
Oya Açan
“Çatışmaların bitimine yakın bütün ailem savaşıyordu. Babam, annem, kız kardeşim demiryollarına girmişlerdi. Cephenin peşi sıra ilerliyor, yolları tamir ediyorlardı…”
9 Mayıs 1945 Sovyet halklarının -ve dünyanın- başına musallat olan Nazi saldırganlığının geri püskürtüldüğü gündür.
9 Mayıs 1945, dört yıl boyunca faşistlere dişle tırnakla direnen Sovyet insanının tarihsel zaferini imlemektedir. Bu saldırganlık, sınırsız olduğu sanılan bir güçle, propagandayla, açlıkla, yalnızlıkla, kamplar ve ölüm tehdidiyle aralıksız bir yok etme savaşı yürüten Nazizmin sosyalizm için mücadele eden bir halkın ket vurulmamış iradesinin yeni bir örneğini ortaya çıkardı. Neydi bu iradenin ve adanmışlığın kaynağı: 1917 Büyük Ekim Devrimi!
1917 Büyük Ekim Devrimi
Dış dünyanın düşmanlığı, iktidarı ele geçirdikten sonra Bolşeviklerin karşılaştığı tehlikelerden sadece biriydi… Bu düşmanlık hiç eksilmedi, yıllar içinde ivmelenerek sürdü. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na yol açan da bu düşmanlık ve Sovyet iktidarını yerle bir etme amacıydı.
İnsanlığın yaşadığı en büyük felaketlerden biri olan II. Emperyalist Paylaşım Savaşı -değişik kaynaklara göre- 60-75 milyon insanın hayatına mal oldu. Bunun neredeyse yarısı (22-27 milyon) Sovyet insanlarıydı.
“Sosyalist Sovyetler Birliği’nin ödemek zorunda bırakıldığı bedel salt bu insan kırımıyla sınırlı kalmadı. Hitlerci faşist sürüler, işgal ettikleri Sovyet topraklarında 15 büyük şehri, bin 710 orta ve küçük şehri ve 7 bin köyü yerle bir ettiler, 6 milyon binayı yakıp yıktılar, 25 milyon insanı evsiz bıraktılar. Faşist sürülerin yağmalayıp yakıp yıktıkları arasında 43 bin tiyatro, 427 müze, 84 bin okul, 40 bin hastahane ya da tıp kuruluşu vardı. Ayrıca 31 bin 850 fabrikayı, 65 bin kilometre demiryolunu, 4 bin 100 istasyonu, 36 bin posta ve telefon-telgraf şebekesini, 5 bin yapımı bitmiş caddeyi, 90 bin köprüyü, 1.000 elektrik fabrikasını, bin 135 maden ocağını ve 3 bin yağ ve benzin sevkıyat tesisini yok ettiler. 14 bin buhar kazanı tesisatını, bin 400 türbin ve 11 bin 300 jeneratörü Almanya’ya götürdüler. 98 bin kolhozu ve 2 bin 890 traktör istasyonunu yağmaladılar. 7 milyon atı, 17 milyon sığırı, 27 milyon koyunu, 20 milyon domuzu ve 11 milyon kanatlı hayvanı ya öldürdüler ya da çaldılar.”
Süreç nasıl başladı ve seyretti
Başını İngiltere’nin çektiği Batılı emperyalistler ile Polonya ve Finlandiya gibi fanatik sosyalizm düşmanı yardakçılarının Çekoslovakya ve Südetler’in peşkeş çekilmesi gibi tavizler karşılığında Hitler faşizmini SSCB’ye yönlendirerek sosyalizm belasından kurtulma çabaları aslında 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde uç vermeye başladı.
İngiliz emperyalist burjuvazisinin sicili en kanlı temsilcilerinden Churchill, I. Paylaşım Savaşı’nın bitişini simgeleyen Versay Anlaşması’nın imzalandığı gün Rusya’yı sadece onun alt edebileceğine inandığı Almanya’yı bu temelde yanlarına çekmenin planlarını yapmaya başlar. Churchill’in dile getirdiği strateji nettir: “Rusya’yı kurtarmak için Almanya’yı da yanımıza almalıyız. Alman halkıyla barış, Bolşeviklerle savaş!”
Amerikan emperyalizminin 1970’lerdeki ‘yıldızı’ Kissinger de ünlü kitabı Diplomasi’de “Soğuk Savaş bizim için 1917’de başladı” itirafıyla bu tarihsel gerçeğin altını bir kez daha çizer.
Stalin 1931’de, “Gelişmiş ülkelerin 50-100 yıl gerisinde kalmışız. Bu açığı 10 yıl içinde kapatmamız gerekiyor. Ya bunu yaparız ya da bizi yok edecekler” diyerek bu gerçeğin altını çizer. Nitekim Hitlerci Nazi orduları 22 Haziran 1941’de Barbarossa Harekatı’nı başlattılar. Filmin sonunu hepimiz biliyoruz!
II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda en ağır bedeli ödeyen Sovyetler Birliği, 1938’te imzaladıkları Münih Anlaşması’yla Çekoslovakya’yı Hitler’e peşkeş çekerek onun yayılma ihtiraslarının önünü açan İngiltere ve Fransa’nın tam tersi bir tutumla Nazilerin iktidara gelişinden itibaren dünyayı uyarmakla kalmayıp gelmekte olduğunu gördüğü savaşı önlemek için 1933’ten 1939’a kadar kendini adeta paralar. Onun 6 yıl boyunca ısrarla sürdürdüğü girişimlere en başta İngiltere ile ondan cesaret alan Polonya, Finlandiya ve Romanya inatla karşı çıkarlar. Özellikle Polonya ve Finlandiya, Almanya’nın Doğu’ya doğru genişleme planlarının (Lebensraum) ilk hedefleri arasında yer aldıkları halde her iki ülkedeki gerici burjuva-faşist rejimler, tarihsel köklere sahip Rus düşmanlığına eklenen fanatik sosyalizm düşmanlığı nedeniyle SSCB ile yan yana gelmektense Hitler’e sempatiyle bakmaktadırlar. Onun Doğu’ya doğru genişleme siyasetinin asıl hedefinin Sovyetler Birliği olduğunu düşünürler. Bu yüzden kendilerine fazla zarar gelmeyeceği hatta SSCB’den yeni topraklar koparabilecekleri hayali içindedirler.
Destanlaşan direniş
Hem sosyalizme ve Sovyet halklarına düzenlenen komplolar hem de faşist saldırganlığa karşı Sovyetler Birliği’nin her köşesinde 4 yıl boyunca yükseltilen soluk soluğa direniş hakkında çok şey yazılıp söylenebilir.
Sosyalizmin anlamını ve kazandırdıklarını yaşamlarında solumuş işçi emekçi kitlelerin bütün o yıllar boyunca bütün olumsuz koşullara rağmen dişle tırnakla yürüttükleri bu tarihsel mücadele Hitlercilerin burnunun ilk kez sürtüldüğü Stalingrad Savunması’yla tarihin en büyük tank savaşlarının yaşandığı Kursk Savaşı’yla karakterizedir. Çünkü ikisi de Hitlerci faşizmin gerileme sürecinin başlangıcı kabul edilir. Hitlerci faşizmin gerileme süreci bu çatışmalarla başlar. Öyle ki, Hitler faşizmini Sovyetler Birliği’ne yöneltmek hesabıyla yıllarca iğrenç bir taviz, sonrasında da seyir politikası izleyen Batılı emperyalist güçler Batı’da ikinci cepheyi ancak bundan sonra açarlar.
Uzun sözün kısası insanlık faşizm belasından ilk büyük kurtuluşunu esas olarak Stalin’in önderliğindeki Sovyetler Birliği ile komünist partilerin öncülük ettiği partizan direnişlerine borçludur.
“Stalingrad birkaç ay önce alışılmış yaşamına ara vermişti; kentteki okullar, fabrikaların atölyeleri, amatör topluluklar, kent polisi, kreşler, sinemalar ölmüştü.
Kentin mahallelerini kaplayan ateşin içinde sokaklarının ve meydanlarının kendine özgü planıyla, kendi yeraltı mimarisiyle, kendi trafik kurallarıyla, kendi ticaret ağıyla, kendi fabrika atölyelerinin uğultusuyla, kendi zanaatçılarıyla, kendi mezarlıklarıyla, içki alemleriyle, konserleriyle yeni bir kent, Stalingrad Savaşı boy atmıştı.
Her devrin bir dünya kenti vardır, bu kent o devrin ruhudur, iradesidir.
İkinci Dünya Savaşı insanlığın bir dönemiydi ve Stalingrad bir süreliğine bu dönemin dünya kenti oldu. İnsan soyunun düşüncesi ve tutkusu oldu.”
Çünkü Sovyet halkları İkinci Paylaşım Savaşı sırasında adeta bir marş haline gelen “Ayaklan büyük ülke, ölümüne mücadeleye hazırlan…” adlı Svyaşennaya Voyna (Kutsal Savaş) adlı şarkının sözleriyle cepheye gitmiyor adeta koşuyordu: “Çatışmaların bitimine yakın bütün ailem savaşıyordu. Babam, annem, kız kardeşim demiryollarına girmişlerdi. Cephenin peşi sıra ilerliyor, yolları tamir ediyorlardı. Bizim ailede herkes zafer madalyası aldı: babam, annem, kardeşim ve ben…”
Bütün özgürlük ve devrim kavgalarında olduğu gibi kadınlar en öndeydi, en tehlikeli görevlere gönüllülükte, öğrenmeye doyumsuz olmakta, savaşmakta ve organize etmekte, kitlesel bir eşsizlik sergilediler. Sovyet Kızıl Ordusu’nda bir milyon kadar kadın savaştı:
“Beni muhabere alayına aldılar… Bir gün tümen komutanı yanımıza geldi. Maşenka Sungurova adında bir kız vardı bizde. İşte o Maşenka öne çıkıp; ‘Komutan yoldaş, izin verirseniz bir sözüm olacak. Er Sungurova kendisini muhabere görevinden azat edip silah kullanılan bir yere göndermenizi rica eder’ dedi. Anlarsınız işte, hepimiz aynı şekilde hissediyorduk. Uğraştığımız şeyin, muhaberenin çok önemsiz olduğunu hatta bizi küçük düşürdüğünü sanıyorduk, en önde olmamız gerekirdi. Generalin yüzündeki tebessüm hemen silindi: ‘Sevgili kızlar! Siz herhalde cephedeki rolünüzü iyi anlamamışsınız, sizler bizim gözümüz kulağımızsınız. Muhaberesiz ordu kansız insan gibidir.’
1943 yılının Haziran ayında Kursk Çıkıntısı’nda bize alay bayrağı verdiler. O zaman alayımız, yani Altmış Beşinci Ordu Yüz Yirmi Dokuzuncu Müstakil Muhabere Alayı yüzde 80 kadınlardan oluşuyordu. Bir fikriniz olması için anlatmak isterim… Ruhlarımızda olup biteni anlamanız için ki bizim o halimize benzer insanlar herhalde bir daha hiç gelmeyecek dünyaya. Hiçbir zaman! Öyle saf, öyle samimi… Öyle inanmış! Alay komutanımız bayrağı alıp da, ‘Bayrağın altına toplan! Yere çök!’ diye emrettiğinde dünyalar bizim olmuştu. Öylece durup ağladık, herkesin gözleri yaşlıydı.”
“Bütün yoksunluklara rağmen biz kazandık!”
Tarihi en iyi yaşayanlar anlatır, tribünlerden seyredenler değil!
Sosyalizmi yıkmaya yeminli faşist sürülere meydan okumuş ve onu püskürtmüş olanlar anlatır ve en çok onların hakkı vardır buna. “Ötekilere bıraktık / güneşi karşılamayı” diyen yoldaşları yanı başlarında toprağa düşerken “öldürülenleri gömmeye vakit bulamayanlar” yazar bu destanı:
“Cepheye gider gitmez birliğimle beraber kuşatmanın ortasına düştüm. Günlük besinimiz iki peksimetten ibaretti. Öldürülenleri gömmeye vakit bulamıyorduk, sadece kum döküyorduk üstlerine. Yüzlerini kepleriyle örtüyorduk… Sırtımızda mermi taşıdığımızı hatırlıyorum, topları çamurun içinden sürüklediğimizi. Ağlamıyorduk artık, ağlamak da güç ister, tek dileğimiz uyumaktı. Uyumak ve uyumak. Nöbetteyken hiç durmadan volta atıp yüksek sesle şiir okurdum. Diğer kızlar şarkı söylerlerdi, yığılıp kalmamak ve uyumamak için…”
Düşünmeye, yeniden yeniden hatırlamaya, başardıklarının anlamını sonuna kadar içmeye de vakitleri olur sonraları. Sadece acılarla örülmüş olmayan o muhteşem günleri ve insan eyleminin muazzamlığını idrak etmeye, her şeyi yerli yerine oturmaya zamanları olur:
“Ateş konusunda iyiydik, hatta iki günlük talim için ön hattan çağrılan erkek nişancılardan bile iyiydik. Bunlar işlerini yapabilmemize çok şaşıyordu. Hayatlarında ilk kez kadın nişancı görüyorlardı herhalde. Nefret etmek ve öldürmek kadınlara göre işler değil. Bize göre değil… Kendimizi ikna etmemiz gerekiyordu. İnandırmamız… “Çabuk asker olduk… Bilirsiniz, düşünmeye pek zamanımız yoktu. Duygularımızı sorgulamaya… (…)
Savaştan saçlarım ağarmış vaziyette döndüm. Yaş 21, saçlar bembeyaz. Ağır yara almıştım, beyin sarsıntısı, tek kulağım zor işitiyordu. İlk yıl ellerimizde tüfekler, tanklara ve messerlere (Messerschmitt Bf (Me) 109 adlı Alman avcı uçağına halk arasında verilen ad) karşı savaştık biz…”
Yalnızca ölümün değil, yaşamın da ne kadar büyük emek istediğini ortaya koyar bu tanıklıklar:
“Savaş yalnızca çatışma ve idam, mayın döşeme ve temizleme, bombalar ve patlamalar, göğüs göğüse kapışmalar demek değil. Bu işin bir de ‘alelade’ (!) anları var! Tüm ezberleri bozar, savaşta hayatın yarısından çoğu alelade yaşantıdan ibaret… o derece!
Sıcak çatışmadan çıkardıklarımın sayısı toplam 481’dir. Bir gazeteci saymıştı: Koca bir nişancı taburu ediyormuş… Kendimizin iki-üç katı ağırlığındaki erkekleri taşıyorduk. Üstelik yaralılar daha da ağır olur. Sadece kendisini değil, silahını, sırtındaki kaputu, çizmelerini de taşırsın. Yüklenirsin 80 kiloyu, götürürsün. Bir hücum boyunca böyle beş-altı sefer… Bu arada kendin 48 kilosundur, balerin kilosu. Şimdi inanamıyorum… Kendim de inanamıyorum…”
“Ryazan Piyade Meslek Okulu’na gönderdiler. Oradan makineli tüfek mangası komutanı olarak mezun ettiler. Makineli tüfek ağırdır, sırtında taşırsın. At gibi. Geceleri. Nöbette en ufak sesi yakalamaya çalışırsın. Vaşak misali. Her hışırtıya kulak kesilirsin… Savaşta, nasıl derler, yarı insan yarı hayvansın. Öyle… Başka türlü hayatta kalamazsın. Yalnız insan olursan sağ çıkmazsın. Kafanı koparırlar! Pek okumuş biri sayılmam, basit bir muhasebeciyim, ama bunu bilirim. Varşova’ya kadar gittim ben… Hep de yürüyerek, karnımızın üzerinde sürünerek vardık oralara resmen… Başka bir şey sormayın bana… Savaş kitaplarını sevmem. Kahramanlık hikâyelerini… Hasta hasta, öksüre öksüre, uykusuz, pis, kılıksız ilerliyorduk. Çoğunlukla aç… Ama kazandık!”
Paris Komünü’ndeki kadınlar gibi savaştılar; hem elde silah hem lojistikte hem ölümde hem yaşamda hem zindanda hem sürgünde… Hepsi elde silah savaşmak istiyor, diğer görevleri küçümsüyorlardı ama sosyalist anavatanın ayakta kalabilmesi önemini kavradıkça her işi yaptılar. Keskin nişancı da oldular çamaşırcı da muhabereci de, mermi de taşıdılar topları da yaralıları da… kısacası hepsi emeğini kattı bu soylu kavgaya, dolayısıyla herbiri kahramandı:
“Bizler askerleri giydirir, kıyafetlerini yıkar ütülerdik, işte buydu kahramanlığımız. At sırtında gider, nadiren trene binerdik, atlar perperişan, Berlin’e kadar yayan gittik desem yeridir. Ne gerekiyorsa yapıyorduk işte: Yaralıların taşınmasına yardım ediyor, Dinyeper’e mermi yetiştiriyorduk çünkü araçla taşımak imkânsızdı; kucağımızda birkaç kilometre taşıyarak ulaştırıyorduk. Zeminlik kazıyor, köprü kuruyorduk.”
Cephede de cephe gerisinde de milyonlarca kadın ve erkek, bir karınca ordusu gibi emek harcadı. Şairler, yazarlar, fabrika işçileri, ev kadınları, itfaiye erleri, mühendisler… Rusya’dan, Gürcistan’dan, Özbekistan’dan Türkmenistan’dan faşizm belasından kurtulmak için and içerek gelmiş Sovyet halklarının bütün evlatları son nefesine kadar çırpındı, asla vazgeçmedi. Asla unutmadı ve bağışlamadılar:
“Hiçbir şeyi affetmiş değilim. Etmem de… Esir Almanları görünce sevinirdim. Acınacak halde olmalarına sevinirdim: Ayaklarında çizme yerine dolama çoraplar, kafalarında sargılar… Köyün içinden geçirirlerdi onları, ‘Ana, ekmak ver… Ekmak…’ diye rica ederlerdi. Köylülerin evlerinden çıkıp da onlara bir ekmek parçası, bir lokma patates vermelerine hayret ederdim… Erkek çocukları kafilenin peşinden koşar, taş atarlardı… Kadınlarsa ağlardı… İki hayat yaşamışım gibi geliyor bana: Biri erkekliğe diğeri kadınlığa ait…”
“Cephe yalnız topların gümbürdediği yer değildir”
1941 Kasımı’nda Almanlar Ukrayna’yı ele geçirmiş, Kiev’i yağmalamış, kuzeyin kalesi sayılan Leningrad’ı kuşatmış, şehrin üç yanından Moskova varoşlarına ulaşarak kentin kulelerini seyretmeye başlamışlardı.
Hitler ilk kez toplam savunma için örgütlenmiş tüm sivil halkla savaşıyordu. Sovyet taktiğinde, ordu ile halkın faaliyetleri eşgüdümlüydü. “Cephe yalnız topların gümbürdediği yer değildir. Her çiftlikteki her atölye cephedir” diyordu sloganlaştırılan savaşma iradesi. 58 ulustan oluşan Sovyet halklarının topyekun ve her araçla yürüttükleri bir mücadeleydi bu, herkes canını dişine takmış savaşıyordu.
Leningrad 2,5 yıl kuşatma ve top ateşi altında soluk alıp vermişti. Kimi zaman halk iki dilim siyah ekmek ve iki bardak sıcak suyla bir gün geçinmek zorunda kalmıştı. Leningrad halkı Alman şarapnellerinden çok açlıktan kayıp vermişti. Protein eksikliğinden ölmüşlerdi ama Ortaçağda kuşatılan kentleri kasıp kavuran iskorpit hastalığına yakalanmamışlardı çünkü Sovyet bilim insanları parklardaki çam yapraklarından C vitamini alma yollarını halka öğretmişlerdi.
Ünlü besteci Şostakoviç itfaiyeci olmuştu; Almanların attıkları yangın bombalarını damlardan aşağı yuvarlıyordu. O koşullar altında ‘vakit’ buldukça da bu mücadeleye ve zafere adadığı Yedinci Senfoni’yi besteliyordu.
9 Ağustos 1942, Hitler’in Leningrad’ın düşeceğini öngördüğü gündü. Konser bomba sesleri ile kesilmesin diye önce Sovyet Ordusu Alman topçu birliklerini ağır biçimde bombaladı. Bütün sokaklara, ilk siper hatlarına bile hoparlörler yerleştirildi. Açlıktan titreyen sanatçılar kalın giysiler ve eldivenler giymişlerdi. Bir deri bir kemik müzisyenleri yırtık pırtık kıyafetleriyle gören izleyicilerin gözleri doluyordu.
Hoparlörlerden önce “Yoldaşlar, şehrimizin kültürel tarihinde yer alacak büyük bir olay gerçekleşmek üzeredir. Birkaç dakika içinde harikulade vatandaşımız Dmitri Şostakoviç’in ‘Yedinci Senfoni’sini duyacaksınız. Kendisi bu müthiş besteyi düşman Leningrad’a delicesine saldırdığı esnada yapmıştır… Faşist domuzların bütün Avrupa’yı bombaladığı ve Avrupa’nın da Leningrad’ın sonunun geldiğini düşündüğü esnada… Ama bu performans ruhumuzun, cesaretimizin ve savaşa hazır olduğumuzun şahididir. Dinleyiniz, yoldaşlar!” sözleri duyuldu.
Eşsiz bir meydan okumaydı! Konser yorgunluk ve açlıktan bayılan müzisyenleri bağırarak destekleyen seyircilerin gözyaşları ve alkışlarıyla sona ererken siperler ve barikatlarda muazzam bir direniş ruhu ve dayanma gücü yarattı. Daha sonraları esir alınan Alman subayları senfoniyi duyduklarında kenti asla düşüremeyeceklerini anladıklarını itiraf edecekti. Bir Alman askeri ise konsere ilişkin “Kahramanların senfonisini dinler gibiydik” demişti.
“…Ölü evlerin arasında ise insanlar kalabalıklar halinde dolaşıyor, kucaklaşıyor, ‘Hurra’ diye bağırıyorlardı. İnsanlar birbirlerine bakıyorlardı. ‘Çocukların hepsi ne kadar iyi ne kadar müthiş ne kadar basit ne kadar yiğit insanlar, işte dolaşıyoruz da pamuklu ceketler, kulaklı şapkalar, her şeyiniz aynı bizimki gibi. Oysa düşünmesi bile korkunç bir iş yaptık. Dünyadaki en ağır yükü kaldırdık, doğruyu yalanın üstüne çıkardık, hadi git dene bakalım bu yükü kaldırmayı… Bunlar ancak masallarda olur, ama buradaki masal değildi.”
İşte o zaman sosyalizmin yaşaması için çekilen bütün acılar, bütün yaralanmalar ve ölümler geride kaldı. Herkesin dilinden “Ama kazandık” sözleri döküldü.
Kaynaklar:
Yaşam ve Yazgı I-II, Vasili Grossman, Çeviren: Ayşe Hacıhasanoğlu, 6. Baskı, Can Yayınları
Stalin Dönemi, Anna Strong, Çeviren: Çeviren: Alaattin Bilgi, Onur Yayınları, 2000
Kadın Yok Savaşın Yüzünde, Svetlana Aleksiyeviç, Çeviren: Günay Çetao Kızılırmak, Kafka Kitap, 2017
Büyük Komplo, Michael Sayers – Albert E. Kahn, Çeviren: İsmail Aydın, Yurt Kitap-Yayın, 1975
Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı, H. Selim Açan, alınteri10.org


