yönelik şiddet, cinayetler ya da emek güçlerinin vahşice sömürüye sunulmasıyla birleşik karşılıksız bakım emeklerine dair söz söylemek ve eylemekle sınırlı bir yaklaşımla hareket edemez. Sistemin her açıdan dayattığı toplumsal teslimiyete karşı toplumsal mücadelenin daha görünür bir parçası olmak zorundalar. Çünkü sistemin dayatmaları böyle bir mücadeleye davet anlamına geliyor.

Kadın hareketinin kadının cinsinin ezilmesini kimlik mücadelesine doğru daraltması (ki bu bir yanıyla doğrudur da) artık daha eksik ve yetersiz bir gerçeğe tekabül ediyor. Nitekim yaşanan tıkanma da tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada feminizmin bazı ekolleri (**) kadının cins mücadelesiyle ekoloji-faşizm-ezilen ulus sorunları-emek sömürüsü başlıkları arasında daha doğrudan bir ilişki kursalar da bu ilişkiyi kapitalist sömürü düzenine karşı bütünlüklü bir mücadele programına kavuşturamadıkları için tıkanma giderek belirginleşiyor. 

Bu başlıkları kadının kimlik mücadelesine teyelleyen değil, bütünsel bir toplumsal mücadele içine oturtan bir mücadele kaçınılmaz hale geliyor. 

Kaynak: Marx, Engels, Lenin/Kadın ve Aile, Sol Yayınları

(*)ILO’nun 2023 küresel tahminlerine göre, dünya genelinde yaklaşık 748 milyon kişi bakım sorumlulukları nedeniyle işgücüne katılamamaktadır. Bu grubun 708 milyonu kadın, yalnızca 40 milyonu erkektir. 

Zaman kullanımı araştırmaları da benzer bir tablo çizmektedir. Küresel ölçekte ücretsiz bakım ve ev içi işlerin yaklaşık yüzde 76’sı kadınlar tarafından yapılmaktadır. Kadınlar erkeklere kıyasla günlük ortalama 3 ila 4 kat daha fazla zaman ücretsiz bakım emeğine ayırmaktadır. Bu durum kadınların ücretli istihdama katılımını ve ekonomik bağımsızlığını doğrudan etkilemektedir.

15 yaş üstü kadınların bedelsiz olarak gerçekleştirdikleri bu iş(ler)in, eğer ücretlendirilseydi yılda 10.8 trilyon dolardan fazla bir miktara denk düşeceği hesaplanıyor! Patronların hem ucuz kadın emeğinden ama hem de işgücünün yeniden üretimin masrafsız şekilde kadınların sırtına yüklemekteki kazançlarını anlamak için bu veriler çarpıcıdır. TÜİK verileri tablonun Türkiye açısından da farklı olmadığını gösteriyor.

(**) Elbette feminizmin burjuva liberal yaklaşımları olduğu kadar Marksizm’e, sosyalizme daha yakın duran ve kadın kurtuluş hareketiyle diğer toplumsal mücadele başlıkları arasına kama sokmayan, bu mücadeleyi erkeklere karşı mücadeleyle sınırlandırmayıp sistem bütünlüğü içinde ele alan ekolleri de var. Sosyalist feminizmle ortak zeminimiz (kapitalizmi hedef almak) kadar ayrıştığımız noktalar da açık (mücadelenin örgütlenmesi, iktidar perspektifi.