Sorumluluk Bilincinin Köşe Taşları: Bilinç, Tutku İrade Tutku

Oya Açan
“Tek bir sorumluluk algısı vardı onun, ölü yıldızlara hayatı götürmek için yapılması gerekenler!..” Lale için yazmışız bu satırları birkaç yıl önce…
Sorumluluk bilinci, içi tam doldurulduğunda örgütlü mücadele yürütenleri her zaman farklı bir boylama taşır. Kıstaslar nedir peki dersek, bir manzume oluşturacak kadar geniş bir içerik dile getirilebilir fakat her şeyden önce öğrenmeye tutku derecesinde istekli bir yönelimi başa yazmak gerekir. Bu bilinç işlenmeye ve değişmeye açtır. Alışılmış olanın sınırları zorlandığında, yeni sorunlarla yeni ihtiyaçlarla, farklı yaklaşımlarla karşılaşıldığında insan sadece hatalarını ve zayıflıklarını görmekle kalmaz kendini yenileme -kimi zaman yeni bir kalıba dökme- ihtiyacını derinlemesine hisseder. Halinden hoşnut bir ‘bilinç’ hayatiyetinin sonuna gelmiş demektir.
Bir partiye kadrolarının bilinçli faaliyetleri can verir. Bu bilinç sadece o anla, andaki görev ve ihtiyaçlarla sınırlı olamaz. Bir taraftan geçmişin ders ve deneyimlerinden beslenmeli fakat dün’de kalmamalı, asıl dikkat ve enerjisini anın yüklediği sorumluluklarla gelecek arasında köprü kurmaya yoğunlaştırmalıdır. Hayatiyetini kaybetmek istemeyen devrimci bir kolektifin kadrolarına yol göstermesi gereken sağlıklı bir sorumluluk bilinci bu temel üzerinde yükseldiği ölçüde işlevli ve geliştiricidir. Geçmiş-bugün-gelecek bağlantısı nostaljik bir ‘dün’ saplantısıyla değil tutkulu bir gelecek rüyasıyla kurulduğu ölçüde sorumluluk bilinci süreklileşmiş bir gelişme dinamiği özelliği kazanır. Onu yaptıklarıyla ‘ruhunu kurtaran’ rehavetten farklı kılan özellik geçmiş-bugün-gelecek ilişkisinin bu tarzda kuruluşunda yatar.
“Zamanın ruhu”
Devrimcilik her şeyden önce gönüllü, iradi bir seçimdir. Fakat devrimci kadroların bilincinin şekillenmesinde, onların proleter karakterde bir sınıfsal kimlik oluşumunda toplumsal hareketin düzeyi, temposu ve seyir yönünün etkisi de büyüktür. Toplumsal hareket sırasında sınanıp önüne yeni ufuklar açılan bilinç hem andaki tutumları hem de -büyük ölçüde- geleceği koşullar. Proleter devrimci karakterde militan bir sınıf siyasetinin hayata geçirilebilmesi için ise her şeyden önce günün devrimci görev ve sorumluluklarıyla refleksif tepki vermenin ötesine geçebilen, kadroların varlığı tayin edicidir.
“Zamanın ruhu”, ‘dış’ımızdaki etkenlerin, bizi çevreleyen ve faaliyetimizin sınırlarını belirleyen koşulların bütününün algımızdaki izdüşümüdür. Fakat devrimci bilinç ve onun şekillendirdiği sorumluluk anlayışı bunun ötesine geçmeyi gerektirir. Etki-tepki ilişkisinden farklı olarak iradi devrimci bir tutum kendisini bu temelde konuşturur. O, birbiri üzerinde etkide bulunan sosyo-ekonomik ve siyasal yapının, rejimin karakterinin, başta proletarya olmak üzere ezilen sınıfların bilinç ve örgütlülük düzeylerinin, mücadele geleneklerinin, dünya tarihsel koşullar ve sınıfsal dengelerin, ülke proletaryasının tarihsel bilinç ve deneyim birikiminin çözümlenmesinin harmanıdır.
“Benim bilincim beni çevreleyen şey ile ilişkimdir.” (Alman İdeolojisi) Kendiliğinden hareketin peşinden sürüklenen bir kuyrukçu bu materyalist ilkeyi edilgen bir sürüklenme ilişkisine indirger. Tarihsel bir perspektif ve bilinç açıklığına sahip olan devrimci ise kendisini çevreleyen koşulların üzerinden istese de atlayamayacağının bilincindedir fakat bu kavrayış hiçbir zaman onu koşullara teslim olmaya sürüklemez. Onları kendi amaç ve idealleri doğrultusunda nasıl farklılaştırabileceği üzerine yoğunlaşmaya yöneltir. Tarihsel sorumluluk bilinci dediğimiz devindirici, sıçratıcı dinamik bu noktada devreye girer. İnsandaki farklılaşma da ancak başka insanlar, çevreler, gruplar arasındaki varoluş/ilişkilenme sırasında takınılan tutumlar, eyleme tarzları sayesinde yaşanabilir. Thompson’ın işçi sınıfı için söylediği şey tek tek bireyler açısından da geçerlidir: “…İnsanlar kendilerini belirlenmiş yapılar içinde bulurlar, sömürüyü deneyimler, antagonistik çıkarları fark ederler, bu konular etrafında mücadeleye girişirler ve bu mücadele sürecinde kendilerini sınıf olarak keşfederler, bu keşfi sınıf bilinci olarak öğrenirler. Sınıf ve sınıf bilinci, gerçek tarihsel süreçlerde, her zaman sondadır başta değil.”
Hepimiz sınıflı toplumun bağrından, üzerimizde kapitalizmin kirini, pasını, lekelerini -kimimiz az kimimiz çok- taşıyarak geliyoruz mücadele saflarına. Daha önceki alışkanlıklarımızı, handikaplarımızı, değer yargılarımızı da beraberimizde getiriyoruz. Ancak benimsediğimiz devrimci dünya görüşü doğrultusunda diğerleriyle ve kitlelerle ilişki halinde farklı bir bilinç ediniriz. O etkileşimden çıkardığımız sonuçları duygu dünyamıza ve eylemimize taşırız -ama bunlar bir çırpıda olmaz elbette.
Burjuvazinin “incelikli” bir biçimde yoğunlaştırdığı ideolojik-siyasi-kültürel ve pratik saldırganlık ancak sağlam ve derinlikli bir politik bir kavrayış zeminine basıldıkça püskürtülür. Faaliyeti zorlaştırıp kesintiye uğratan, etkinliği artıp süresi uzadıkça hazırlıksız kadroları tüketip umutsuzluk ve karamsarlığa sürükleyen bu saldırganlık her açıdan yetkin bir donanım ve mücadelede ısrarı gerektirir. Bunun başarılabilmesi için ise sorumluluk duygusunun bir başka boyutu, kendimize karşı sorumluluk bilincinin gelişkinliğine ihtiyaç vardır. Başardıklarımıza bakarak bu sorumluluğu yerine getirmekten uzaklaştığımız ölçüde politik ölüm sürecimiz başlamış demektir.
“Öyle bir ufka vardık ki sevgilim/yalnız değiliz”
Devrimcilik dediğimiz zaman herkesin kafasında idealize edilmiş bir imaj vardır. İşin tuhafı herkesin ‘ideal devrimcisi’ kendine göredir. Kendi devrimcilik anlayışının ufkunun ve çapının genişliğiyle doğru orantılıdır; bu yüzden fazlasıyla özneldir, çoğu kez her devrimcide olması gereken 3-5 özellikle sınırlıdır. Bu devrimcilik anlayışı daha çok “zamanın ruhu”nun biçimlendirdiği nesnellikten çıkışını alır. O nesnelliğin artık varolmadığı koşullarda sürekli o günlerin özlemini çeken uyuşturucu bir nostaljiye dönüşür. Çünkü kendisini yenileyememiştir. Zayıflık ve zaaflarıyla fazlasıyla barışık olduğu için kendisi aşma sorumluluğunu duymamıştır. Bir de sınıfla ve toplumla bağları yok denecek ölçüde zayıf hatta kopuksa hayat damarları kesilmiş demektir. Bu tükeniş çoğu kez “mükemmelliyetçi” biçimlere bürünmüş olarak dışa vurur. “İdealize” ettiği tutum ve yönelimlerle kendi gerçekliği arasındaki büyük uçurumu görmezden gelerek “mükemmeli arayan Diyojen” pozları takınır, mükemmellik arayışı sorumluluktan kaçışın bahanesidir, ertelemecilik ve hareketsizliğin kılıfıdır. Ertelemecilik ise sabır postuna bürünmüş korkudur.
Gerçek dünya ile geleceğin silueti bilinçli bir devrimcinin gözünde çoğunlukla aynı kareye girip birlikte varolur. Bunlar eğer ayrı karelerde birbirinden kopukmuş gibi duruyorlarsa sorun var demektir. Bu kopukluk ortamında gerçeğin ürkütücü, acıtıcı, zaman zaman korkutucu güçlükleri baskın çıkar. Bu durumda faaliyet rutinleşir, kanıksanır, coşku ve heyecan verici olmaktan çıkıp yük halini almaya başlar. Sorumluluk duygusu ve anlayışının körelmesi de bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarından biridir.
Tıpkı hediye vermenin sevincinin alanın mutluluğunu hayal etmekten geçmesi gibi, kurmaya yöneldiğimiz geleceğin izlekleri de günde içerili ve bazen elle tutulacakmışcasına somuttur. Mesele, o ipuçlarını o dip akıntıları görüp kafada somutladıktan sonra kazanacaklarımızı, insanlığın önünde açılacak ufukları, bunun imkanlarının büyüklüğünü, toplumsallaşmış emeğin boyutlarını, yıkıcı ve yaratıcı potansiyelinin nelere bağlı olarak açığa çıkarılabileceğini hayal edebilmektir. Bir izleyenler vardır hayatta bir de eyleyenler…
Sorumluluk bilinci denilen devindirici mekanizma burada girer devreye. İşleyen, işler gibi görünen; işlemeyen ya da sürtünmeli bir şekilde hareket halinde olan bir yapıda -bir örgütte bir partide- çalışmanın bir parçası olan bireylerin bütünden sorumluluk duyma kapasitesiyle dolu olmaları faaliyetin “akışı”nda sıçratıcı rol oynayan bir dinamiktir. Bu nasıl kazanılır, nasıl yerleşip kökleşir nasıl yaygınlaşır/yaygınlaştırılır?..
Sorumluluk bilinci dediğimizde onu bütünden sorumluluk duyma çabası ve yönelimi olarak anlıyoruz. Fakat bu, kendini sadece devrimci bir bütünün parçası olarak görmenin ötesinde bir çaba gerektirir. Yetenek ve enerjilerini o ortak havuza akıtırken “eli titremeyen”, verdiklerinin büyüklüğü oranında sahiplenmenin, “örgüt benim” duygusunu baştan ayağa yaşamanın, yaptıklarına değil yapamadıklarına bakabilmenin, üzerine düşünüp sonuç çıkarmanın, hasrettikleriyle yetinmeyip bütüne daha fazla kafa yormanın sonsuz çeşitlilikte olduğuna tanık olup bunu içselleştirmektir.
Örgütlü bir yapıda kolektivizmi güçlendiren inisiyatif
Yaşayan bir organizma olan örgütlü bir yapıda işbölümünün zorunlu kıldığı görev ve sorumluluklar hayatın ve mücadelenin seyrine bağlı olarak farklılaşır. Kimi görev ve sorumluluklar hep birilerinin “işi” olarak kodlanınca verili işleyiş rutini yoluna farklı engel/engeller çıkıncaya kadar “alıştığı o konforlu” yatağında akabilir. Hoşnutluk duygusu, zorlanmanın kazandıracaklarını ve çokyönlü gelişmeyi öldürür.
“Nasılsa yapılıyordur”, “bu görülmüş/düşünülmüştür”, “bir süre sonra kesin yoluna koyulur” vb. şeklinde -ister istemez- konforlu bir kötürümlük yaratan zihinsel akışı reddetmek gerekir. Varoluşumuz ve eylemimizle sözümüzü söylediğimiz her mevzi elimizi taşın altına daha ısrarla koyma yönelimimize güç verecektir. Bazen isabetli olmaz belki bu hatırlatma ve uyarılar ama ya tam zamanında harekete geçmişsek… En hafifinden yanlış anlaşılmayı göze almak gerekir. Nesnel nedenlerin kavranışına bağlı olarak risk almak sadece mücadelenin farklı evrelerinde ya da kavga alanlarında gündeme gelmez; kimi zaman belki enine boyuna planlamayız ama hayatın kendisi riskler ve fırsatlarla örülü bir gerçekliktir.
Tarihsel hedef ve bilinç açıklığının yanı sıra içinde bulunulan tarihsel kesitin devrimci bir çözümlemesini kafasında oturtmuş kadrolar hem ufuk açıcıdırlar hem ön açıcı bir rol oynarlar. Böyle kadrolar, birikimlerinden ve ideallerinden aldıkları güvenle yürüyüp geçme kararlılığına ve cesaretine sahiptir. Örgüt kendisidir; örgütün “kaderi”nin elinde olduğunu, onun yapıp-yapmadıklarının yürünen yolu da belirleyeceğinin bilincindedir. Bunları başkalarına havale etmez, ne yapması gerekiyorsa yapar; yanlış yaparsa hesabını vermeye de hazır olur. Tabiyet, bağımlılık ve hep bir yerlere bakıp bir yerlerden medet umma konformizminin yeşermesine izin vermez kendi içinde. Kim ne kadar yapıyor diye bakmaz; o, yapması gerektiğini düşündüğünü yapar.
Kolektif çalışmada kapladığımız yer
Kolektif çalışmanın ‘tadını almış’ hiçbir komünist bir diğerinin emeğini elbette yok saymaz -bu canlı organizmanın işleyişini deneyimlemiştir çünkü. Ne kadar küçük olursa olsun kendi emeğinin bütünün kaderinde nasıl bir işlevi olduğunu/olacağını da bilir. Yeteneklerini ve emeğini ortaya koyduğu kolektifin işlevli bir parçası olduğunda (ve olmadığında) neyle karşılaşacağını gör(ebil)mek, bir yanıyla, o kesitte hayata geçirilmeye çalışılan taktiklerin, ulaşılmak istenen hedeflerin ne kadar içselleştirildiğiyle ilgilidir. Diğer taraftan, örgüt ortamlarının iklimi bunun farkedilmesine zemin hazırlamalıdır. Kendini organizmanın işlevli bir parçası olarak duyumsamak ve bunun hakkını daha gelişkin bir teorik-pratik yetkinlik ve eylem kapasitesi olarak ortaya koyma güveni bu iç demokrasi iklimiyle soluk alıp verebilir.
Düğüm noktalarını netleştirememiş, bağlantıları kuramamış, yapılması gerekenleri alanına tercüme edememiş, yeni adım ve atılımların haritasını çıkaramamış adeta ne yapacağını bilemez bir tutulma, duygu ve düşüncenin keçeleşmesi hali yaşanıyorsa parçası olduğu bir süreç kendi dışında akmaya başlıyor gibi geliyordur kişiye… bu durumda tehlike çanları çalıyor demektir. Kendi dışında akıyormuş gibi algıladığı süreç bir süre sonra ona “hükmetmeye” başlıyorsa, içinde kendi çabasını, iradesini, emeğini görmüyorsa orada da bir tür yabancılaşma başlamış demektir. Filmi geriye sarıp yeniden düşünmek gerekir. Aksi halde, olağan akış buymuş gibi bir algılayış, giderek yabancılaşıp kayıtsızlaşma yaşanması kaçınılmazdır.
Gözü kapalı bir güven ve rahatlık kadar, zorlanılan alanlarda en küçük bir aksilik ya da açmazda yüzgeri etmek ya da hiç kimsenin işine yaramayan didikleyici bir ‘ben demiştim’ huzurunu konuşturmak çözüm üretmek değil sorunu derinleştirmektir.
Nesne olmayı reddedip özneleşmek
İçine doğduğumuz toplum bireylere hayatlarının her aşamasında nesne olduğunu hissettirip buna uygun yaşam ilişkileri dayatır. Nesne olmayı reddedip özneleşmeye duyduğumuz özlem algılarımızı ve ilişkilerimizi farklılaştıracak bir perpektife ulaştırır bizi; örgütlü bir yaşamı seçmemizin temel nedeni budur.
Ne var ki, özneleşmek hayli kapsamlı bir yolu yürümeyi gerektirebilir. Özneleşmek, çalışma alanlarının sınıfsal ve toplumsal bağlamlarını içeren stratejik bir kavrayış gerektirir.
Özneleşmenin belki de ilk adımlarından biri kolektif hareketin gerektirdiği ve ihtiyaç duyulduğu düşünülen her durumda fikrini beyan etmek, sözünü söylemektir.
Karar süreçlerine katılmakta da bunun pratikteki gereklerini kayıtsız koşulsuz yerine getirmekte de aynı atılganlık ve sorumluluk bilincini kuşanmaktır. Çünkü ortak irade ve anlayış birliği dediğimiz şey teorik-siyasal-örgütsel kuruculuğun her evredeki inşasında giderek büyüyen ve ve genişleyen sorumluluklar üstlenen kadrolarla yürünürse gerçek anlamına kavuşur ve işlevli olur.
Kolektivizmin dipten doruğa hakim kılınması, iç demokrasinin mümbit zemininin zarar görmesine imkan tanımayacak şekilde koruma altına alınması ancak partinin ruh ve eylem birliği sayesinde olabilir. Bebel’in sözleriyle söylersek, “[Sahip olduğumuz] en büyük avantaj otorite tanımamamızdır.
Eğer saflarımızda belli bir otorite varsa, bu bireylerin eylemleriyle, kapasiteleriyle, fedakarlıklarıyla, kendilerini davaya adamalarıyla kazanmış oldukları otoritedir. Saflarımızda bundan başka bir otorite yoktur; hiçbir yapay ya da dayatılmış otorite tanımayız…”
Komünizmin özgürlük dünyasını kuracak olanlar…
Kolektivizmin verimli toprağını sulayacak olan kadroların sorumluluk bilincinin komünizmin özgürlük dünyasını kuracak bir yetkinliğe erişmesidir. Verili koşulları ve ilişkileri farklılaştıracak olan -küçük büyük demeden- yaptığımız her işe proleter sosyalist bakış açısının ışığını düşürmenin yol ve yöntemlerini bulup hayata geçirme çabasıdır.
Kafanın sürekli bununla meşgul olması, odak noktasının burada yoğunlaşması, başka hiçbir şeyin bunun önüne geçmesine izin vermeme helezonik biçimde genişlemeye aday sorumluluk bilinci ve eyleminin yeşerebileceği zemindir. Tıpkı iyi bir iş çıkarmanın zor ve sancılı evrelerden geçerken hem merak duygusunu hem de kuşkuyu ortadan kaldıracak sorular sormaktan geçmesi gibi irade ve kolektif davranma yeteneği kazanabilmek de bir seferde sağlanıp “oldu bu iş” denecek bir süreç değildir. Zorluklar kadar önemli olan havaleciliğin zerresinin gölgesinin düşmediği, “üstten” bir zorlama olmaksızın herkesin kendi kafasıyla düşünmesi, üretmesi ve faaliyete yeni boyutlar eklemesidir. Üretmeye çalıştığımız “kendi işimiz”dir, ortaya çıkarmaya çalıştığımız “ürün” hepimizin ortak emeği ve çabasıyla olgunlaştırılıp geliştirilecektir.
Steinbeck, destansı romanı “Bitmeyen Kavga”da, meyva toplayıcılığında çalışan işçilerin gündelik yaşamları ve greve kadar evrilen direnişlerini anlatır. Yaşamda bir kolektifin parçası olarak hangi uğraklardan geçildiğini ve bunun nasıl bir sınıfsal bilince tekabül ettiğine işaret eder.
Grev sırasında bir işçinin eşi doğum yapar, son derece ilkel koşullarda yaşayan işçiler elbirliğiyle bu zorlu olayın üstesinden gelirler. Her işçinin ne kadar olursa olsun doğumda kullanılacak bez getirmeleri söylenir. Her şey olup bittikten sonra, çıkardıkları dersleri tartışırlar:
“İnsanlar birlikte çalışmayı sever. İnsanda birlikte çalışma açlığı vardır. Küçük bir kıvılcım onları harekete geçirebilir.
İnsanlar çoğu zaman birlikte çalışmaya kuşkuyla bakar, çünkü biri onları topluca çalıştırdığında kârı da cebe indirir. Onlar kendileri için çalışmaya başlayıncaya dek beklemek gerekir. Bu geceki iş ilgilerini çekti, çünkü kendi işleriydi.
“Bütün bezleri kullanmadığın halde…” diye sordu Jim, “London’a neden hepsini yakmasını söyledin?”
“Anlamadın mı? Bir parça bez veren herkes bu işte bir payı olduğunu düşündü.
Hepsi bebek için sorumluluk duydu. Bebek onlara da aitti artık, çünkü doğumuna katkıları olmuştu. Bezleri geri vermek bu bağı kesmek olurdu…” (abç)


