
Devrimci Proletarya olarak üçüncü yılımıza girerken, teorik ve siyasal sorumluluğumuzun kapsamı da derinliği de genişliyor. Geçtiğimiz iki yıl boyunca işlediğimiz başlıklar -kapitalizmin yapısal krizinden sınıf mücadelesine, kadın özgürlüğünden gençliğin öfkesine, ekolojik çöküşten kent mücadelelerine, faşizme karşı direnişten devrimci örgüt sorununa- yalnızca dönemsel tespitler değil aynı zamanda bugünün dünyasında sosyalist bir devrim stratejisinin teorik temellerini döşeyen yapı taşlarıydı.
Dolayısıyla üçüncü yılımıza girerken, yalnızca bir süreklilik değil meseleyi tarihsel bir sıçrama eşiği olarak görüyoruz. Bu sıçrama, bugüne kadar işlediğimiz konuların bir toplamını, geleceğe yön veren kurucu bir hatta dönüştürme sorumluluğudur. Kapitalizmin yapısal krizlerinin, toplumsal hareketlerin dönüşümünün, ezilen sınıfların öfkesinin ve ideolojik mücadelenin iç içe geçtiği bir tarihsel momentteyiz. Bu moment, sadece direnç üretmeyi değil teorik ve stratejik kuruculuğu zorunlu kılıyor.
Zira 21. yüzyılda kapitalizm, yalnızca üretim biçiminde değil aynı zamanda ideolojik aygıtlarında, siyasal tahakküm tarzlarında ve gündelik yaşamın hücrelerine sızan kültürel kodlarında da dönüşüm geçiriyor. Bu dönüşüm, Marksist teorinin ve sosyalist ideallerin içinin boşaltılmasını, tarihsel belleğin tahrifini ve sınıf kimliğinin erozyonunu hedef alıyor. Dolayısıyla, yalnızca bu saldırılara karşı bir “savunma hattı” değil diyalektik ve tarihsel materyalizmin yeniden üretimi temelinde bir kurucu saldırı hattı örmeliyiz.
Sermaye birikiminin yeni biçimleri -dijitalleşme, yapay zekâ- sadece sınıfın yapısını değil onun bilincini de dönüştürmeye yöneliyor. Neoliberalizmin krizini aşmak için başvurulan otoriter yönetim biçimleri, faşist eğilimler, kimlik siyasetiyle harmanlanmış post-modern kırılmalar, devrimci Marksist hattın bozulması için çok yönlü bir ideolojik kuşatma anlamına geliyor.
İşte tam da bu nedenle, diyalektik ve tarihsel materyalizmin yeniden üretimi, yalnızca geçmişin doğrularını tekrar etmek değil bugünün çelişkilerini kavrayacak yeni bir sosyalizm anlayışını kurmak anlamına geliyor.
Kürt Sorunu ve Teorik Erozyon: Post-modernizmin Gölgesinde Marksizmi Savunmak
Bu kurucu perspektif, Kürt sorununun geldiği yeni düzlemde özellikle günceldir. Bugün Kürt halkının meşru taleplerini ve özgürlük mücadelesini sahiplenmeden devrimci bir hattın inşa edilmesi mümkün değildir. Ancak bu mücadelenin ideolojik düzlemde hangi eksende yürütüldüğü, Türkiye ve bölge solunun teorik ve siyasal yönelimi açısından tayin edicidir.
Abdullah Öcalan’ın 2010’lardan itibaren geliştirdiği ve devletin de belli düzeyde teşvik ettiği “Demokratik Modernite”, “Konfederalizm”, “ahlaki-politik toplum”, “komünalizm” gibi kavramlarla örülen post-modern çizgi, giderek sınıf kavramını silikleştirmiş, devletin sınıfsal niteliğini flulaştırmış, sosyalizmi tarihsel bağlamından koparıp moral-etik bir evrenselliğe indirgemiştir.
Bu çizgi, Marksist teorinin merkezine yerleşen üretim ilişkileri, sınıf antagonizması ve tarihsel materyalizm gibi kavramları “modernist”, “Batıcı” ya da “sömürgeci” diye damgalayarak, ezilenlerin kolektif kurtuluş perspektifini parçalamaktadır.
Tam da bu nedenle, Marksizmi savunmak onun tarihsel kalıplarını tekrarlamak değil onu bugünün ideolojik saldırıları karşısında yeniden kurmak demektir. Öcalan şahsında Kürt hareketi içinde yükselen bu post-modern yönelim özünde neoliberal çağın kimlikçi, yataycı, sınıf dışılaştırıcı mantığıyla uyumludur. Bu çizginin liberal çevrelerce parlatılması, emperyalist merkezlerde “yerel demokrasicilik” adı altında meşrulaştırılması da rastlantı değildir.
Proleterleşmenin Güncel Dinamikleri ve Mücadele Hatları
21. yüzyıl kapitalizmi, klasik fabrika işçiliğinin ötesine geçen, parçalanmış ve esnek üretim ilişkileriyle şekilleniyor. Kapitalizm taşeronlaşma, evden çalışma, “girişimci birey” miti gibi araçlarla emeği güvencesizleştirirken, işçi sınıfını görünmezleştirmeyi amaçlıyor. Ancak bu dönüşüm sınıfın ortadan kalktığını değil proleterleşmenin yeni biçimler aldığını gösteriyor.
Bugün sınıf mücadelesini yeniden tanımlamak bu yeni işçileşme süreçlerini kavramakla mümkündür:
-Kuryeler, e-ticaret depolarındaki işçiler, çağrı merkezi çalışanları, algoritmaların gölgesinde çalışan beyaz yakalılar…
-Aynı zamanda göçmen emeği, ev içi görünmeyen emek, dijital içerik üreticiliği gibi melez ve belirsiz iş biçimleri…
Teorik kuruculuğun bu noktadaki görevi, “endüstri proletaryası dışındakileri işçi saymayan” klasik yaklaşımı aşmak, sınıfı toplumsal yeniden üretimin tüm alanlarında tanımlamak ve buna uygun örgütlenme modelleri geliştirmektir.
Kadın Özgürlüğü ve Sosyalizm: Yeniden Üretim Alanını Sınıf Mücadelesine Katmak
Kadın özgürlüğü mücadelesi Marksist teoride uzun süre üretim alanına odaklı bir çerçevenin gölgesinde kalmıştır. Ancak kapitalizm, yalnızca fabrikalarda değil evlerde, mutfaklarda, bakım hizmetlerinde, yani toplumsal yeniden üretim alanlarında da işleyen bir sömürü sistemidir. Kadın emeği bu alanların merkezindedir.
Kadınların üzerindeki toplumsal cinsiyet rolleri ve ataerkil tahakküm, sadece kültürel değil sermayenin yeniden üretimi için işlevsel bir yapıdır. Bugün bir kadın sosyalizmi inşa etmek, bu yapının ekonomik, kültürel ve ideolojik bağlarını koparacak bir mücadele hattı gerektirir:
-Sadece “kadın görünürlüğü” ya da kimlik temsili değil kadın emeğinin kapitalist sistem içindeki yerini deşifre eden bir perspektif,
-Cinsiyet temelli bölünmüş işgücü piyasalarına karşı kolektif sınıf mücadelesi,
-Kürtaj, bakım emeği, kadına yönelik şiddet gibi alanların sınıfsal ve toplumsal bağlamlarını kavrayan bir strateji…
Bu yön, sadece kadınların değil sosyalist mücadelenin tümünün özgürleşmesi için hayati önemdedir.
Gençlik ve Yıkıcı Potansiyel: Umutsuzluğun İçinden Direnişin İnşası
Gençlik, kapitalizmin krizlerinin en çıplak haliyle yaşandığı bir toplumsal katmandır. İşsizlik, geleceksizlik, rekabet baskısı, dijital yabancılaşma, eğitim sistemindeki yozlaşma ve akademik güvencesizlik gibi sorunlar gençliği kuşatırken; devletler gençliğe yönelik politikaları baskı, yönlendirme ve denetim ekseninde şekillendiriyor.
Bugün gençlik, apolitizmin ve nihilizmin pençesine itilmekte; ancak tam da bu sebeple, büyük bir yıkıcı potansiyele de sahiptir. Bu potansiyel, yalnızca öfke değil, yeni yaşam arayışları, yeni dayanışma biçimleri ve alternatif yaratıcılık anlamına gelir.
-“Sınıfsız gençlik” mitiyle ideolojik olarak atomize edilen gençliğe karşı, emek-sermaye çelişkisi zemininde bir gençlik sınıf kimliği inşa edilmelidir.
-Gençlik hareketi, sadece sokakta değil, üniversitede, sosyal medyada, sanat ve kültür alanlarında çok katmanlı bir direniş hattı olarak kurgulanmalıdır.
-Sosyalist gençlik çizgisi, mevcut devrimci nostaljilerin tekrarına değil bugünün dinamiklerine uygun örgütlenme biçimlerine dayanmalıdır.
Sosyalist Ekolojist Temel: Doğa ve Emek Arasındaki Diyalektiği Yeniden Kurmak
Kapitalist üretim tarzı doğayla kurduğu ilişkiyi sömürü, tahakküm ve metalaştırma üzerine kurmuştur. İklim krizi, su savaşları, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu, endüstriyel hayvancılık gibi süreçler, sadece ekolojik yıkım değil sınıfsal, ırksal ve cinsiyete dayalı eşitsizlikleri derinleştiren olgulardır.
Marksist doğa anlayışı Engels’ten günümüze doğayı insanın karşısına koyan idealist yaklaşımların karşısında, doğayı insanla birlikte dönüşen toplumsal üretimin bir parçası olarak kavrar. Sosyalist ekoloji, bugünün yüzeysel “yeşil” politikalarının ötesine geçerek:
-Doğa tahribatının mülkiyet ilişkileriyle bağını ifşa etmeli,
-Yeşil kapitalizmin reformist çözümlerine karşı, ekolojik-toplumsal bir devrim perspektifi geliştirmelidir.
-Üretim araçlarının kolektifleştirilmesiyle, doğayla uyumlu planlı üretimin sosyalist modelleri kurulmalıdır.
Bu sadece gezegenin korunması değil emek ile doğa arasındaki tarihsel ilişkinin yeniden diyalektik biçimde kurulmasıdır.
Kültür-Sanat ve İdeolojik Mücadele: Estetik Alanın Sınıfsal Dönüşümü
Kültür ve sanat, egemen ideolojinin yeniden üretildiği, estetik biçimler aracılığıyla sınıfsal gerçekliğin gizlendiği alanlardır. Bugün Netflix estetiğinden ulusalcı dizi furyasına, TikTok içeriklerinden “global pop” kültürüne kadar uzanan alanlarda yaratılan yapay bireysellik, kimlikçilik ve edilgen tüketim, toplumsal mücadelelerin bilinç düzeyini doğrudan etkilemektedir.
Devrimci kültür-sanat çizgisi sanatın propaganda haline indirgenmesine düşmeden, aynı zamanda sanatı sınıflar mücadelesinin bir aracı haline getirir:
-Emeğin estetiğini, gündelik yaşamın şiirselliğini, isyanın ritmini yakalayan yeni biçimlere ihtiyaç vardır.
-Kitlelerin kendi kültürel üretim biçimlerini canlandıran, toplumsal yaratıcılığı teşvik eden kolektif kültür alanları inşa edilmelidir.
-Marksist estetik, hem geçmişin büyük devrimci sanat mirasını sahiplenmeli hem de bugünün çelişkilerini sezgisel olarak kavrayacak yeni ifade biçimleriyle buluşmalıdır.
Geriye Değil İleriye, Sosyalist Kuruculuğa!
Üçüncü yılımızda görevimiz birikimimizi yeni bir düzleme sıçratan bir hattı yakalamaktır. Bu hat, ne post-modern parçalanmanın teorik teslimiyeti ne de dogmatik kapanmanın tutuculuğudur. Bu hat, diyalektik ve tarihsel materyalizmin yeniden üretimi, sosyalizmin yeniden tanımı ve sınıfın yeniden örgütlenmesidir. Devrimci Proletarya bu tarihsel görevi üstlenmeye hazırdır.
Bugün teorik kuruculuk, yalnızca akademik bir birikim değil sınıf savaşımının yönünü belirleme iddiasıdır. Devrimci Proletarya üçüncü yılında bu iddiayı daha güçlü bir içerikle, daha kolektif bir akılla ve daha militan bir hatla ileriye taşımaya kararlıdır.
Sınıfa karşı sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm, yıkıma karşı yeniden inşa!
Yeni bir teorik atılımın eşiğindeyiz. Geriye değil ileriye!


