
Bu yıl 1 Mayıs’a ilişkin yaygın tabirle “alan tartışmaları” erken bitti. Önceki yıllarda da sahici bir tartışma olduğu söylenemez. Çünkü başını DİSK’in çektiği ve KESK, TMMOB ve TTB’nin de ona göre hareket ettiği önceki yasaklı Taksim tartışmalarında da Taksim lafzen dile getiriliyordu. Onun emekçilere yeniden açılmaması için burjuvazi ve devletinin çizdiği sınırların en başta kafalarda çizilmiş olması nedeniyle son birkaç gün kala “Taksim’in hangi anlamları ifade ettiğini biliyoruz” denilip “ama…” ile devam eden cümleler kurularak valilikçe gösterilen meydanda olunacağı ifade ediliyordu. Taksim’in yeniden yasaklandığı 2013 yılından sonraki hemen tüm yıllarda tablo aşağı yukarı böyleydi.
Zihinlerdeki Barikatlar Yıllardır Aşılamadı
Bazı yıllarda özellikle seçimler dönemindeki politik atmosferin de etkisiyle Taksim daha belirgin bir vurgu olabiliyor hatta bir önceki (2024) Saraçhane 1 Mayıs’ında olduğu gibi toplumsal basınç ya da çeşitli siyasi saiklerle (yönünün CHP tarafından belirlendiği) Taksim vurgusu daha güçlü yapılabiliyordu. Fakat bu da niyetin yansıması olarak sahipsiz bırakılıyordu. Saraçhane 1 Mayıs’ı ve o yıl yani 2024’te yaşananlar bu açıdan çarpıcıdır.
Çünkü kafalardaki yasak hep bir yerde duruyor, her söze gölgesini düşürüyordu. Bir de burjuva parlamentarizmin belirleyiciliği… Burjuva parlamenter siyasetin belirleyiciliği 2023 genel seçimlerinin hemen öncesine denk gelen 1 Mayıs’ta alenen dile gelmişti de. Sandıktan CHP’nin çıkacağı yüksek beklentisinin DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’na “Bu 1 Mayıs, Taksim’in yasaklı olduğu son 1 Mayıs olacak” cümlelerini kurdurtmuştu. Burjuva parlamenter yaklaşımın tipik ifadesi olan bu sözler eskiden daha geride durarak 1 Mayıs alanlarına yön veren CHP’ye 1 Mayıs kürsülerinin açılmasıyla sürdürülmüştü.
İşçi konfederasyonlarının mevcutlar içindeki en ilerisi olarak tanımlanan DİSK’le burjuva siyaseti arasındaki ilişkinin bu denli dolaysızlaşması bir eşiği de ifade ediyordu. Artık kürsüyle alan arasında bir bağın olması umurlarında bile değildi! 1 Mayıs’ın sınıfsal özü, tarihsel anlamı, işçi ve emekçileri 2 Mayıs’taki kavgalara hazırlama iradesi ve iddiası nostaljik birer söylem olmaktan bile çıkmıştı!
Türk-İş ya da Hak-İş’in işçi sınıfının çıkarları gibi bir dertlerinin kırıntı düzeyinde bile olmadığını söylemeye, bu ikilinin 1 Mayıs tutumlarını hatırlatmaya ise gerek yok.
Fakat DİSK, KESK, TTB, TMMOB’un CHP yörüngesindeki sınıf işbirlikçi tutumlarını artık gizlemeden dillendirmeleri konusunda söylenecek söz çok. Bu dörtlü, özelde de DİSK bürokrasisinin alenen CHPseverlik yapması, onunla olan ilişkisini perdesizce ortalığa sermesinin esas nedeninin işçi sınıfı içindeki devrimci örgütlülüğün zayıflığı olduğu açık. 2023 seçimlerinde bir çeşit CHP bürosu gibi çalışan, 1 Mayıs kürsüsünü CHP temsilcilerine açan DİSK bu açıdan bile tarihsel miadını doldurduğunu ilan etmişti.
Çürümüş Sendikal Bürokrasi Rol Yapmayı Bile Bıraktı
Bu hal içinde 1 Mayıs’ı da gerçek sahiplerinden uzak, onun ruhuna yabancılaşmanın işçiliğini yapan DİSK, 2016 sonrasında 1 Mayıs’ın hamisi rollerinden bile vazgeçer hale geldi. Ondan önce “solun” tüm bileşenleriyle ortak toplantılar yaparak bu hamilik rolünün altını çizerken, birkaç yıl üst üste buna da girişmedi. “Nasılsa benim belirleyiciliğim var” diyerek dörtlüyle kapalı kapılar arkasında aldığı kararları deklare etti. Bu tutumu 2023 seçimlerine kadar da sürdü. O yıl yeniden geleneksel toplantı çağrılarını yineledi. Muradı yine 1 Mayıs’ı ruhuna, tarihsel anlamına uygun şekilde kutlamak değil, burjuva siyasetinin arabasına bağlamak, solu da buraya sürüklemekti. Bunda başarısız olduğu da söylenemez. Her defasında “kitlesel bir 1 Mayıs örgütleyelim, kitleselliğiyle basınç oluştursun, ekonomik-siyasi saldırılara barikat örsün” diyerek buna dünden razı olan solun çeşitli bölüklerini arkasında topladı.
Saatler süren ve herkesin görüş belirtmesiyle son derece katılımcı, demokratik bir atmosferde seyrettiği duygusu yaratan bu toplantılar defalarca tekrarlandıktan sonra son söz yine DİSK tarafından söylenirdi. O toplantılardaki tutumunda da esas olan neden Taksim’de olunamayacağının kanıtlanmasıydı. Sosyal reformist kesimlerin de yastıkladıkları bu yaklaşım son noktada belirleyici oluyordu. Taksim diyenler kendi göbeklerini kesiyor, bir iradeyi taşıma yaklaşımıyla hareket ederek parçalı da olsa yönlerini Taksim’e dönüyor, geri kalanlar Maltepe ya da valiliğin icazet verdiği başka alanlarda buluşup sönük ve ruhsuz buluşmalar gerçekleştiriyorlardı. Kitlesel ve güçlü 1 Mayıs dedikleri işçisiz ve esas olarak “sol” güçlerin çevre-çeper güçlerinin katılımıyla gerçekleşen 1 Mayıslardı. Ne sözünü ettikleri işçi-emekçi katılımları oluyordu ne de bunun için özel bir çaba içerisine giriyorlardı.
2025 1 Mayısı’nda Gerçekleşen Kopuş
19 Mart isyanının hemen ardından gelen 2025 1 Mayıs’ında bu genel tablodan bir kopuş gerçekleşti. Özellikle gençlik kitlelerinde daha belirgin çizgiler kazanan sınıfsal yaklaşım ve dinamik potansiyel bu kopuşta belirleyiciydi. Bununla birlikte tarihsel koşullardaki dönüşüm gerek dünyada gerekse Türkiye’deki siyasal atmosfer ve dünya gericiliğinin kolektif yönelimlerinin daha belirgin çizgiler kazanması, fakat devrimci-sosyalist güçlerin yıllara yayılan krizi aşamamalarının yarattığı siyasal bilinç de “solun” bazı bölüklerinde bir kopuşu zaruri hale getirdi. Son ana kadar meydan tartışmaları yaptırıp bir gün, en fazla 3 gün kala “Taksim’in 1 Mayıs meydanı olduğunu biliyoruz ama yasak. Biz kitlesel bir 1 Mayıs için şuradayız” diye açıklayıveriyorlardı.
Yine aynı şey oldu. Fakat solun önemli bir kısmı değişmeyen bu nakaratın parçası olmayı reddetti. Taksim’de olmanın tarihsel anlamına da uygun olarak gençliğin dinamizmini de arkasına alarak Taksim’e teker teker çıkmak yerine ortak bir irade geliştirmenin yolunu aradı. Son 4 gün kala da olsa bir tertip komitesi oluşturuldu, açıklamalar yapıldı, DİSK’in ipoteğinde olan 1 Mayıs bütün eksik ve zaaflarına rağmen devrimci güçlerin inisiyatifine geçti. Kadıköy’de 35 bin kişilik katılımla yapılan sönük 1 Mayıs mitingi “kitlesel ve güçlü bir 1 Mayıs” mitinin ne kadar temelsiz olduğunu gösterdi. İşçi sınıfı ve emekçilerin öncü kesimlerinin asıl gündemini yönünü Taksim’e dönen güçler oluşturdu. Taksim diyenlerin son birkaç günde örgütledikleri eylem, mevcut iktidar blokunun ekonomik-siyasi saldırganlığına karşı emekçilerde birikmiş öfkeye öncülük yapıldığında hiç de azımsanmayacak bir karşılık alınacağını gösterdi. Taksim’in nasıl bir kitlesellik ve aynı zamanda coşkuyla özdeşlik kazanacağını da…
Bu yılın 1 Mayıs’ına geçen yıl yaşanan bu yarılmayla girdik. Dörtlü yine toplantı çağrıları yaptı. Fakat bu yıl elini çabuk tutarak daha Nisan ayında Taksim başvurusunda bulundu. Nisan’ın ortasında da Taksim’den vazgeçtiğini ilan etti. Erken başvuru ile bu hızlı vazgeçiş arasındaki mantık çok doğrusaldı. Bir an önce Taksim yükünden kurtulmak istiyorlardı. Zaten toplantılardaki duruşları da önceki yılla bile kıyaslanmayacak bir “sakinlik” ve buna ilişkin tartışmalara “anlat, anlat” havalarındaki mesafeli yaklaşımdı.
Nitekim toplantılardaki bu havalarının hikmetinin Taksim basıncından tamamen özgürleştiklerinin ifadesi olduğu kısa sürede açığa da çıktı. Hızla Kadıköy dediler. Önceki yıllardan farklı olarak bu yıl sırtlarında herhangi bir “yumurta küfesi” taşımamanın rahatlığıydı söz konusu olan. Özünde Taksim için valiliğin yasak kararı çıkmadan onlar fiilen bu yasağı bizzat kendileri ilan ettiler.
Sendikalar ve meslek örgütleri cephesinden tablo kısaca böyle…
Sendikal Bürokrasiye Tepkinin Arkasına Saklanmak
Onlarla birlikte Kadıköy’e gidecek olan siyasi parti ve kurumlar açısından bu tablodan bir rahatsızlık duyulmamasıysa başta öncü-kitle diyalektiği konusundaki bizce yanlış ya da eksik yaklaşımlar belirleyicidir. Asıl olarak da sayısız sorunla en başta da tarihsel koşullar ve bu koşullar karşısında alınması gereken tutum konusundaki politik muğlaklık bu kopuşun önündeki en büyük engeldir. Dahası son on yıllarda alışılmış siyaset tarzının ve parlamenter alanın domine edici, aşındırıcı etkisinin önemli payı olduğunu görmek gerektiğini belirtmeliyiz.
Tüm bunlarla birlikte bu 1 Mayıs “solun” son yıllarda belirginleşen yeni bir kurucu süreç arayışlarının cisimleştiği bir zemin haline geldi. Yaşanan tarihsel koşullarla solun devrimci-demokratik bölüklerinin dağınıklığı, fiziki güç sınırları, kafa karışıklıkları ve dolayısıyla ideolojik-siyasi krizleri gelinen noktada ciddi kırılmalar kadar sıçramalara da gebe bir eşiğe dayandı. Solun kendisini yeniden kurma arayışlarının cisimleştiği zeminlerden biri olan 1 Mayıs Taksim ısrarı bu açıdan değerli ve anlamlıdır. Bu ısrarın çeşitli grupçu kaygıların ötesine geçilerek birleşik bir harekete dönüşmesiyse adeta tarihsel bir zorunluluk haine dönüşmüş durumda.
“Solun” kitlelerle bağının giderek daralması, iktidar bilinci ve iradesinin silinmesine doğru giden tasfiyeci tahribat her birimizde farklı düzey ve biçimlerde varlığını hissettirmeye devam ediyor. Bu hal artık sürdürülemez bir noktaya doğru gidiyor. Zaten hemen hepimiz ağzımızı açtığımızda sendikal bürokrasiden bahsedip ona olan öfkemizi dile getirirken aslında kendimize olan öfkemizi dillendirmiş oluyoruz. Çünkü işçi sınıfının sendikal düzeyde bile sadece yüzde 10’luk bir kesiminin örgütlü olduğu, o yüzde 10’un da gerek örgütlü hareket kabiliyetinin zayıflığı gerekse sistemin ideolojik-siyasi hegemonyası altında oluşu, 1 Mayıs fikrinden bile hayli uzaklaştığı ve örgütlü oldukları sendikalardan en “sol”da görünenlerin bu duruma adeta seyirci kalma rahatlığı sergilediği bu koşulların yaratıcısı esas olarak bizim devrimci temelde bir sınıf çalışması ve sınıf içinde kök salmaktan uzaklaşmışlığımızdır. Solun ideolojik-siyasi-kültürel bir kriz yaşadığı bu koşullarda sendika bürokrasisini yargılamak, tüm günahları onun sırtına yüklemek herkes açısından bir çeşit konfor alanına dönüşse de gerçek gözümüzün içine bakarak sırıttığı için giderek hissedilir bir rahatsızlık duymamız da kaçınılmaz oluyor.
Bu böyleyken bu 1 Mayıs’ta önemli sayıda siyasi parti ve kurumun Taksim ısrarıyla bir araya gelmiş olması söz konusu cenderenin kırılması, alışılmış olanın konforundan uzaklaşıp zamanın ruhuna uygun bir ideolojik-siyasi-örgütsel “yenilenme” yaşamanın önemli bir momenti daha doğrusu bu yönelimin görünür bir sonucu olarak tanımlanmayı hak ediyor.
Fakat buna rağmen alışılmış dar grupçu yaklaşımlardan sıyrılamamak, 1 Mayıs gibi kolektif bir simgeye kolektif bir güçle asılmak yerine birbirinin açığını, hatasını, eksiğini kollayarak ayrı hatlarda yürümekte ısrarlı tutumlarla karşılaşmak sözünü ettiğimiz arayışın henüz çok ham olduğunu gösteriyor. Ufku ve iddiası hâlâ başkalarıyla rekabetin ötesine geçememiş bu siyaset tarzının tarihsel koşulların ve bu koşulların dayattığı görevlerin farkında olmamak anlamına geldiğini görmek zor değil.
Birbirimizle Rekabeti Esas Alma İlletinden Kurtulamamak
Bu girizgâhı neden yaptık? Devrimci, sosyalist güçlerin önemli bir kısmı bugün farklı muhtevalarda olsa da politik özgürlükler sorununun cisimleştiği noktalardan biri olan Taksim yasağına karşı “Omuz omuza Taksim’e” mottosunda buluştu. Fakat bu buluşma pürüzsüz olmadığı gibi zayıf noktalarımızı da daha açık hale getiren bir buluşma oldu. Daha doğrusu buluşma olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusu olarak kaldı.
Taksim demenin hangi çıkış noktalarına dayandığı sorusunun bu buluşma-buluşamama hali içinde önemli bir belirleyen olduğu açık. Taksim’de olacağını ilk ilan eden TİP oldu. TİP’in Taksim demesindeki temel dürtünün tabanının Taksim konusundaki ısrarı olduğu anlaşılıyor.
Onunla aynı anda ya da hemen ardından başka kurum ve partilerden de benzer açıklamalar geldi. Geçen yılki elverişli zeminde Taksim demek yerine Kadıköy’e gitmeyi tercih eden birçok devrimci-sosyalist kurumun Taksim demesindeki temel belirleyenin ise geçen yılın deneyiminin sarsıcılığı olduğu düşünülebilir. Yanı sıra bu yılın zorlu ve giderek de zorlaşacak koşulları, burjuvazi ve devletinin saldırılarının kapsamının genişlemesi kadar NATO zirvesi, bölgesel savaş hatta dünya savaşı tehlikesinin içerili olduğu zamanın ruhunun daha fazla geriye çekilmeyi değil sıçramalı bir öne çıkmayı dayattığını göstermesinin de bu yönelimde etkisi olsa gerek. ”Olsa gerek” diyoruz çünkü geçen yılla bu yıl arasındaki farkın ne olduğu ve neden bu kadar benzerlik hatta geçen yıl 19 Mart’ın rüzgarıyla da birleşik olarak daha elverişli bir politik atmosfer varken neden Kadıköy’e gittiklerini izah etmiş değiller.
Etseler bile zamanın ruhuna uygun şekilde kitlelere moral verecek, işçi ve emekçi kesimlerin öncü bölüklerine yön duygusu kazandıracak birleşik hareket etme felsefesiyle hareket etmekte azami özen göstermek gerekirken buna uygun bir pratik sergilememeleriyle çok şey anlatmış oluyorlar. En başta da Taksim ısrarının politik anlamı konusunda kafa açıklığına sahip olmadıklarını…
Alışılmış grupçu yaklaşımların politik saiklerle kılıflanması bu gerçeği perdelemeye yetmiyor. Bu açıdan İşçi Emekçi Birliği’nin parçası olan devrimci sosyalistlerin tutumu ilginçtir. Bu kurumlar geçen yılki Taksim çıkışının simgesi olan tertip komitesinin çağrıcısı olduğu ilk toplantıya belirgin önyargılarla geldiler. Tertip komitesinin Taksim 1 Mayıs’ını kendisine zimmetleyeceği ve arkadan iş çevireceği ön varsayımıyla geldiklerini o toplantıdaki her sözleriyle hissettirdiler. Bunun böyle olmadığına dair getirilen tüm açıklamaları, ayrıntılı izahatları dikkate almamayı özellikle tercih ettiler.
Bu arka planla toplantıya gelen kurumlar, Taksim diyenlerin hızla bunu açıklamaları ve hazırlıklara girişmeleri gerektiği savunularını “Taksim’de olunmalı açıklaması yapalım, ama Taksim’deyiz demeyelim. Dörtlünün sonraki toplantısını da bekleyelim. Orada arada kalan kurumlar da netleşmiş olur” diyerek reddettiler. “Arada kalan kurumlar kim?” sorusuna yanıt vermekten ziyade “hızla Taksim’deyiz açıklaması yapalım” anlayışının arkasında niyet arayan konuşmalarla bu soruyu geçiştirdiler.
Oysa DİSK’in tutumunu bekleyen kurumlar üç aşağı beş yukarı belliydi ve onların da Taksim’e gelmeye yönelik bir politik tutum içerisine girmeyecekleri ortadaydı. Bu gerçekten yola çıkarak özünde kendilerinin de dörtlünün son olarak ne diyeceğini beklemeyi tercih ettiklerini ya da dörtlüyü toplantılarda sıkıştırarak Taksim kararı çıkarttırabileceklerini düşündüklerini söylemek haksızlık olmaz.
Bu da onların dörtlü içinde belirleyici konumda olan DİSK’in gelinen noktada nasıl bir deformasyon yaşadığını görmedikleri anlamına gelir. En önemlisi de zamanın ruhunun dayattığı devrimci bir kopuşun, fiili meşru mücadele hattında yürüyecek bir eksenin yaratılmasının zorunluluğunu ve bunun da ancak birlikte hareket edilerek var edilebileceği gerçeğini görmediklerini daha doğrusu umursamadıklarını gösterir.
Sonuç itibariyle İşçi Emekçi Birliği’nden kurumlar, adını İnisiyatif olarak değiştiren geçen yılki tertip komitesi bileşenleriyle hareket etmeyeceğini ama 1 Mayıs günü koordinasyon içinde olacaklarını belirterek toplantıdan ayrıldılar.
Bu gerçek, devrimci sosyalist güçlerin düzen siyasetinden, o siyasetin etkisi altında hareket eden konfederasyonlar ve meslek örgütlerinden, icazet sınırlarından bağımsız militan bir mücadele hattının tüm zayıflıklarına, eleştiri ve kaygılara rağmen birleşik bir hareket tarzıyla yaratılabileceğini görmekteki zayıflıklarını göstermektedir. Ki bu 1 Mayıs’ın en önemli anlamı da burada somutlaşıyor. Artık devrimci sosyalist güçlerin parlamenter siyaset ve icazet sınırlarında hareket eden tüm anlayışlarla arasına net bir mesafe koyması ve güçlerini en azından 1 Mayıs gibi turnusol kağıdı niteliği taşıyan günlerde birleştirerek yoğunlaştırıp kitlelere de moral verecek bir odaklaşma içinde olmalarında.
’71 Kopuşuna Benzer Devrimci Bir Kopuş Zorunluluğu
İnisiyatif içinde de tüm bileşenler aynı noktalardan bakmıyor, aynı kaygılarla hareket etmiyor. Bunun böyle olması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Fakat en azından parlamenter alanın ve 1 Mayıs’ı kendilerine zimmetlenmiş bir gün haline getirdikten sonra onu ortalıkta bırakan sendika bürokrasisinin icazet sınırlarına hapsolmuş yaklaşımlarından farklı olarak sınıfa moral verecek, başka mücadele biçimlerinin de var edilebileceği ve bu gidişatın ancak bu şekilde bozulabileceğini hissettirmek açısından ortaklaştıkları açık.
Sonuç itibariyle dünyanın hal ve gidişatı ortada. Bu bize ’71 kopuşuna benzer bir devrimci kopuş ve bu tarihsel koşulların ihtiyaçlarına yanıt verecek kurucu bir iradeyi dayatıyor. Tabloya kısaca baktığımızda bile bu gerçek adeta yüzümüze çarpıyor. Fakat bazılarımız hâlâ birbirimizle rekabeti esas alıp ‘herkesten farklı’ görünmenin peşinde. Düşünebiliyor musunuz, “bu yıla gelene kadar Taksim’e çıkma ısrarı gösteren sadece bizdik” diyebilenler bile çıkıyor!!! Herkesin yıllardan beri gördüğü, bildiği, tanık olduğu gerçekleri bile bu kadar rahat ve ölçüsüz bir tutumla yok sayarak “öncüleşmiş” mi olacağız?.. Bu zihniyet ve siyaset tarzıyla bırakalım birbirimizi sınıfa ve kitlelere nasıl güven vereceğiz?..
Savaş tamtamlarının kakofoni yaparak yükseldiği, kapitalizmin yapısal krizinin ölçüsüz bir ekonomik-sosyal yıkım yarattığı, bu yıkımın bir taraftan toplumsal yozlaşma diğer taraftan sınıfsal öfkeyle dile geldiği günlerden geçiyoruz. Türk tekelci burjuvazisi ve devleti NATO’nun daha ileri bir karakolu olmak için yeni anlaşmalar imzalıyor. Burjuva devlet işleyişinin göstermelik gerekleri bile hiçe sayılarak ses çıkaran zindana yollanıyor. Yağma ve talana dayalı saldırgan birikim modeli dağın taşın parsel parsel maden-enerji-turizm-inşaat patronlarına peşkeş çekilmesinde, acele kamulaştırma gaspçılığında dile geliyor. Gülistan Doku’nun katlinin arkasındaki lağımın patlamasıyla devlet içindeki çeteleşmenin aslında onun başat karakteri olduğu çırılçıplak hale gelmiş durumda. Ailenin merkeze konulduğu kadın düşmanlığı kışkırtıldıkça kadına yönelik şiddet ve cinayetler tırmanarak devam ediyor. Çocuklar için güvenilir olduğu düşünülen okulların geldiği hal ortada. Okullar, bizzat bu toplumsal kriz ve eğitimde yıkım yaratan piyasacı politikaların ürünü olarak yetişen gençler tarafından cehenneme dönüştürülebiliyor. Doruk Maden işçilerine yapıldığı gibi yasal haklarına çökülmesine itiraz eden işçiler gazla, copla bastırılmaya çalışılıyor.
Daha sayamayacağımız sayısız kötülük, saldırı ve tüm bunlara karşı birikmiş toplumsal öfkenin nabız atışlarını duyarak karşılıyoruz 1 Mayıs’ı. 2 Mayıs’ta bizi bekleyen saldırılar kadar asılmamız gereken dinamiklerin de daha bir berraklaşmış olmasıyla… Bu berraklaşmanın önemli adımlarından biri olacak 1 Mayıs Taksim iradesi.


