Antiemperyalist Mücadelede Yol Ayrımı: Oportünizm, Sosyal Şovenizm ve Devrimci Çizgi

19

Mürüvet Küçük

Lenin 1915’te kaleme aldığı Sosyalizm ve Savaş broşüründe o zamanlar dünyanın en büyük sosyalist işçi partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi başta olmak üzere 2. Enternasyonal partileri içinde öteden beri oportünist ve devrimci kanatların bulunduğunu, “bu ayırıcı çizgi boyunca” bir dizi ülkede ayrışmalar-parçalanmalar yaşandığını hatırlatır. Devamında bu gerçekliğin Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı karşısında alınan sosyal şoven tutumla sıçramalı bir ayrışmaya dönüştüğüne dikkat çeker ve “Oportünizm tastamam sosyal şovenizmdir” der. 

Oportünizmin, küçük burjuvazinin ve işçi sınıfı içinde burjuvalaşmış küçük bir katmanın proletarya ve ezilen yığınların çıkarlarına karşı “kendi” burjuvaları ile birleşmesini ifade ettiğini belirten Lenin, oportünizmle sosyal şovenizmin bastığı zeminin ekonomik olduğu kadar ideolojik ve politik olarak da aynı olduğunun altını çizer. 

2. Enternasyonal partilerinin oportünizmi ve savaş karşısındaki sosyal şoven tutumunu aynı ekonomik-siyasi-ideolojik (dolayısıyla sınıfsal) zemine dayandıran Lenin, bu partilerdeki sıçramalı sınıf karşıtlığının beslendiği nesnel tarihsel koşulların altını şöyle çizer:  

19. yüzyılın sonundaki nesnel koşullar oportünizmi olağanüstü güçlendirdi, burjuva legal olanak ve fırsatlarının kullanılmasını legalizme tapma durumuna getirdi; işçi sınıfı içinde ince bir bürokrat ve aristokrat katman yarattı, sosyal-demokrat partilerin saflarına birçok küçük-burjuva ‘yoldaşı’ çekti.

Savaşın bu gelişmeyi hızlandırdığını kaydeden Lenin, bu tespitleriyle aslında bağrında oportünist eğilimler taşıyan her devrimciliğin-sosyalistliğin tarihsel koşullar içinde nasıl bir evrim yaşayacağını resmederek bugüne de ışık tutmuş olur. 

Taşıdığı ideolojik-siyasi zayıflık ve kimi lekelerine rağmen Türkiye’de tarihsel kökleri hayli güçlü olan antiemperyalizmin uzun yıllar adeta literatürden çıkması, yeniden hatırlandığındaysa iki hatta üç çarpık eğilim şeklinde dile gelmesi Lenin’in çizdiği bu tabloyla doğrudan ilişkili değil midir? Düşünün ki, SSCB’nin çöküşü ve emperyalizmin bu nesnel zemin üzerinden dünyayı, uluslararası işbölümünü ve paylaşımı yeniden şekillendirmeye giriştiği, adına da Yeni Dünya Düzeni dediği koşullarda Türkiye’de antiemperyalizmin Yugoslavya’nın işgali-parçalanması, Irak, ardından Afganistan işgalleri dışında gündeme bile gelmediği on yıllar var. 

Bu on yıllar, ekonomik olduğu kadar ideolojik-siyasi-kültürel bir bütünlük arz eden neoliberalizmin altın yıllarıydı. Devrimci olanın tasfiye edilmesi, bu tasfiyenin sadece zor yöntemleriyle değil ideolojik siyasi kuşatmayla iç içe geçmesi ve giderek çok yönlü bir çözülmeyi tetiklemesi koşullarında antiemperyalist bilinç ve mücadelede de gözle görülür bir aşınma yaşandı.

İdeolojik abluka

Özellikle toplumsal hareketin sınıfsal eksenini kaybetmesi ve zayıflaması süreciyle iç içe geçen bu yıllarda Avrupa Birliği dolayımlı demokrasi, insan hakları ya da kimlik mücadeleleri öne çıktı. Emperyalizmin nispi istikrar dönemi olan bu yıllarda emperyalistlerin kolektif kurumları sınıfsal bilincin kırılması için ellerinden geleni yaptılar. 

Bilimsel-teknik gelişmelerin de sunduğu nesnel zeminle birlikte emperyalist küreselleşme sıçramalı bir gelişme yaşadı. Kapitalist üretim-dolaşım-tüketim ağları dünyanın kılcal damarlarına kadar nüfuz etti. Tüm bunlar, toplumsal bilinç ve kültürel şekillenişleri belirledi. Yeni bir insan tipi yaratıldı. Tüketmeye, bireysel kaygılarının peşinde koşmaya odaklanmış bir insan ve bu insanlardan oluşan toplumsal bütünlük… 

Avrupa Birliği, demokrasi ve insan haklarına indirgenmiş bir siyasal mücadelenin kıblesi oldu. Ezilen uluslar/halklar, etnik farklılıklar, kadınlar, gençler, köylüler, LGBTİ+’lar ve diğer tüm toplumsal dinamikler bu projeler temelinde sisteme özümsenmeye ve aynı zamanda sınıfsal olanı perdelemekte kullanılan bir yaklaşımla dönüştürülmeye çalışıldı. Emperyalizm de kapitalizm ve sömürü de literatürden silinmek istendi. İşgaller, lokal savaşlar adeta yol kazası olarak görüldü; dahası bunlar bazıları tarafından kitlelerin bilincine “demokrasi operasyonları” olarak kazınmak istendi ya da öyle görülmeleri için özel çaba harcandı. Bunda büyük oranda da başarılı olundu. 

Devrimci örgütler baskı ve zorun yanı sıra bu ideolojik abluka karşısında ya tutuculaşıp varlıklarını korumaya ya da bu ablukaya orasından burasından yedeklenmeye zorlandı. Bunda da azımsanmayacak yollar katedildi. Kısacası Lenin’in 2. Enternasyonal partilerindeki oportünizmin kapitalizmin nispi istikrar dönemlerindeki palazlanmasına yönelik yaptığı vurgu farklı tarihsel koşullarda bu topraklarda da hükmünü konuşturdu.

Legal olanaklar, parlamenter zemin, AB tartışmaları, aktivizm derekesine düşmüş bir “sol” faaliyet, buna bağlı değişen ve dönüşen yaşam tarzları, alışkanlık ve düşünüş biçimleri neoliberalizmin tornasından geçerek belirgin bir çarpıklığa uğradı. 

Kapitalizmin ışıltılı vitrinlerinin arkasındaki sömürü, zorbalık, despotluk görünmezleştirildi. Türkiye’de liberal çevreler uzun yıllar AB’ye girilirse demokrasi gelecek propagandası yaptı. Bu propaganda Kürt hareketi gibi güçlü bir toplumsal etkiye sahip özneler başta olmak üzere “solun” azımsanmayacak kesimleri tarafından da şu ya da bu düzeyde sürdürüldü, toplumsal yaşamın içine taşınan bir algıya dönüştü. 

Emperyalizmin politikasıyla ekonomisi birbirinden ayrılamaz

Neoliberal dönem, o Keynesyen politikaların yerini sömürünün daha da çıplaklaşıp kapitalist üretim-dolaşım-tüketim ağının dünya düzleminde eşi görülmemiş ölçekte toplumsallaştığı bir dönem oldu. Sömürünün kazanılmış en önemli hakların gaspı ve örgütsüzleştirme saldırılarıyla iç içe geçerek en vahşi biçimlere büründüğü bu koşullarda emperyalizmin politikasıyla ekonomisini ayrı ayrı ele alıp düşünen sol da bu ideolojik-siyasi-kültürel hegemonyanın yörüngesine girdi. Sendikalar daha bir sarılaştı, sosyalist özneler sistemin parlamenter-legal zemini içinde baş döndürücü bir dönüşümün öncülüğünü yapar oldu. 

Bu zeminde komünist saflarda bile Kautskist eğilimler boy verdi. Emperyalist kapitalizmin, sermayenin değişen ihtiyaçları temelinde nispi bir liberal demokrasiye yönelip faşizmi çözdüğü iddia edildi. Savaşlar, işgaller, 2008 Krizi bile yol kazaları derekesine indirgenebildi. Tekeller ve bir bütün olarak emperyalist kapitalist sistem açısından çelişkinin değil birlikte hareket etmelerinin başat eğilim haline geldiği ileri sürülebildi.

Bu gerçeklik içinde Türkiye’de solun devrimci kesimleri de dahil genelinde antiemperyalist tutumda belirgin bir zayıflama yaşandı. 

Gelinen noktada, iflası 2008 kriziyle görünür hale gelen neoliberal politikalarla birlikte emperyalist sistemin onlarca yıllık alışılmış ölçütleri de iş göremez durumda. Bildiğimiz tüm kurumlarıyla şimdi yeni bir birikim modeli, yeni bir iş bölümü, sermaye-hammadde ve ticaretin dolaşımı için yeni bir denetim ve kontrol mekanizması inşa ediliyor. Emperyalist hegemonyada belirleyici güç olan ABD’nin sarsılan konumunun tahkim edilmesi ve altının bir kez daha çizilmesi için dünyanın bildiğimiz tüm dengeleri altüst ediliyor. 

Neoliberal dönemin sunduğu olanaklar ve bilimsel teknik gelişmeler üzerinden yaptığı sörfle dünya pazarında özellikle sermaye-meta ihracı yoluyla önemli bir aktör haline gelen Çin’in çevrelenmesi stratejisinin merkezde durduğu bu altüst oluş süreci devam ediyor. Yerine konulan yeni iş bölümü, işleyiş biçimi, birikim modeli, siyaset de Ortadoğu’da olup bitenlerle netleşiyor. Trump’larda cisimleşen bu “yeni”, emperyalizmin en saldırgan, en yağmacı özünün kusulmasından başka bir şey değil. Net olansa rakiplerinin çevrelenip kontrol altına alınması da dahil kriz içinde inşa edilen yeni düzenin dünyayı bir büyük paylaşım savaşının eşiğine getirmiş olduğudur. 

Antiemperyalizm yeniden “keşfediliyor”

Bu tablo içinde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de devrimcisi, reformisti, ulusalcısıyla “sol hareket” açısından antiemperyalizm yeniden gündem haline geliyor. Tarih tekerrürden ibaret olmasa da ne yazık ki onlarca yıl önceki ayrışma temel çizgileriyle bugün de karşımızda. Acı olansa tüm o yaşanmışlıklardan çıkarılmış sonuçların çarpıklığı ve aslında ikinci kez tekrarlandığı için trajediden komediye varacak sonuçlara sıçramış olduğumuzdur. Bu yaklaşımları birkaç kategoride toplayabiliriz: 

Bunlardan biri, haritaların yeniden çizilecek olma ihtimali, bu ihtimallerin ortaya çıkaracağı tehdit ve tehlikeler üzerinden geliştirilen milliyetçilik-ulusalcılık biçiminde tezahür ediyor. TKP’sinden TKH, HKP, Sol Parti gibilerine uzanan bu eğilimin üzerini şöyle bir kazırsanız altından hayasız bir sosyal şovenizm çıkar. Kendilerini “devrimci” olarak tanımlayan irili ufaklı başkaları da girer bu kategoriye. Bunlar durdukları yeri genelde keskin bir antiemperyalizmle ambalajlarlar. Bu antiemperyalizm de aslında anti ABD’cilikle sınırlıdır. SSCB’nin çöküşünün ardından toparlanarak azımsanmayacak bir askeri-siyasi-ekonomik güç haline gelen ve emperyalist yayılmacılığını varlığını güvenceye almakla perdelemeye çalışan Rusya ya da Çin emperyalizmi bunlar açısından emperyalist değildir. Yaşananların emperyalistler arasındaki güç ve hegemonya mücadelesiyle bağlantısını kurmak yerine ABD emperyalizmini hedefe çakarlar. Diğerlerinin konumunu da ABD’nin dünyada estirdiği teröre karşı varlıklarını koruma sınırlarında ele alırlar. 

ABD’nin konumunun neden sarsıldığı, şimdi dünya çapında estirdiği teröre neden ihtiyaç duyduğu bu yaklaşım sahiplerince yanıtlanmaz. Açıkçası tablo emperyalist güçler arasında nüfuz alanlarının güvenceye alınması, rakiplerinin yayılmasını engellemek üzerinden kopan açık bir dünya savaşına dönüşmediği, esas olarak lokal alanlar, yakın bir döneme kadar vekil güçler üzerinden seyrettiği için nispeten “gizli” kaldığı için bu savunularında da son derece özgüvenlidirler. Oysa emperyalist kapitalizmin yaşadığı yapısal krizin paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması düzeyinde bir yapısal kriz olduğu, öncesinde kurulu düzenin tam da bu dinamik üzerinden sarsılıp işlemez hale geldiği üzerinde biraz düşünülse görülür.

Emperyalistlerden “direniş odakları” yaratmak 

Bu kategorideki devrimciler ve reformist çevrelerle sosyal şoven ve şoven “solcular”ın emperyalizm algısı askeri saldırganlık, işgaller, ilhak politikası ve zorbalıkla sınırlı olduğu, Lenin’in bu çağın en ayırt edici özelliğinin meta ihracından öte sermaye ihracı olduğu vurgusu es geçildiği için Çin ya da Rusya’ya emperyalist dememek için bin dereden su getirmektedirler.  

Bu yaklaşım karşımıza sık sık kiminde açık kiminde daha gizli bir Çin-Rus yandaşlığı şeklinde çıkar. Bugün ABD’nin asalak-çürümüş-can çekişen kapitalizmin ifadesi olan emperyalizmin cisimleşmiş hali olması diğerlerinin satranç tahtasındaki konumlarını görünmezleştiriyor. Nitekim Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasını NATO’nun kışkırtma politikasına bağlayarak “onlar böyle yapmasaydı Rusya saldırmazdı” ya da “Ukrayna faşistlerin denetiminde ve açık bir emperyalizm işbirlikçisi” gibi savunularla meşrulaştırmaya çalışabiliyorlar. Solun bu kesimleri arka planda hangi emperyalist hesapların olduğunu bu yaklaşımlarıyla silikleştirir ya da ortadan kaldırırken bazıları açıkça Rusya yandaşlığına kadar vardırıyor işi. Ondan ya da onun güdümünde olan (veya Çin’in) devletlerden “direniş odakları” çıkarıyorlar. 

Bu yaklaşıma karşı çıkan ve onların arasında da bu kez başka bazı devrimci çevrelerin bulunduğu bazı aktörler ise bu sefer tam ters kutba savrularak ABD ve Avrupalı emperyalistlerin suçlarını neredeyse görünmezleştirecek düzeyde bir çubuk bükmeye gidiyorlar. Ukrayna’nın işgaline tutum almak bir şeyken bu işgalin hangi emperyalist hesaplarla nasıl kışkırtıldığını ve Rusya’nın da hangi hesaplarla buna savaş açarak tepki verdiğini bütünlük içinde ele almıyorlar. Emperyalizmi işgalden, ilhaktan ibaret gören yaklaşımın bir başka tezahürü de budur. Öyle olmasa, ABD ve Avrupalı emperyalistlerin aparatı konumundaki Ukrayna devletini savunmaya varan bir noktada dururlar mıydı?

Sosyal şovenizmin versiyonları

Emperyalizmi askeri güç, işgaller ve ilhaklarla sınırlı bir olgu olarak ele alıp bunu da ABD’de cisimleştiren ve antiemperyalizmi aslında Anti ABD’cilik sınırlarında ele alan “sol”daki bu eğilimin er ya da geç varacağı nokta sosyal şovenizmdir. Bu zaten en bariz haliyle Ortadoğu’nun dört ülkesince bölüşülmüş Kürdistan mevzusundaki tutumlarda kendisini konuşturuyor. Bu eğilimin karakteristik bir özelliğini de emperyalizm ile kapitalizmi ayrı şeylermiş, emperyalizm kapitalizmden bağımsız kendinde bir şeymiş gibi ele alması oluşturuyor. Tam da bu nedenle herhangi bir kriz anında egemen ulus devletlerin yanında saf tutacak bir noktaya savrulma potansiyeli taşıyor. Bu eğilimin bayraktarları konumunda olan TKP, TKH, HKP ve Sol Parti gibiler Ortadoğu’daki gelişmeler ve Kürt sorununa yaklaşımlarında bunun bugünden örneğini veriyorlar.

Emperyalizm elbette serbest rekabetçi kapitalizmden farklıdır, onun yetkinleşmekle kalmayıp çürüme sürecine girdiği son aşamasıdır. Bu anlamda ondan bir ‘kopuşu’ ifade eder. Ancak bu farklılık onun artı değer sömürüsüne dayanan kapitalizmden özsel olarak da farklı bir sistem olduğu anlamına gelmiyor. Ancak eşitsiz gelişim, hiyerarşi, rekabet, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması gibi yapısal özellikleriyle ayrıştığını görmemek anlamına da gelmiyor. Tam da bu nedenle Leninist bir yaklaşım açısından ezilen ulus, ilhak, işgal gibi sorun ve gelişmeler karşısındaki tutum önemli bir turnusoldür. Keza tüm bunlar devrim iddiası taşıyan güçler açısından fırsata dönüştürülmediği, bu çelişkiler üzerinden ittifaklar bina edilmediği zaman sizi her türlü çarpıklığa açık hale getirir.

Kürtlerden önce kendimize bakalım

Antiemperyalizm dendiğinde akla hemen Kürtlerin emperyalizmle iş birliği yapması ya da yapmaları olasılığının gelmesi ve masaya emperyalizmden önce Kürtlerin yatırılması, Lenin’in gerek emperyalizm tanımı gerek o tanımla ilişkili olarak ezilen ulus sorunlarına yaklaşımını hiç anlamamaktır. “Ezilen ulusların emperyalizmle ittifak yerine devrimin müttefikleri olmaları için neler yapılmalı?” sorusunu es geçerek hedefe ilk olarak Kürtleri çakmak, sosyal şovenizmin eksenine oturmak dışında bir anlam taşımaz. Bu aynı zamanda devrimi örgütleme iddiasıyla hareket etmekten de vazgeçildiği anlamına gelir. 

Bir parantez açarak söyleyelim ki bu yaklaşım elbette ezilen ulusların egemen devletler içindeki işçi ve emekçilerle kardeşliğini baltalayacak, halklar arasındaki önyargıları uçurumlaştıracak, ulusal çıkarlarını merkeze koyup her halükârda ve her biçimde onları savunmayı esas alırken emperyalizmle bile işbirliği yapmakta beis görmeyen ezilen ulus milliyetçiliğine tutum almamak anlamına gelmez. Burada eleştirimiz, emperyalizm ve gerici bölge devletlerinden de önce ezilen ulusun çeşitli sapmalarını, onaylanmayacak tutumlarını merkeze koyan refleksif yaklaşımadır. 

Türk tekelci burjuvazisini emperyalist dünya sistemi ve hiyerarşisinden ayrıştırıp emperyalizmi de kendinden şey derekesine indirgeyen eğilimlerin bir dünya ya da bölgesel savaş söz konusu olduğunda Lenin’in sözünü ettiği “savaşı iç savaşa dönüştürmek”ten ziyade “anayurdu savunma”, “Misak-ı Milli’yi koruma hatta genişletme” çizgisiyle karşımıza çıkacağı bugünden anlaşılıyor. Nitekim ABD ve Siyonist beslemesi İsrail’in İran’a yönelik saldırısı karşısında alınan tutum bu açıdan çarpıcıdır. Komünistler ve devrimciler haksız savaşlara, emperyalist saldırganlık ve işgal girişimlerine elbette tereddütsüz karşı çıkar ve onu mahkum ederler. Bu bağlamda İran halkının yanında olmak doğrudur ve zorunludur. Fakat bu tartışmalarda İran molla rejiminin yanında durmak ve dürbünü hemen Kürtler başta olmak üzere ezilen ulus ve azınlıkların kendi kaderlerini tayin yönünde atabilecekleri adımlara çevirmek geleceğe dair bir niyet beyanıdır. 

Tekrar belirtmeliyiz ki, ezilen ulusların emperyalizmle işbirliği içinde girişecekleri her pratik tarihsel olarak gericidir. Komünistler, halkların düşmanlaşmasını derinleştirecek, emperyalizmin hegemonya savaşlarına yedeklenerek yozlaşacak hiçbir ulusal kurtuluş mücadelesinin yanında saf tutmaz. Bu böyleyken akla ilk ezilen ulusların nasıl bir tutum alacaklarının gelmesi ve onların tutumunun gerici bir savruluşa dönüşmemesi için neler yapılabileceği bile konuşulmadan ilk onların yargılanması da başka bir savrulmadır.

Kapitalizm ve egemen burjuvaziyle ilişkisi koparılan “anti emperyalizm”

Devrimci saflarda emperyalizm ve onun kolektif savaş-iç savaş-işgal örgütü olan NATO’ya daha doğrusu emperyalizme karşı anti emperyalist duruş genelde onun dışsal bir olgu olarak ele alınması biçiminde dile gelir. Emperyalizm ve onu temsil eden kurumlar sadece işgaller, gerici iç savaşlar-faşist darbeler tezgahlamak, savaş, hammadde kaynaklarını yağmalamak sınırlarında ele alınır. Kapitalizmle ve egemen burjuvaziyle ilişkisini koparan bu “anti emperyalizm” anlayışı, bugün dünyada olup biteni sadece ABD ve bağlaşıklıklarını hedefe koyarak “anlamaya” çalışmaktadır. Bu onları objektif olarak ABD karşısında duran bağımlı kapitalist devletler ya da onun rakibi emperyalist güçlerle aynı eksende durmaya götürür. Emperyalizme karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleden ayrıştırılmasının tarihin kritik anlarında “anayurdu savunma” refleksi olarak karşımıza çıkacağı ise sır değildir. 

Bu eksene dayanan bir devrimciliğin o kritik anlarda nerelere savrulacağı Lenin’in anlattığı Kautsky’nin tarihsel hikayesinde mevcuttur. Kautsky, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı karşısında önceden söylediği her şeyi unutup sosyal şovenizmin “ana yurdu savunma” tezinin yanında saf tutar. Savaş harcamalarının onaylandığı parlamento oturumunda çekimser oy kullanarak parti içindeki devrimci kanadı yanında tutmaya çalışarak yapar bunu. Ama tutumunun özü aslında sosyal şovenizmdir. Lenin onun bu tutumunu “tam bir sorumsuzlukla” diye başladığı öfkeli cümlelerle teşhir ettikten sonra aynı Kautsky’nin 1909’da yaklaşan devrimler çağı ve savaş ile devrimler arasındaki ilişki üzerine koskoca bir kitap [İktidar Yolu] yazdığını, 1912’de yaklaşan savaştan devrim adına yararlanılması konusunda Basel Bildirisi’ne imza koyduğunu hatırlatır. “Bu Kautsky bugün sosyal-şovenizmi her yönüyle haklı görüyor, savunuyor ve Plehanov gibi o da bütün devrimci düşüncelerle ve devrimci savaşıma doğru atılan her adımla alay etmede burjuvazi ile birlik oluyor” diye vurgular. “Nereden nereye!”dir durum. Bunun bir anda ortaya çıkmadığıysa açıktır. Oportünizmin en sinsi halleri ya da emperyalizmin ekonomisi ile siyasetini (ki Kautsky’nin esas ayrım noktası budur) ayrıştıran yaklaşımı onu bu noktaya getirmiştir. 

Tarihteki “anayurdu savunma” sosyal şoven tezinin bugünkü izdüşümü olan ve kimi bunu oldukça ustalıkla saklayan aktörlerin yarın Kautsky ile aynı noktada buluşmaları sürpriz olmayacaktır. Bu eğilimin en çıplak, en dolambaçsız ifadesi ulusalcı solda dile gelse de düzey ve yansıma biçimleri farklı olsa da bunun potansiyelleri azımsanmayacak bir devrimci çevrede de mevcuttur. 

Diğer eğilim ise liberal kesimlerin eğilimidir. Onlar mesela emperyalizmin İran’a yönelik saldırılarını çarpık emperyalizm yaklaşımlarıyla neredeyse alkışlayacaklardı. Fakat bu böyleyken diyelim ki Türkiye bu haritaların yeniden çizilmesinde pay alacak olsa ne yaparlardı diye düşünmeden edemiyor insan. Tarihte de kanıtlanmış bir gerçektir: Liberaller milliyetçi-ulusalcıların karşı kutbuymuş gibi görünse de özünde tersten gelerek emperyalist müdahalelerden sınıfsal karakterlerine de uygun olarak pay kapma siyasetinin yedeğine düşmüşlerdir. Bu sınıfsal bir reflekstir çünkü. Tıpkı Rusya’da 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı döneminde anarşist ve liberallerin izlediği ve en çıplak ifadesini Vandervelde gibi isimlerde ve “şimdi bütün mücadeleler tatil edilmelidir” yaklaşımında bulan eğilim gibi… 

Emperyalizmi Kautskist yaklaşımdan farklı ele aldığını iddia eden ancak onun ekonomist yaklaşımından özünde çok da uzak durmayan ara bir antiemperyalist yaklaşım daha vardır. Bu yaklaşımın çubuğu büktüğü nokta onun sömürü ruhu ve bunun üzerinden bir dünya sistemi olduğu vurgusudur. Bu düz yaklaşım, eşitsiz gelişmeyi, hiyerarşik işbölümü ve rekabeti, paylaşılmış dünyanın yeniden paylaşılması-kriz diyalektiğini ve dolayısıyla savaşın bir tercih değil yapısal özelliklerin ortaya çıkaracağı bir sonuç olup ondan devrimci bir tarzda yararlanma konumlanışını silikleştirir. 

Bu çizginin ayırt edici özelliği Kautsky’de olduğu gibi emek-sermaye çelişkisinin nasılsa evrimsel bir tarzda olgunlaşıp bir dünya gerçeği haline geldiği emperyalizm koşullarında üretimin toplumsallaşmasının da eninde sonunda bir mecburiyet haline geleceği beklentisidir. Dolayısıyla savaşlara müdahil olup iç savaşa dönüştürmenin, güç kaybetmenin alemi yoktur! İşçi sınıfını ekonomik talepler temelinde örgütlemeyi esas alan bu yaklaşım, onu emperyalist dünya gerçeğinden koparıp bir fanusa hapsetmekle meşguldür. Ona göre bu fanus nasılsa bir gün emperyalizmin sosyalizme evrilmesiyle ortadan kalkacaktır. Bu Uvriyerist-ekonomist yaklaşımın en tipik temsilcileri Troçkist akımlardır. Lenin’deki devrimci ruhtan uzak, evrimci bir bekleyişin ifadesidir bu. Gideceği son nokta, evet Kautsky’nin ultra emperyalizm yaklaşımıdır.

Lenin’in Emperyalizm tahlili günceldir 

Tüm bu yaklaşımların emperyalizm kavrayışlarıyla doğrudan ilişkili olduğu açıktır. Bu açıdan da Lenin’in Emperyalizm kitabının ve bu temeldeki yaklaşımlarının geçerliliğinin bir kez daha sınandığı bir dönemden geçiyoruz. Emperyalizm anlayışlarının da o dönemden bu yana pek bir değişim yaşamadığını görüyoruz. 

Bilinir, Lenin Emperyalizm kitabını 1916’da sürgündeyken ve pratik bir mücadele kılavuzu olmasını merkeze koyarak alelacele yazmıştır. Elbette öncesinde bir hazırlığı vardır ama yazarken ayrıntılı bir inceleme yapma koşulları yoktur. Konuya dair o zamanın liberal burjuva aydınlarından Hobson ve Hilferding’in çalışmalarından yararlanır. Verilerin hemen tümü bu iki ismin çalışmalarından aktarılmış verilerdir. Onlardan farkı, bu verilerden bütünsel ve devrimci bir ideolojik-siyasi mücadele kılavuzu çıkarmasıdır. 

Lenin’in kitabı boyunca hedef aldığı isim, o dönem Enternasyonal içinde sözünün ağırlığı olan Kautsky’dir. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin sendikalardan en geniş toplumsal örgütlenme alanlarına kadar oluşturduğu güç onu tüm dünya sosyalist hareketini etkileyecek bir konuma oturttuğu için de Kautsky’nin sözünün ağırlığı katlanır. 

Kautsky’ye göre, “Emperyalizm, büyük ölçüde gelişmiş sınaî kapitalizmin ürünüdür. Onu, sanayileşmiş her kapitalist ulusun, gittikçe daha geniş tarım (italikler Kautsky’nindir) bölgelerini, bu bölgelerde hangi uluslar oturursa otursun, İlhak etmek ya da egemenliği altına almak olarak da tanımlayabiliriz”dir. 

Kautsky’de emperyalizm, sınaî kapitalizmin nicel olarak büyümesi ve pazar ihtiyacı için tarım alanlarını ilhak etmesinden ibarettir. Onun yapısal özelliklerini teğet geçen Kautsky’nin tanımındaki “basitlik” aslında siyasetinin de temelini oluşturur. 

Sınaî kapitalizmin büyüdükçe tarım alanlarını ilhak etmesinden ibaret gördüğü emperyalizm tanımında bu ilhak politikasını da yapısal bir eğilim olarak değil tercih olarak görür. Ona göre bu ilhak politikası geçicidir, burjuvazi ondan vazgeçebilir de. Keza o ilhakı, Lenin’in yaklaşımında olduğu gibi tekellerin aslında dünyayı paylaştıkları ve yeniden paylaşmanın söz konusu olduğu yapısal bir özellik olarak ele almaz. Bir tercih, bir yol kazasıdır ilhak onun için, savaş da öyle. O nedenle bu süreçlere müdahale etmek anlamsızdır. Nasıl olsa ultra emperyalizme ulaşacak olan kapitalizmde üretim araçları üzerindeki mülkiyetin bireyselliği ile üretimin toplumsallaşması arasındaki çelişki er ya da geç başka bir sistemi getirecektir. Dünya tröstleri er ya da geç üretimin olduğu kadar mülkiyetin de toplumsallaşması zorunluluğuyla karşı karşıya kalacaktır. O da o noktada devrimi bekleyecektir! 

Savaş politikalarını onaylaması da bu yaklaşımın doğal bir sonucudur. Emperyalizm karşısında tutarlı-devrimci bir ideolojik-siyasi omurgaya sahip olamaması da… 

Lenin ise emperyalizmin didik didik ettiği ruhunun yapısal olarak ortaya çıkaracağı her fırsatı devrim lehine kullanmakla meşguldür. 

Zaten Lenin de onun yukarıda alıntıladığımız emperyalizm tanımını esas olarak bu noktalardan mahkûm eder ve şunları belirtir: 

“Asıl olan şu ki Kautsky, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakta; ilhakların mali sermayece ‘tercih edilmiş’ bir politika olduğunu ileri sürmekte ve bu politikanın karşısına, güya mümkün olan ve gene mali sermaye temeline dayanan başka bir burjuva politikası çıkarmaktadır. Bundan da ekonomi içinde, tekellerin tekelci olmayabilen, kaba kuvvete başvurmayabilen, fetih politikası gütmeyebilen bir politika tarzıyla bağdaşabileceği sonucuna gitmektedir.” (Lenin, a.g.e., s. 110)

Emperyalizmin ekonomisiyle siyasetini birbirinden ayırıp ilhakları mali sermayece tercih edilmiş bir politika olarak öne süren, bu açıdan mali sermayenin isterse gerici, ilhakçı olmayan başka bir politika da izleyebileceğini (!) iddia eden Kautsky’nin karşısına Lenin bunun neden böyle olamayacağını çarpıcı tezlerle ortaya koyar.  

Onun emperyalizm tanımında kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin özelliklerinin emperyalizm aşamasında karşıtına dönüştüğü ayrım noktası belirleyicidir. Rekabetin yerini tekelin, sınaî sermayenin belirleyiciliğinin yerini banka ve sınaî sermayenin organik olarak bütünleşmesi ve finans kapitali oluşturmasının aldığını vurgular. Bir zamanların burjuvalarının üretimden uzaklaşarak tamamen asalaklaştığının altını çizer. 

Sermayenin büyüdüğü oranda başka alanlara sökün etme eğiliminin emperyalizm dönemine has olmadığını söyleyen Lenin, emperyalizm döneminin ayırt edici özelliğinin tekelleşmiş sermayenin kapitalizmi nitel olarak aşan bir dünya ve toplumsal düzen yaratmış olduğudur der. İlhakın, işgalin oluşan bu sistemin yapısal özelliği olduğunu, eşitsiz gelişme ve rekabetin bunun temelini oluşturduğunu vurgular. Kautsky’lerden farklı olarak tek başına emek-sermaye çelişkisinin zaten keskinleşip emperyalizmi sosyalizme teslim olmaya mecbur bırakacağı evrimsel yaklaşımla hareket etmediği için de devrim olanağını daha geniş bir eksende ele alarak ulusal kurtuluş mücadelelerini, antiemperyalist dinamikleri devrimin müttefiki olarak sahiplenir. 

Emperyalizmi, kapitalizmin zaman içinde sınaî temelinde biraz daha gelişerek varmış olduğu bir çeşit niceliksel büyüme hali değil öncekinden niteliksel olarak keskin bir kopuşun adı olarak tanımlayan Lenin’in “ekonomist” olarak tanımladığı Kautsky ise üretimin son kerteye kadar toplumsallaşmasının mülkiyetin tekelleşmesiyle çelişkisinin keskinleşmesine bel bağlar. Daha doğrusu tarif ettiği ultra emperyalizmde mülkiyete de aslında gerek kalmayacaktır. O nedenle ulusal kurtuluş mücadeleleri, anti emperyalist dinamikler çok da umurunda değildir. “Anayurdu savunma” noktasında durur, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmek gibi bir zahmete katlanmaz.

Devrimci, uzlaşmaz ve isyancı kopuş zorunluluğu

Kısacası, bugün Türkiye’de gerçekleşecek NATO’nun 36. Liderler Zirvesi dolayımıyla tazelenen antiemperyalizm tartışmaları, Lenin’in Emperyalizm tezlerinin yeniden yeniden okunması zorunluluğunu bir kez daha hatırlatıyor. Çarpık antiemperyalist yaklaşımların oportünizminden kopuşun gerçekleşmediği durumlarda tarihin tekerrür edeceğini unutmamak gerekiyor.

Lenin, oportünizmin savaş karşısında “anayurdu savunma” adı altında kendi burjuvalarıyla aynı zeminde durup özünde savaştan elde edilecek ganimetten düşecek kırıntıların hayalini kurmayı da kapsayan şovenizme-sosyal şovenizme dönüşmesinin sosyalist partilerde yarattığı yozlaşmaya karşı çok berrak bir tutuma sahiptir: 

Birçok kuruluşta önemli yerler işgal eden oportünistlerle savaşımda tek tek olaylar ne kadar güç olursa olsun, çeşitli ülkelerde işçi partilerinin oportünistlerden temizlenmesi hangi özellikleri gösterirse göstersin, bu yapılması mutlaka gerekli ve yararlı bir iştir”. Tarihin en kritik anlarında özünü daha bütünsel ve utanmaz biçimlerde kusan oportünizmle radikal bir kopuşun zorunluluk ve gerekliliğini, “Reformcu sosyalizm ölüyor ve Fransız sosyalisti Paul Golay’ın deyimiyle yeni doğan sosyalizm ‘devrimci, uzlaşmaz ve isyancı olacaktır’“ cümleleriyle ifade eder. Bu kopuşun “devrimci, uzlaşmaz ve isyancı” olduğu kadar sağlam bir ideolojik-siyasi omurgaya oturtulması kaçınılmadır.