15-16 Haziran’a Giden Süreçte Kadın Dinamiği

Eylül Gökçin
Cumhuriyetin kurucu kadrolarının ekonomi stratejisi İttihat Terakki’nin 1914-1918 arası uyguladığı “Milli iktisat” politikasına dayanır. Nasıl ki İttihat Terakki devlet zoruyla gayrimüslimlerin elindeki sermaye birikimine el koyarak Müslüman Türk burjuvazisini yaratmaya giriştiyse, cumhuriyetin kurucu kadroları da 1922 Emval-i Metruke Kanunu, 1923-1930 arası gerçekleştirilen Mübadele ve 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu ile gayrimüslimlerin elindeki sermaye birikimine el koyarak Türk ulusal burjuvazisini palazlandırmıştır.
Türkiye’de kapitalizmin genişlemeye başladığı ve sonrasında ilk büyük sıçramasını gerçekleştirdiği dönem ise 1950-1960 arası dönemdir. Türkiye bu dönemde sınai kapitalizmine yönelecek, kapitalizm gözle görünür oranda genişleme kaydedecektir. Türk tekelci burjuvazisinin palazlanması da bu dönemde gerçekleşecektir. Özcesi ithal ikameci Türkiye kapitalizminin iç pazara yönelik üretim temelinde genişleyip derinleşmesi ve bu doğrultuda oluşan sermaye birikimi toplumun büyük bir kısmını işçileştirmiş ve Türkiye’de işçi hareketlerinin büyüyüp genişlemesine zemin hazırlamıştır. Yasalaşmış ancak uygulanmayan toplu sözleşme ve grev hakları işçilerin hamleleriyle bu dönemde kullanılmaya başlanmış, bu fiili hamleler Kavel, Berec, Paşabahçe grevlerini doğurmuş, bu grevler ve izleyen başkaları 15-16 Haziran büyük işçi direnişinin ‘hazırlık okulları’ olmuştur.
Dolayısıyla 1960’larda kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfının yarattığı dalgadan yayılan politik ve sosyo-kültürel iklim, 1970’lerin ikinci yarısına daha da büyüyüp güçlenen bir işçi sınıfıyla girilmesinin önünü açmıştır. Burada özellikle altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken nokta ise her biri Türkiye işçi sınıfı tarihinde ayrı birer dönüm noktası olan bu grev ve direnişlerde kadınların kimi zaman şalteri indiren el olarak kimi zaman grev gözcüsü olarak etkin birer özne oldukları gerçeğidir. Bu grev ve direnişler yalnızca sömürü düzenine karşı bir isyan dalgasını değil aynı zamanda görünmeyen emeklerin adlarını Türkiye işçi sınıfı tarihine kazıdıkları tarihsel bir dönemece de işaret eder.
Yaşadığımız coğrafyanın toplumsal ve kültürel koşullarının da etkisiyle ücretli emek içerisinde ve grevlerde, direnişlerde, eylemlerde bir kadın işçinin varlığı bir erkek işçinin varlığına oranla daha uzun bir süreç ve daha zorlu bir yolculuk sonucu ortaya çıkar. Ancak hepimizin bildiği gibi daha güçlü bir isyan duygusu ve meydan okumayı da içinde barındırır. Çünkü kadınlar ev içi emek, bakım yükü, baba, koca, aile ve toplumsal baskı gibi birçok engeli aşarak varırlar eylem alanına. Dolayısıyla kadınların direnişe geçmeleri bir yandan toplumsal cinsiyet ilişkilerine meydan okuma anlamını içerirken diğer yandan da kapitalist sömürü koşullarına bir meydan okuma içerir. Bu eyleme geçiş bu nedenle bulunduğu alanları da özgürleştirici bir potansiyeli içinde barındırır. Baba, koca, patron baskısıyla sindirilmeye, susturulmaya çalışılan kadınlar bu baskı koşullarına karşı büyük bir direnç göstererek hem özgürleşir hem de bulundukları alanları değiştirip dönüştürür,
Engels, kadınların ücretli emek içerisinde yer almalarının özgürleşmelerinin de anahtarı olduğunu Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde şöyle dile getirir: “Büyük sanayi kadını evden kopararak emek pazarına ve fabrikaya gönderdiği ve onu, çoğunlukla ailenin desteği durumuna getirdiğinden beri proleterin evinde erkek üstünlüğünün son kalıntısı da temelini yitirmiş oldu.” (1)
1960’lı yıllar Türkiye’de de kadınların hızlı bir biçimde ücretli emekçilere dönüştükleri ve sınıf içinde öğrendikleri, öğrettikleri yıllar olacaktır. 1960’larda kadınlar Kavel’de, Berec’de ve Paşabahçe’de hem özgürleşecek hem de bulundukları alanları özgürleştireceklerdir.
Türkiye burjuva devletinin kuruluşundan Kavel direnişine kadar geçen 40 yıllık süre boyunca işçilerin grev yapması yasaktır. 1961 Anayasası ile işçilere grev ve toplu sözleşme hakkı tanınmış fakat burjuva iktidarlar bu hakkın kullanılmasına izin vermemiştir. Bu yıllarda hareketlenip ivme kazanan Türkiye işçi sınıfı sendikal haklarını ancak savaşarak kazanabileceğinin bilinciyle hareket edecektir. Kavel greviyle (2) işçi sınıfı buzu kıracak ve yolu açacaktır.
Yıl 1962 aylardan Aralık’tır. İstinye’deki Kavel Kablo Fabrikası’na işçi düşmanı yeni bir müdür atanır. Bu atama fabrikadaki sömürü koşullarının daha da derinleşeceğinin işaretidir. Yeni müdür İbrahim Üzümcü’nün ilk icraatı, işçilerin mesai ve kıdem esası üzerinden 1957’den beri aldıkları yıllık ikramiyelerinde kesintiye gitmek olur. İşçiler bu kesintiye üretimden gelen güçlerini kullanarak ve iş yavaşlatarak karşılık verirler. 1962 yılının 31 Aralık günü fabrikada 1000 metre kablo üreten makineden ancak 200 metre kablo çıkar. Bu süreçte işçiler örgütlü oldukları Maden-İş Sendikası’ndan istifaya zorlanırlar, işçi önderleri dönemin KOD 29’u olan İş Kanunu’nun 16. maddesi kullanılarak “ahlak ve hüsniyete uymadıkları” gerekçesiyle işten atılırlar.
İşçilerin yanıtı serttir! 28 Ocak 1963’te 220 Kavel işçisi grev kararı alır. İşçiler fabrikaya girerler, makinelerin başına otururlar fakat makineler çalışmaz! Patron temsilcisi zabıt tutturur; “Kanunsuz grev!” İşçilerin amacı tam da budur: Yıllardır kağıt üzerinde kalan grev hakkını uygulatmak.
Aralığın ayazında Kavel Kablo Fabrikası önünde yakılan grev ateşi Türkiye işçi sınıfının grev hakkını kazanma yolundaki mücadele ateşi olacaktır. Ateş büyüdükçe büyüyecek, ateşe ilk harını veren İstinye Tersane işçileri olacaktır. Bir öğle vakti tersane işçileri ellerinde sefertaslarıyla gelecekler, “bugün öğle yemeğimizi Tersane de değil Kavel’de direnen sınıf kardeşlerimizle yiyeceğiz” diyeceklerdir. Karayolları işçileri de Kavel işçileriyle beraberdir. Vehbi Koç’un patronu olduğu General Electric işçileri Kavel işçileri için bir dayanışma kampanyası örerler. Demirdöküm işçileri greve destek olmak için kampanya başlatırlar. Grev ateşi büyüdükçe büyür, İstinye çevresindeki gecekondularda yaşayan halk genciyle, yaşlısıyla, esnafıyla fabrikanın bahçesine akarlar, grev çadırları sokağa taşar.
Kavel Grevi, makine başında olmasalar da kadınların sınıf içinde etkin bir güç olarak ortaya çıktıkları kritik mücadele örneklerindendir. İşçiler darp edilip gözaltına alındıklarında fabrika önündeki nöbeti kadınlar devralırlar. Vali grevdeki işçileri tehdide geldiğinde oğlu Kavel işçisi olan Hasibe Nine bastonuyla valinin karşısına dikilip yakasına yapışır, “Ne istiyorsun?” diye hesap sorar, işçileri ablukaya alan polislere “Bu çocukların kılına dokunun sizi öldürürüm!” der. Mahalleli kadınlar her gün işçilere kumanya taşır. Kavel patronu gece yarısı kamyonlarla fabrikadan mal kaçırmaya kalktığında kadınlar kamyonların önüne etten duvar örerek fabrikadan mal çıkışına izin vermezler üstelik hamile bir kadın polis saldırısı sırasında çocuğunu düşürür. Ertesi gün gazeteler Kavel Kablo Fabrikası’ndan mal çıkışını kadınların engellediğini yazar.
Bu büyük ve haklı direnişin giderek yankı ve destek bulması patronlara ve burjuva iktidara korku salar, 274 sayılı Sendikalar Yasası ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası 24 Temmuz 1963’te yürürlüğe girer, “kanunsuz grev” yasalaşır. Yine Kavel grevi Türk-İş’teki çatlakların da su yüzüne çıkmasına ön ayak olur, Türk-İş’e bağlı bulunan, direniş boyunca işçilerin yanında olan Maden-İş ve Lastik-İş sendikaları Türk-İş’ten koparak DİSK’in kuruluşuna öncülük ederler.
Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda grevleri emekçilerin askeri okulu olarak nitelemiştir. Kavel başta olmak üzere 1960’lı yıllarda gerçekleşen grevler Türkiye İşçi Sınıfı için gerçek anlamda birer okul niteliğindedir. Kavel grevinde ortaya çıkan direniş ve dayanışma pratikleri Berec grevine ve sonrasında da Paşabahçe grevine aktarılacaktır.
Kavel’de kazanılan grev hakkının sınandığı ilk direniş Berec grevi olacaktır. Berec grevi birçok açıdan ilklerin grevidir. Berec, Türkiye işçi sınıfı tarihinde kadınların çoğunlukta olduğu ve kadınların grev gözcülüğü yaptığı ilk grevdir.
“Ben Samsun’un Çarşamba kazasından 16 yaşında Berec Pil Fabrikasında 2612 numaralı işçi kız Sevinç Gülsuna. 1960 yılında İstanbul’a geldik. İlkokulun beşinci sınıfına kadar okuyabildim. Fabrikadan aldığım parayla yedi nüfusa bakarım, Babam işsiz, annem hasta… On günde 90 lira kazanırım. 110 lirasını ev kirası veririz. Bakkala 250 lira borcumuz var. Evimizde elektrik yok, Gaz lambası yakar, odun sobasında ısınırız.” (3)
“Ben Fatma Aydın. Ben de Samsunluyum. Babam hastalanınca müdür beye çıktım. Bana biraz para vermesini rica ettim. Sendikaya kayıtlı olduğum için bana avans vermedi. Muhtardan bir fakir kağıdı alıp belediyeye başvurdum. Bir süre Heybeliada’da sanatoryumda yattı babam. Şimdi boş geziyor. Annem yaşlıdır, çalışamaz. 10 günde 85 lira alırım. Bu parayla anneme, babama ve ilkokula giden iki kardeşime bakarım. İki ağabeyim askerdir. Onlara da biraz para göndeririz. Evlenmek mi?… Ben evlenirsem eve kim bakar?..”
“Ben Fevziye Sert. Babam ihtiyar. Yedi kişiye ben bakarım. On günde 105 lira kazanırım. Mevsimlerden ilkbaharı ve yazı severiz. Bu mevsimlerde ısıtma derdinden kurtuluruz hiç olmazsa. Çıkıp biraz hava alabiliriz kırlarda ve kırlardan topladığımız otlarla yemek yapabiliriz.”
1950’li yıllarda Türkiye’nin birçok bölgesi henüz elektriksizdir. Elektrikten yoksun bırakılmış bölgelerde pilli fenerler ve radyolar kullanılmakta, pile olan talep gittikçe artmaktadır. Dolayısıyla pil piyasası kapitalistlerin ellerini ovuşturarak atıldıkları bir yatırım alanı haline gelmiştir. Fırsat bu fırsattır. 1954 yılının Mart ayında Musevi asıllı iki yerli “girişimci” İngiliz bir kapitalistle beraber Berec Sanayi Türk Limited Şirketini kuracaklardır.
Berec Pil Fabrikası İstanbul’un en yoksul semtlerinden olan ucuz emek gücü kaynağı olarak görülen göçmenlerin ve gurbetçilerin yoğun olarak yaşadığı Taşlıtarla’da -bugünkü adıyla Gaziosmanpaşa- kurulmuştur. Taşlıtarla’nın iki göz odalı gecekondularında gaz lambasının ışığında yaşayan Berec işçileri düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakılmıştır. Üstelik kadınlara erkeklere oranla daha düşük ücretler ödenmektedir. Dönemin burjuva iktidarlarının patronlara sağladığı ayrıcalıklardan sonuna kadar yararlanan Berec patronu dilediği işçiyi, dilediği koşulda, dilediği ücretle çalıştırarak her yıl kârına kâr katar. Tüm kapitalistler gibi Berec patronu da yıllık kâr oranını açıklamamak için bin dereden su getirir. Sendika uzmanlarınca 1964 yılında Berec Pil Fabrikası’nın tahmin edilen kârı 46 milyon liradır. Bu toplam tutar içinde işçi ücretlerinin payı yüzde 8’dir. Bu dönemde gündelik asgari ücret yaşa bağlı olarak 90 kuruşla 10 lira 40 kuruş arasında değişmektedir. 11 lira ve daha aşağı ücret alanlar toplam işçi sayısının yüzde 85’idir.
Berec Fabrikası’nda bin 100 işçi çalışmaktadır. Bin 100 işçinin 790’ı kadındır. İşçiler, işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin olmadığı çalışma koşulları yüzünden hastalanır, zehirlenir. Kömür dairesinde çalışan kadınlar kendi iş güvenliklerini kendileri alır. Zehirlenmemek için yoğurt yerler. Hamile işçilere doğum izni dahi çok görülür. İşçiler bu dizginsiz sömürü koşullarına karşı insanca yaşanacak ücretler ve çalışma koşulları için örgütlenmek gerektiğinin bilincindedir. 1963 yılında Petrol-İş Sendikası fabrikada örgütlenme çalışmalarını başlatır. Toplu sözleşme görüşmelerine başlamak için yeterli üye sayısı elde edilir. Ancak Berec patronu toplu sözleşme görüşmelerini uzattıkça uzatarak oyalama taktiğine başvuracaktır. İşçileri sendikadan vazgeçirmek, işçiler arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmek için türlü yöntemlere başvurulur. Ama Berec işçileri kararlıdır. Greve gideceklerdir.
7 Aralık’ta fabrikanın bahçe kapısına “Berec Pil Fabrikasında Grev Var” yazılı grev pankartı asılır. Bahçe duvarına ise “Mahkum olan kaderimizi mutlaka değiştireceğiz”, “Emeğimizin sömürülmesine asla müsaade etmeyeceğiz!”, “İane (bağış) değil, emeğimizin karşılığını istiyoruz!” yazılı dövizler asılır. Patronun, arkasına aldığı kolluk güçlerinin ve grev kırıcıların işçilere baskısı artar. İşçiler fabrika önünde direniştedir. Bir jandarma binbaşı işçilerin yanına gelerek “korkmayın, gidin çalışın” der. Ona verilmesi gereken yanıtı grevde olan işçilerden birinin yoksulluktan beli bükülmüş babası verir: “Evlatlarımız çalışmamaya kararlı, isterseniz siz gidip çalışın.”
Berec grevi Türkiye işçi sınıfı tarihinde kadın işçilerin öznesi ve öncüsü oldukları ilk grevdir. Kadınlar ilk kez bir grevde grev gözcülüğü yaparlar. Bu gözcülük hava kararıncaya kadar sürecektir. Akşamları grev gözcülüğünü erkek sınıf kardeşlerine bırakmak zorunda kalacaklardır. Nedeni açıktır. Baba, koca, aile baskısı gibi nedenlerle gündüzleri grev gözcülüğü yapacaklardır. Kadınlar üzerindeki baskı katmerlidir. Bir yanda baba, koca, aile baskısı bir yanda patron baskısı. Grev gözcülüğü yaparken tacize uğrarlar, yaralanırlar, yerlerde sürüklenirler. Grevin dördüncü günü sabah saatlerinde grev kırıcıları taşıyan otobüsten grevci işçilere yönelik tacizler başlar. Şoför otobüsü grevci işçilerin üzerine sürer. Yaralanan iki işçiden biri göçmen işçi Hanife Akarsu’dur. Hastanede kendisini ziyarete gelen bir gazeteciye üzerine araba süren şoförü kastederek şunları söyleyecektir. “Bunlar insan değil sanki. İşte gördüğünüz bu çocuklar (odada altı çocuk vardır.) hepsi benim çalışmama bakıyorlar. Okuması, giydirilmesi, yedirmesi hepsi bana bağlı…”
İşçilerin grev sırasında yaşadıkları bunlarla sınırlı değildir. Kadınlar grev gözcülüğü yaparken tacize uğrarlar, önlerine sopalar atılarak tehdit edilirler. Grevin beşinci günü jandarma komutanı grev gözcüsü genç kadınların yanına yaklaşarak “Siz kapıcı mısınız? Bu vazifeyi erkekler yapsa iyi olmaz mıydı? Neden nöbeti onlara tutturmuyorsunuz?” diyecektir. Grev gözcüsü genç kadınların yanıtı nettir: “Biz haklı olduğumuz bir davaya hizmet ediyoruz. Grevimizin muvaffak olması için çalışıyoruz.”
Türkiye işçi sınıfı tarihinde kadın işçilerin büyük ölçüde katıldığı ilk grev olan Berec grevi 41 günün sonunda başarıya ulaşır. Ücretler yükseltilmiş, işçiler sosyal haklar bazında önemli kazanımlar elde etmişlerdir. İşçiler örgütlenerek birlik olmanın işçi sınıfına zaferi getirdiğini yaşayarak deneyimlemişlerdir.
Türkiye 1970’li yıllara giderek büyüyen ve güçlenen bir işçi sınıfıyla girmiştir. Bu yıllar işçilerin Türk-İş’in temsil ettiği bürokratik ve işbirlikçi sendikacılığa karşı DİSK’e yöneldikleri yıllardır. Sermaye ve onun devleti, DİSK’e yönelen bu işçi dalgasının önüne set çekmek ister. 1970’te AP (Adalet Partisi) ve CHP vekillerinin 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapmak için hazırladıkları taslaklar birleştirilerek Meclise gönderilir. 12 Haziran 1970’te kabul edilen tasarı sendika değiştirmeyi zorlaştırmakta, sendika seçme özgürlüğünü kısıtlamakta ve henüz yeni kurulmuş olan DİSK’i işlevsiz hale getirmeyi amaçlamaktadır.
İşçi sınıfı bu tasarıya belleklerden hiçbir zaman silinmeyecek görkemli 15-16 Haziran direnişiyle tarihi bir yanıt verecektir. Bu toprakları sarsacak olan bu iki uzun gün, Marks’ın Paris Komünü için söylediği “Tahtlar, taçlar yerlerde yuvarlanıyor, kimse dönüp bakmıyordu” sözlerinin adeta vücuda gelmiş halidir.
İstanbul ve çevresindeki her fabrikada eylemler büyüyecek, işçiler dalga dalga sokaklara akacaklardır. Burjuvazinin korkusu ise büyüdükçe büyüyecektir. Dönemin tanıklarının anlattıklarına göre şöyle haberler uçacaktır amirlere: “Levent ve çevresindeki bütün fabrikalarda çalışan işçiler işi bıraktı efendim… Hepsi kapılardan çıkıyor efendim… Bazılarının ellerinde sopalara takılmış kartonlar var… Yazıları okuyamıyorum… Şimdi birisini seçebildim efendim. ‘Sendikamız anamız, feda olsun canımız’ yazıyor efendim… Birisinde ‘Demirel istifa’ yazılı… Hepsi Tekfen Fabrikası’na doğru yürüyor efendim… Kadın işçiler öne geçti efendim.” (4)
15-16 Haziran’da kadınlar işçi sınıfı mücadelesinin kurucu ve dönüştürücü özneleri olarak ön saflardadırlar. İbrahim Ethem İlaç Fabrikası’ndan Sümerbank’a, MKE’den TEKEL’e, DYO’dan Emayetaş’a binlerce kadın korkusuzca sokaklara akar, kimisi fabrikayı boşaltırken ayakkabılarını bile giyemeden çıplak ayakla barikatların üzerine yürür, kimisi megafon elinde yürüyüş kollarını yönlendirir. Bizzat sınıfın içinden politik özneler olarak barikatların karşısına dikilirler. Yer yer akan işçi seline öncülük ederler. DYO Fabrikası’ndan bir kadın işçi şunları söyleyecektir: “Tankların önünde durmak hiç kolay değildi ama biz orada durduk çünkü bizim de sesimiz duyulmalıydı. Kadınlar olarak destek değil direnişin kendisi olmuştuk.” (5)
Kadın işçiler gün henüz yeni yeni ışırken Topkapı’daki Emayetaş, Uzel, Birleşik Alman Auer fabrikalarından çıkarak göstereceklerdir örgütlü kararlılıklarını. Tankları aşarak yürüyüşe katılacaklardır. Kimi beyaz önlüklü kimi çatkılı kimi başörtülü kimi de yalınayak sömürü düzenine karşı barikat başındadır.
O dönemde 31 yaşında olan Kimya-İş’in işyeri temsilcisi Nurten Arıcan, 15-16 Haziran’a dair tanıklığını şöyle dile getirir: “Beyaz önlük ve ayakkabılarımızla ‘haydi’ lafını duyar duymaz çıktık. İşçileri temsilciler olarak biz yönlendiriyorduk. Topkapı’daki ampul fabrikasının önüne gelince ‘oturun’ dedim, bembeyaz önlükleriyle insanlar dalgalanıp oturdular. Polis kordonuna alındık. Geri dönmek üzereyken ‘biz buradan geçeceğiz’ diye karar verdik ve kadın-erkek el ele, kol kola kenetlenip polisi yardık. Askerleri de geçtik. Bunları nasıl yaptık hâlâ anlamış değilim!” (6)
İşçiler bir kez ayağa kalkmıştır artık, önlerine çıkan barikatları bir bir aşarak ilerleyeceklerdir. Tanklara, kalkanlara, barikatlara kararlılıkla yükleneceklerdir. Yer yer çatışmalar çıkacak, direngen işçi selinin ortasında kalan sermayenin bekçileri kalkanlarını, miğferlerini olduğu yerde bırakarak kaçacak, sığınacak yer arayacaklardır. Kağıthane’den Şişli Meydanı’na yürüyen işçiler de polis barikatını yıkıp geçecek, meydana ulaşan işçilere açılan ateş sonucu altı işçi yaralanacaktır.
Yürüyenler sadece işçiler değildir. İşçilerin gösterdiği kararlılık öyle bir çekim yaratmıştır ki kampüslerinden çıkan öğrenciler de işçilerle omuz omuza yürüyecektir. O dönemde bir üniversite öğrencisi olan Kemal Yalçın’ın tanıklığı, 15-16 Haziran dalgasının yarattığı etkiyi göstermesi bakımından önemlidir: “…Seminer odasından çıktığımızda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin kalın taş duvarları Şehzadebaşı tarafından gelen gök gürlemesine benzer seslerle sarsılıyordu… Hızlıca aşağı inip sesin geldiği yöne yürüyorum. Yaklaştıkça inilti artıyor, taş yapı sarsılıyordu. ‘Hükümet istifa, gençler buraya!’ Siyah önlüklü kadınlar, mavi tulumlu işçiler… Kiminin elinde yeni kırılmış yeşil yapraklı kocaman dallar, kiminin elinde büyük anahtarlar, demir çubuklar, levyeler… Bazıları ayakkabılarını bağcıklarından boyunlarına asmış yalınayak yürüyor cayır cayır yanan asfaltın üstünde… ‘Hükümet istifa, gençler buraya!’… Derslerine sadık okulcu bir gencim. Ama düşünmeye vakit yok. Sel beni, ben seli kucaklıyorum.” (7)
15-16 Haziran Direnişi işçi sınıfı tarihine altın harflerle yazılacak bugünün ve geleceğin sınıf mücadelesine de ışık olacaktır. 15-16 Haziran’da kadınlar hem sınıfsal sömürüye hem de patriyarkal yapılara karşı katmanlı bir mücadele örneği sergilemişlerdir. Sınıfın politik özneleri olarak kurucu ve dönüştürücü bir rol üstlenmişlerdir.
Bu iki uzun sarsıcı günde kadınıyla erkeğiyle 150 bini aşkın işçi emek sermaye çelişkisine karşı sınıf kiniyle yürüyerek devrimin bir hayal olmadığını görecek ve göstereceklerdir.
(1) Engels, Friedrich, 1974, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara
(2)Aydın, Zafer, Kanunsuz Bir Grevin Öyküsü Kavel 1963, SAV Yayınları
(3) Yici, Özkal, 2010 Kırkbir Uzun gün Berec Grevi, Yayına Hazırlayan Koçak Hakan M., Tüstav Yayınları
(4) İşçi Dayanışması Dergisi, sayı,111
(5)Sosyalist İşçi Dergisi 1971
(6) kadinisci.org, 15-16 Haziran Tanklar ve Kadınlar
(7) uidder.org, Gözlerim Çeliğe Batan İnsan Tırnaklarını Gördü


