Proletaryanın Failliği III

410

Mürüvet Küçük

İşçi sınıfı ve sosyalizm ilişkisi ya da Marksizm’in işçi sınıfının toplumsal rolü konusundaki yaklaşımına dair tartışmaların tarihi çok eskidir. Marx ve Engels kendi dönemlerindeki sosyalizm ve sosyalizmin maddi temelleri bahsinde yaşanan tartışmaların önemli bir kısmını literatürlerine taşımışlardır. Görüşlerini o dönem var olan birçok sosyalizm anlayışıyla polemikler üzerinden pekiştirmişlerdir. Bu aynı zamanda onların sınıflara ve sınıfların nesnel konumlarıyla ideoloji ve siyaset arasındaki ilişkilerine dair görüşlerini de kapsar. Alman İdeolojisinden Felsefenin Sefaleti’ne, Komünist Manifesto’dan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya ve Kapital’e kadar hemen tüm eserlerinde bu tartışmaların izleri vardır. Fransa’daki siyasal gelişmeleri irdeledikleri eserlerinde de bu ilişkiye dair güncelliğini bugün bile koruyan çarpıcı çözümlemeler yer alır. 

O polemik ve tartışmalardaki temel söylemlerinden biri tarihsellik vurgusudur. Tarihsellikten kasıtları üretici güçler ve üretim ilişkilerinin toplamını ifade eden üretim tarzı ve bunun üzerinden şekillenen toplumsal ilişkilerdir. Bu, tarihsel materyalizmin temel çıkış noktasıdır. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin keskinleşmesi tarihin dinamosu işlevi gören sınıf mücadelelerine ve dahası devrimlere zemin hazırlar. Toplumsal ilişkilerin, tarihsel devinimin, sınıf mücadelelerinin karakterinin hatta bireyin kendisinin şekilleneceği zemin burasıdır. Bu zemin dışında soyut bir insan ya da sosyalizm tanımına girişmek en iyi ihtimalle ütopik sapmalara ve onların sınıflar üstü, tarih dışı çeşitli türevlerine götürür. Ya da daha gerici konumlanmalara… 

Daha ilk dönem eserlerinde ideoloji ve siyaseti bu nesnel temelden bağımsız kendinde şeyler olarak tanımlayıp tarihin yapıcısı ilan eden ve sosyalizm teorilerini de tarih üstü-ahlaki bir temel üzerine oturtan anlayışlarla polemiklerinde onların “sorunun belirli bir sınıfa ve belirli bir zamana özgü gereksinmeler değil ‘en akla yatkın’ toplumsal düzen olduğuna safça inandıklarını” belirtirler. Sosyalizmi, sınıf mücadelesi yerine ahlaki öğütler ve genel kardeşlik çağrıları üzerinden tanımladıklarını vurgularlar. 

Ahlaki-tarih dışı ölçütlerle hareket eden bu sosyalistlerin hakiki gereksinmeleri değil kendi hakikatlerinin gereklerini; proletaryanın çıkarlarını değil ‘insan doğasının genelde insanın yani hiçbir sınıfa ait olmayan, hiçbir gerçekliği bulunmayan, yalnızca felsefi fantezinin sisleri arasında var olan insanın çıkarlarını’ temsil ettiklerini belirtirler. 

Bu yaklaşımların sayısız türevi Marx ve Engels’ten sonra da varlıklarını sürdürdü, farklı tarihsel koşullarda farklı sözcüklerle yinelenip durdular. Yakın dönemde de 1950’lerden başlayarak içinde bulundukları dönemin ruhuna uygun üretilmeye başlayan bu teoriler 1980 sonrası zirve yaptı. Yapısalcılardan “radikal demokrasicilere” kadar sayısız görüş türedi. Her biri Marx ve Engels’in kendi dönemlerinde ıskartaya çıkardıkları görüşlerin güncel bir izdüşümüydü. 

Ekonomiyi-siyaseti-ideolojiyi birbirinden özerk yapılar olarak tanımlayan, işçi sınıfının da bu yapıların kesişimiyle edilgen bir tarzda şekillendiğini savunan yaklaşımlar yani yapısalcılık ve türevleri bunlardan en bilineni oldu. İşçi sınıfını, dayandığı nesnel zemin temelinde gelişecek mücadele sırasında bilinç kazanarak sınıflaşmasını baştan reddedip yapılar karmaşasınca belirlenen edilgen bir nesneye dönüştüren yapısalcı anlayışın daha uç versiyonları da sahneye sökün etti. Yenilgi dönemlerinin yarattığı bu teorilerin en bilineni Andre Gorz’un Elveda Proletarya’sında vücut buldu. 

Gorz’un İşçi Sınıfı Karşıtlığı

Gorz, çalışmanın ortadan kaldırılacağı bir toplumsal projeksiyonun yani sosyalist toplumun yapıcısının işçi sınıfı olamayacağını belirtir. Çünkü çalışmanın ortadan kaldırılmasının bu sınıfın hedefi olamayacağını iddia eder. İşçinin kendisini işiyle, sermayenin üretimci mantığıyla özdeşleştirdiğini, “sermayenin rasyonelliğini sağlamaktan başka bir işlev görmeyen yürürlükteki üretici güçlere, çıkarlarıyla, yetenekleriyle ve becerileriyle işlerlik sağlayan” bir sınıf olduğunu belirtir. “Sermayenin kopyasıdır” der.  Ona göre ayrıca emek sürecinin biçimi ve yapısı nedeniyle gücü parçalanmış bir sınıftır. Bu yüzden dönüşümü sağlayacak itici güç “kapitalist üretim ilişkilerinin damgasını taşımayan işçi dışı ögelerden kurulu sınıf dışı bir grup”tan kaynaklanmak zorundadır. Bu grup, çalışmayı yaşamın boşa harcanması olarak gören, “dışarıdan dayatılmış yükümlülük” olarak algıladığı için işçileri ve işi ortadan kaldırmayı amaç edinebilen insanlardan oluşmuştur. Sistemin somut ya da potansiyel olarak işsiz bıraktığı ya da yeterince iş vermediği bütün insanları, çağdaş toplumsal üretimin bütün “fazlalıklarını” kapsar. Çevre ve kadın hareketleri gibi yeni toplumsal hareketlerle bu grup arasında belki bir ittifak kurulabilir. 

Gorz aslında sömürüyü toplumsal karakterinden bağımsızlaştırarak teknisist bir yaklaşımla çalışma sürecine indirger. Üretim tarzının özünü, üretim ilişkilerinde yani sömürünün esas kaynağında değil de teknik bir süreç olan çalışma sürecinde arar. Bu nedenle de işçi sınıfı ve yetersizlikleri hakkındaki tanımı tarihsel ya da toplumsal değil metafiziktir. Bu tanımda, sömürülen bir sınıf olarak işçi sınıfının çıkarlarıyla, deneyim ve mücadeleleriyle alakalı hiçbir şey yoktur. İşçi sınıfını böylesine değersizleştirip yerine özünde belirsiz, akışkan bir kütleyi ikame eden Gorz’un hiçbir stratejik güce, birleşik eylem kapasitesine, onu sağlayacak nesnel bir zemine sahip olmayan bu toplumsal kategoriye biçtiği misyon aslında devrimden, sosyalizmden vazgeçiş dışında bir anlam taşımaz. 

Yapısalcılar da sınıfı sömürü ilişkileri açısından değil daha çok teknik çalışma süreci içinden tanımlar ve o sürecin edilgenleştirici etkilerinin işçiyi belirlediğini söylerler. Zaten onlara göre işçiler sadece mavi yakalı yani somut nesne üreten işçilerden ibarettir. 

Bu yaklaşımlara göre sömürülenlerle sömürenler, sermayeyle emek arasındaki eski sınıfsal karşıtlıkların yanı sıra yeni bir karşıtlık doğmuştur. Halk kesimleriyle tekelci devlet kapitalizmi arasındaki bu çelişkilerin kapsamına küçük burjuvazi hatta burjuvazinin çeşitli klikleri de girer. Bu açıdan da strateji halk ittifakı üzerinden şekillenmelidir. 

Tüm bunlar uzayıp gider, ama her defasında güncellenir. Bugün Abdullah Öcalan’ın yaygınlaştırılmaya çalışılan tezlerinin dayandığı zemin de özünde burasıdır. “Sınıflaşmayı reddedin” diyecek kadar idealist bir yaklaşımla nesnel gerçekliği reddeden Öcalan da getirdiği paradigmayla özünde Gorz ve diğerleriyle aynı noktada buluşarak üretim ilişkilerinden bağımsızlaşmış bir toplumsal proje, ittifaklar seti ve yolu sosyalizm dışında her yere çıkacak bir gelecek projeksiyonu geliştirir. 

Thompson’da Sınıfın Sınıflaşması 

Bu savunuların karşı kutbundaysa İngiliz tarihçi ve sosyal bilimci Edward Palmer Thompson yer alır. Thompson, işçi sınıfını birbirinden özerk yapıların (ekonomi-siyaset-ideoloji) karmaşık kesişimi içinde edilgence belirlenen bir nesneye dönüştüren, kapitalist üretim sürecinde billurlaşan emek-sermaye çelişkisi temelinde gelişen mücadelenin bir öznesi-faili olabileceği inancını baştan öteleyen yapısalcılık ve türevleriyle kıyaslanınca oldukça ilginç bir tarihsel figür olarak çıkar karşımıza. 

Tarihsel materyalizmi 2. Enternasyonal’in ilerlemeci-determinist yaklaşımıyla özdeşleştirip yorumlayan, bu açıdan da gelecek projeksiyonunu Marksist sosyalizm zemini üzerinden değil de romantik sosyalistlerle (ütopistlerle) çakışacak şekilde belirleyen Thompson da özünde idealist bir noktada durur. Ancak işçi sınıfının sınıflaşması bahsinde getirdiği yaklaşım oldukça dikkate değer ve öğretici olduğu kadar bugüne dair de güncel çağrışımlar yapar. 

Yapısalcıların önemli isimlerinden Althusser tarihi öznesizleştirip yapıların karmaşık kesişim ve ilişkilerinin akışına bırakırken Thompson sınıfı bir yapı ya da yapılarca belirlenen bir kategori değil bir ilişki olarak görür. Sınıf bilincini iktisadi olduğu kadar kültürel bir olgu, insan failliğini tarih yapımının yakıcı bir unsuru, siyaseti de o tarihin temel anlamı olarak tanımlar. “Oluşum” onun kavram seti içinde kilit bir yerde durur. Bu “oluşum” kapitalist üretim ilişkileri içinde konumlarını kaybederek mülksüzleşip fiilen işçi sınıfının parçası haline gelen küçük mülk sahiplerinin, ev kadınlarının, eskinin atölye ustalarının, dokumacılarının, sıradan insanlarının geçmiş deneyimlerine, kapitalist üretimin dayatmalarına karşı sergiledikleri direnişlere, bu direnişlerin din ya da dayanışma ağları gibi çeşitli biçimlerde dile gelmesine, ahlaki ölçüt ve geleneklerine tutunarak kendilerini kapitalist üretim çarkı içinde bir sınıf olarak yeniden var etmeleri noktasına çıkar.  

Thompson bu romantik yaklaşımıyla işçi sınıfını dahil olduğu yeni üretim ilişkileri ve emek-sermaye çelişkisinin bu zeminde kazandığı karaktere karşı geliştirdiği mücadele biçimleriyle birlikte tanımlamaktan uzaklaşır. Fırlatılıp atıldığı yeni üretim ilişkileri içinden gelişen yeni deneyimler ve mücadele birikimlerini öteleyerek geçmişi bugünün yaratıcısı kılar. Feodal dönemle kapitalist üretim tarzına geçiş dönemi arasındaki o ara durakta daha sonra işçi sınıfının parçası haline gelecek tüm emekçi katmanların sergiledikleri direniş biçimlerinin tarihsel niteliğini, dolayısıyla o zamanki tarihsellik içinde şekillenmiş ideolojik-siyasi karakterini görmezden gelir. Tarihsel özelliklerinden bağımsızlaştırarak o direniş biçimlerine her koşulda büyük anlamlar yükler. Bu onu tarihsel-toplumsal koşulların kapitalist üretim tarzına göre belirlendiği, üretim ilişkilerinin kapitalist üretimin mantığına göre şekillenip süreklileşmiş biçimde onun ihtiyaçlarına göre devinip dönüştüğü gerçeğine yani güncel olana dair ciddi bir yönelime girmemesini getirir. 

Thompson işçi sınıfını sanayi devrimiyle birlikte değil ondan önceki prekapitalist geçiş dönemiyle ele alır. Onun artık dünya çapında egemen sistem haline gelmiş kapitalizm koşullarında sergilediği direnişler ve edindiği deneyimlerle sosyalist bir kültür yaratma olanaklarından ziyade geçmişin deneyim, anı, özlem yığını içinden kendisine bir yol açabileceğine dair idealist bir yaklaşım sergiler. Sonuçta o geçiş döneminin kendine yeten bireysel üretiminin ve bu üretim üzerinde kontrole sahip olmanın güvenini-huzurunu yaşayan emekçi sınıflarının fırlatılıp atıldığı kapitalist çöplükte kendilerini anlamlı hissedecekleri ve değerlerini yeniden üretecekleri geçmişteki birikime sıkıca sarılmasını bir sınıflaşma sürecinin baş köşesine oturtur.

Cemaatler, dini ritüeller, geçmişe dair dayanışmacı gelenekler, insanın makinenin parçası haline gelmeden önceki bireysel üretimler, zanaatkarlık üzerinden hissedilen yaratıcılık duygusu gibi sayısız başlıkta edinilmiş birikimin kapitalist ahtapotun kollarına teslim olmamakta, kendisini insan ve giderek aynı özlemleri yaşayan insan topluluklarının bir parçası olarak görmesinde yani sınıf oluş sürecinin öznesi olarak var etmekte tutunabileceği her şeye özel bir değer yükler. 

Bu birikimin gücü ve tek tek bireylerin kendisiyle aynı deneyimleri yaşamış olanlarla kuracağı özdeşlik duygusunu sınıfın oluşum sürecinin temel dinamiği haline getiren Thompson’un sosyalizm projeksiyonu da buna göre şekillenir. O, üretici güçlerin ulaştığı düzeyle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiden ve bu çelişkini tarihsel karakterinden değil yüzü geçmişe dönük bir projeksiyon üzerinden şekillendirir sosyalizm yaklaşımını. Bu noktada 1800’lerin sonunda yaşamış ütopik sosyalistlerden William Morris’in sanayileşmiş kapitalizminin yarattığı yabancılaşmanın karşısına koyduğu projeye yakın bir yerde durur. Thompson’un Morris’le bu çakışmasındaki temel belirleyen indirgemeci-kaba tarih anlayışına ya da yapısalcıların işçileri yapılar tarafından belirlenen nesneler derekesine indirgeyen, özneleşme-faillik potansiyellerini yok sayan ve en nihayetinde tarihi öznesizleştiren yaklaşımlarına duyduğu tepkidir.  

Bu noktada Morris’in geçmişteki zanaatkâr toplumun dayanışma kültüründen ilham alan sosyalizm yaklaşımını kendisi için de belirleyici bir yere koyar. O da geçmiş işçi hareketlerinin kültürünü ve dayanışma ağlarını ayrıntılı biçimde inceleyerek “ahlaki ekonomi” kavramıyla halkın adalet anlayışını merkeze koyar. Sosyalizm anlayışını da bunun içinden şekillenip “insan merkezli sosyalizm” olarak tanımlar. “Bireysel özgürlük”, “topluluk yaşamı” ve “yaratıcı emek” vurgusu bu projeksiyonda belirleyicidir. Ancak yönü üretici güçlerin gelişme düzeyi ve bu süreçler boyunca edindikleri mücadele deneyimleri üzerinden şekillenen yani geleceği merkeze koyan bir yaklaşıma değil geçmiş dönük olur. 

Thompson’un Marksizmle Çelişkisi

Thompson bunlarla birlikte işçi sınıfının özneleşmesine duyduğu güvenle dışardan bilinç ve örgütlenme fikirlerine de karşı çıkar. Ona göre tek tek bireylerde somutlaşan emekçi sınıflara mahsus hasletler kapitalist üretim sürecinin dişlileri arasında öğütülmelerini engelleyecek esas gücü ifade eder. Bu, bireylerin bir sınıf oluş sürecinin hammaddesidir ve kapitalist çarkın dışında kendilerini var edebilecekleri, sınıflaşma duygusunu yaşayabilecekleri doğal örgütlenmeleri de geçmiş deneyimlerinden çıkaracaklardır. 

İşçi sınıfının özneleşmesinde dışardan bilinci reddeden, bu açıdan da bir parti örgütlenmesinin bu bilinci taşımaktaki rolüne objektif olarak karşı çıkan Thompson’un görüşleri güçlü bir hümanizm ve emekçiye sonsuz güven temelinde şekillenmiş olsa da Marksist-Leninist anlayışın mihenk taşına vurulduğunda kürekleri geriye çekmesi ve örgütlenme fikrine tutum almasıyla tarihsel olarak gerici bir noktaya tekabül eder.

Bu noktada farklı ekollerden gelseler de Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine denemesinde geçen şu pasajdaki tarih anlayışıyla çakışır: “Geleneğin hem kendi varlığı hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek. Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir çabadır.” 

Benjamin’e göre geçmiş kapalı ve tamamlanmış bir şey değil; şimdiki zamanla ilişkili bir mücadele alanıdır. Ezilenlerin geçmişini hatırlamak, onları bugünkü mücadelelerin bir parçası kılmak anlamına gelir. Güçlü bir maneviyatçılık ve kapitalist hegemonyaya karşı duruş için tarihsel hafızaya büyük bir misyon yükleyiş vardır bu yaklaşımda. Bugünün kapitalist üretim ilişkileri içinde gelişecek sınıf mücadelelerinin aynı zamanda karşı bir hegemonyanın esas kaynağını oluşturacağı Marksist yaklaşımdan ziyade bugünden korkmak ve onun içinde kaybolmamak için geçmişin anlamlı değerlerine sıkıca sarılıp karşı hegemonyayı oradan kurmak gibi bir yaklaşıma götürür.

Geçmişin mücadele deneyimlerinden oluşan sınıfsal hafızanın mücadele için ne kadar önemli bir yerde durduğu tartışmasız bir gerçektir. Fakat onu bugünün ihtiyaçları ve üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin doğuracağı gelecek projeksiyonlarıyla birleşik ele almamak ütopik yanılsamalara götürmek dışında bir sonuç yaratmaz. Zaten gerek Thompson gerekse Benjamin’in Marksizm’le mesafelendikleri noktalardan biri de burasıdır. 

İkisi de burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde kuracağı ideolojik hegemonyaya karşı geçmişi merkeze koyarlar. Marx’ın Alman İdeolojisi’ndeki “Egemen sınıfın düşünceleri her devirde egemen düşünceler haline gelir” uyarısı onların yaklaşımıyla da belirli boyutlarda çakışır. Marx da o sözüyle maddi üretim araçlarını elinde tutan sınıfın aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da elinde tuttuğunu, onları elinde tutanların aynı zamanda ürettikleri düşüncelerin tüm toplumun düşüncesi ve yararınaymış gibi takdim ederek kabullendirdiklerini ifade etmek ister. Fakat onlardan farklı olarak geçmişin birikimini önemsizleştirmeden tarihsel koşullar içinde o birikimden de güç alarak gelişen sınıf mücadelesinin karşı düşünsel-kültürel hegemonyanın yaratılmasındaki esas kaynak olduğunu vurgular. Marx, bugündeki geçmişi gördüğü kadar onunla da birleşik olarak tüm bu birikim ve dinamiklerin gelecekte alacağı biçimler üzerinde durur. Bu biçimlerin de esas olarak üretici güçlerin ulaştığı düzey ve el değiştirmesiyle oluşacak yeni üretim ilişkileri içinden kazanacağı nitelikler üzerinden koyar. 

Fakat Marksizm’e aykırı tüm özelliklerine rağmen Thompson’da değerli olan egemen sınıfın düşüncelerinin sosyalist saflarda bile yarattığı etkiye karşı aldığı tutumdur. Egemen sınıflar ezilen sınıfları aciz, beceriksiz, edilgenlikle damgalar. Bu nedenle “ezilen” olduklarını dikte eder. Kendilerinin sömürü üzerinden yükselen saltanatlarını da yetenek ve yaratıcılıklarıyla açıklayıp toplumsal kabule sunar.  Bu yaklaşım sosyalist saflara da işçiyi ya da ezilen katmanları edilgen bir alıcı olarak görmek biçiminde sirayet eder. Didaktik, kaba bir belirleme ilişkisinin kurulmasının, işçilerin kendi konumlarının farkına varabilmelerinin ancak bu belirleme ilişkisiyle olabileceği yaklaşımının döl yatağı esasında burasıdır. Söz konusu burjuva yaklaşımın sosyalist saflara da “bilinçsiz” olarak sirayet etmedir. 

Thompson özünde burjuva olan bu yaklaşıma karşı işçi sınıfına dışardan bilinç taşımanın neredeyse tüm biçimlerine karşı çıkarak tersten bir savrulma yaşasa da onun özneleşme potansiyelinin altını çizmesiyle kıymetli bir yerde durur. Ezilen sınıflardan insanların düşünsel, ahlaki ve yaratıcılık anlamında ezen sınıflar kadar güçlü bir potansiyele sahip olduğunu kanıtlama ısrarıyla o, devrimci sınıf çalışmasına dışardanlığı aşmak yönünde bir itilim kazandırır. İşçilerin potansiyellerine güvenmek ve onları açığa çıkarmakta katkı koymak, bu sürecin aynı zamanda onlardan öğrenmek, öğrenerek haysiyetlerini, onurlarını pekiştirmek yaklaşımıyla iç içe geçmesinin zorunluluğuna davet eder. 

İşçi sınıfının kendisi için sınıf olma sürecini tek başına dışardan boca edilecek bilinçle değil, aynı zamanda işçi sınıfının potansiyellerinin açığa çıkmasıyla mümkün olacağı gerçeği sayısız deneyimle de kanıtlanmıştır. Yine işçilerin ideolojik-siyasi yaklaşımlarından da bağımsız olarak üretim süreci içinde yaşadıkları direniş deneyimlerinin yarattığı dönüştürücü güç ve bu deneyimleri ömürleri boyunca taşımaktaki ısrarları bilinmeyen gerçekler değildir.  Thompson her ne kadar kendiliğindenci bir yaklaşımın temsilcisi olsa da kendiliğinden olmayan yaklaşımın nelerden kaçınması, hangi özellik ve hasletlerle buluşması gerektiğini yaptığı titiz tarih araştırmasıyla hatırlatması açısından önemli bir yerde durmaktadır. 

Yüzü Geriye Dönük Sınıf Kavrayışı

İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’nda Thompson, sanki bugünün dağılan, çözülen, atomize olan işçi sınıfı tablosunu resmeder. 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar farklı dalgalar hâlinde yaşanan ve ortak kullanım alanlarının (mera, otlak, tarla) özel mülkiyete geçirilmesi anlamına gelen ‘çitleme hareketi’ sonrasında mülksüzleşen ve sanayinin gelişmesiyle birlikte eski meslekleri, dolayısıyla onun üzerinden şekillenen hayatları yerle bir olan zanaatkarlar, el dokumacıları ve tarım işçileri kapitalist üretimin acımasız dişlileri arasına fırlatılır hoyratça. Thompson bu kesimleri işçi sınıfının bilincini şekillendiren en önemli unsurlar olarak tanımlar. O kesitte düzenli fabrika işlerinde çalışanlardan ziyade fabrika dışında parça başı işler yapan ya da taşeron işçi olarak çalışan, istihdam biçimi dolayısıyla yarını belirsiz şekilde yaşayan işçi katmanlarının ağırlıkta olduğunu belirtir. 

Bu bahiste ayrıntılı bilgiler veren Thompson sabit, belirli bir iş tanımı içinde değil de sürekli dolaşan, belirsizlik ve güvencesizlikle malul işçileri merkeze koyarak tezler üretir. Bu katmanların hepsinin geride bıraktığı, kaybettiği bir şeyler vardı. Belirsiz hayat için belirli olan tek şey geride kalanların anısı, deneyimi, kültürü ve ahlaki-manevi gücüdür. Buradan yola çıkarak bu belirsiz ve sürekli hareket halinde olan kütlenin geride bıraktıkları “cemaatlerinin oluşumunda siyasi ve kültürel geleneklerin sürekliliğinin” görmezden gelinemeyeceğini belirtir. Köyden gelenlerin bir parça toprak sahibi olma özlemi, zanaatkarların kendi işlerine sahip olma özlemi, el tezgahında dokumacılık yapmış olanların işin ritmini kendileri kontrol ederek aileleriyle birlikte çalıştıkları ve kendilerini geçindirebildikleri bir üretim düzenine duydukları özlem bu bilincin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Dini inançlar, geleneksel aile ilişkileri, kapitalizmin “özgürleştirici” etkilerine karşı geleneksel toplumun koruyucu bağlarının hatırası da öyle.

Thompson işçi sınıfının paramparça edildiği, yarının belirsizleştirildiği, parça başı işlere ve güvencesizliğe mahkum edildiği o koşullarda sınıflaşmanın adresi olarak geçmişi gösterir. Bugünün üretici güçlerinin gelişmişlik düzeyi ve işçi sınıfının o dönemlerden sonra oluşturduğu devasa birikim ve kültür bu parantezin içinde yer almaz. Bu açıdan yönü geriye dönük olan ve ideolojik-siyasi niteliği o tarihsellik içinde anlam kazanmış deneyimlere, ritüellere, maneviyata, örgütlenme biçimlerine, dayanışma ağlarına bel bağlamak nesnel olarak mümkün olmadığı gibi, objektif olarak her türlü gerici düşünüş ve davranışa kendisinden menkul anlamlar atfetmeye götürür. 

Ancak bunlarla birlikte onun tezlerinde bugünün atomize olmuş, belirsizliğe, güvencesizliğe, esnekliğe mahkum edilmiş işçi sınıfının sınıflaşma sürecinde -tarihselliği dikkate alarak- geçmiş deneyim ve hafızanın gücünün harekete geçirilmesindeki öneminin üzerinden atlanamayacağı açıktır. Sayısız işkoluna teknik gelişmelerle birlikte eklenen yeni işkolları ve tüm bunların örgütsüzleşmiş hali içinde işçi sınıfına mücadeleyle kazandığı değer ve anlamların hatırlatılması yaşamsal önemdedir. Ki her direnişte bunu süreklilik içinde yaşatan işçi ya da işçilerle karşılaşmak mümkündür. Bu açıdan geçmiş deneyim ve aktarımları örgütlenmenin önemli bir dinamiği haline getirmek hiç kimsenin reddedemeyeceği bir olgudur. Thompson’un kapitalist üretimin devasa ölçekte sanayileşmesinden önceki sınıf ilişkilerinde aradığı hafıza, değerler, anlamlar bizim için bugün işçi sınıfı mücadele tarihinin yarattıklarını güncellemekle ifade buluyor.