Sınıfa diyalektik bakmak

137

D. Emrah Zıraman

Marx yanıldı” cümlesi, anti-Marksistler kadar kendisini Marksizm sınırları içinde tanımlayanların dahi kurmayı en sevdikleri hatta en arzuladıkları cümlelerin başında gelir. Ancak Marx’ın ve Marksizm’in herhangi bir yanılgısına dair cümle kurmanın tek bir yolu vardır: Onu, diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem ile ortaya çıkarabilmektir. Aksi her durum kelimenin tam anlamıyla hava cıvadır. 

Öyle ki Marx başta olmak üzere Engels, Lenin, Stalin ve diğer komünist önderler ister teorik ister pratik bir konuda sundukları herhangi bir sonucu bu yöntemi kullanarak ortaya koyarlar. Marksizm’in kendi tarihinin başlangıcından bu yana bu böyledir, dahası böyle olmak zorundadır. 

Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nin 1895 tarihli Almanca baskısındaki “Giriş” yazısına  “Elinizde yeni baskısı bulunan bu çalışma” diye başlayan Engels şöyle devam eder: “Marx’ın güncel tarihin bir kesitini kendi materyalist anlayışıyla, verili iktisadi durumdan hareketle açıklamaya yönelik ilk girişimdi. Komünist Manifesto’da tüm yakın tarihe geniş hatları ile uygulanan teori Marx’ın ve benim Neue Rheinische Zeitung’daki makalelerimizde, o dönemdeki siyasal olayları yorumlamak için hep kullanılmıştı. Buna karşılık, buradaki çalışmanın amacı, yıllar süren ve tüm Avrupa için hem kritik önem taşıyan hem de tipik olan bir gelişmenin akışı içinde, bu gelişmenin içsel bağlantılarını göstermek yani yazara göre, siyasal olayları, son çözümlemede iktisadi olan nedenlerin sonuçları olarak açıklamaktı.” (Engels, 2018, 15-17, boldlar bana ait)

Peki Marx’ın “materyalist tarih anlayışı” ve “iç bağıntı” dediği şey neydi? Yöntemi bizatihi uyguladığı çalışmaları dışında Marx, materyalist tarih anlayışını Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde “toplumsal bilinci toplumsal varlık” belirler veciz cümlesi ile tanımlarken (Marx, 1976, 25); Kapital’in Almanca İkinci Basıma Sonsöz’ünde içsel bağıntı  (diyalektik) yöntemini ise şöyle tarif eder: 

Benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegelci diyalektik yöntemden yalnızca farklı değil, onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için, idea adı altında bağımsız özneye bile dönüştürdüğü düşünme süreci, bu sürecin sadece dış görünüşünü oluşturan gerçekliğin demiurgosudur [demiurgo = Platon’a göre, fiziksel evrenin biçimlendiricisi ve koruyucusudur]. Bendeyse tam tersine, düşünsel olan (das Ideelle) maddi olanın insan kafasına yerleştirilmiş ve tercüme edilmiş biçiminden başka bir şey değildir. (Marx, 2019, 29) 

Her şey sınıfsal

Marksizm yöntemi olan diyalektik ve tarihsel materyalizm cidden çok zor bir yöntem midir? Hayatın bizatihi kendisinin düşünsel ifadesi olan bu yöntem, teknik bazı zorluklar içerse de asıl zorluğu teknik değildir. 

Diyalektik ve tarihsel materyalizmin asıl zorluğu tam da Marx’ın “toplumsal bilinci toplumsal varlık belirler” vecizesinde olduğu gibi sınıfsaldır. Her sınıf, her birey kendi gerçek toplumsal varlık biçimine bağlı olarak düşünür. Tabi tam bu aşamada yine toplumsal varlığına bağlı olarak şu soru sorulacaktır: Madem toplumsal varlık bu kadar belirleyici, o zaman nasıl oluyor da o toplumsal varlığa aykırı düşünceler tam da o toplumsal varlık içinden çıkabiliyor? Örneğin Marx gibi bir küçük burjuva, Engels gibi kelimenin tam anlamıyla bir burjuva kapitalist, Lenin gibi bir küçük burjuva nasıl oluyor da kendi sınıfsal varlıklarının zıddı olan proletaryanın toplumsal bilincine sahip olabiliyorlar? 

Diyalektik ve tarihsel materyalizmi bilmeyen, anlamayan birisi için şaşırtıcı olan bu durum aslında tam da toplumsal varlık ve bilinç ilişkisine (materyalizme) ve onların içsel ilişkisine (diyalektiğe) sıkı sıkıya bağlıdır. Çelişki ancak içsel bir durum olarak bir varlığın içinden, kendi karşıtını üretir (diyalektik). Ancak bu durum, varlığın gerçekliği ile mümkün olur. Tarihin gelişim seyrinin bir noktasında bir toplumsal durumun kendi çelişkisini toplumsal olarak üretmesinden sonradır ki bir bireysel bilinç onun farkına vararak o toplumsal çelişkinin bilincine sahip olur. Tam da bu nedenle nasıl kapitalizmin burjuva liberal ilk teorisyenleri soylular ya da egemen sınıfın entelektüelleri içinden çıktıysa (Dante’nin asilzade olması gibi) proletaryanın ilk entelektüel temsilcileri de egemen sınıf ya da ona yakın olan sınıf veya katmanlardan çıkar. 

Marx, kendi teorisinin en fazla bilincinde olan birisi olarak diyalektik ve tarihsel materyalist yönteme dair zorluk uyarısını, bu yöntemi en gelişkin haliyle kullandığı Kapital’de şu cümle ile gösterir: “Kapital’de kullanılan yöntem birbiriyle çelişik görüşlerin bile kanıtladığı üzere pek az anlaşılmıştır.” (Marx, 2019, 26, vurgu Marx’a ait)

Ne sınıfları ne de sınıf savaşımını Marx icat etti. Ancak Marx’ı ve Marksizm’i anlamlı olarak ayrıcalıklı kılan sınıflı toplum denen şeyin gerçekte ne olduğunu, nasıl analiz edileceğini gösteren yönteme sahip olmasıdır. Diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem de sınıflar üstü, ideal bir durum değil tam tersine sınıfların kendi karakterlerine, daha doğru ifade ile varoluşlarına bağlıdır. Bu nedenle bir kişinin ve/veya siyasetin işçi sınıfı analizinin doğruluğu veya yanlışlığı entelektüel kapasite meselesinden bağımsız olarak tamamen sınıfsaldır. Diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem (Marksizm), bir kişi ya da siyasetin işçi sınıfı adına yüksek perdeden konuşurken bile yöntemi ne ölçüde devrimci tarzda kullandığına bakarak gerçekte hangi sınıfla ilişkili olduğunu gösterebilecek kadar güçlü ve geçerli tek yöntemdir. 

Genel Hatalar/Yanlışlar

Hegel diyalektiği, Marx’ın tanımıyla “idea adı altında bağımsız özneye dönüşmüş” biçimde en basit haliyle şu üçlü harekete dayanır: tez, anti-tez, sentez. Marx ise diyalektik hareketin olumlama-yadsıma-yadsımanın yadsıması biçiminde hareket ettiğini kanıtlamıştır. Hegel’de karşıtlık saf düşünce olarak baş aşağı, duru biçimde idealistçe tarif edilen diyalektik hareket, Marx’ta varlığın içsel hareketine bağlı olarak materyalist ayakları üzerine doğrultulur. 

Hegel diyalektiğin çelişki ile ilgili kısımlarına dair hayranlık verici tüm çözümlerine rağmen hareketin parçalarını hızla karşıtlığa indirger ve eylemi çoğu zaman görünmez kılar ve böylece eninde sonunda kapalı bir hareket biçimine (kendisi bizatihi özne olan bir sisteme) dönüştürür. Çünkü, Engels’in ifadesi ile Hegel’in “…bir sistem kurmak zorunda olması yüzünden ve bir felsefe sisteminin de geleneksel geleneklere göre her ne biçimde olursa olsun mutlak gerçek sonucuna varmak zorunda olması yüzünden” (1992, 14) Hegel kendi ulaştığı sonuçları sonuna kadar götüremeyip dogmatik bir idealist olarak kalmaktan kurtulamaz. 

Marksist yönteme dair en fazla karıştırılan konuların başında karşıtlık ve çelişki gelir. Teknik ifadesi ile karşıtlık hareketin konumu, çelişki ise konumun hareketidir. Her karşıtlık bir çelişki ürünüdür ama her karşıtlık kendiliğinden çelişki üretmez. 

Örneğin ölüm ve yaşam birer karşıtlıktır. Hatta insanoğlu dil denilen sembolleştirme aracı ile (diğer tüm karşıtlıklar gibi) ölüm ve yaşamın karşıtlığını da kolaylaştırmak için sabitlemiştir. Ancak gerçeklikte ölüm ve yaşamın çelişik hali varlığın kendisi ile ortaya çıkarılır, kendiliğinden çıkarılamaz. Bir yıldızın yaşamı ile ölümü, bir insanın yaşamı ile ölümü her iki varlığın kendi çelişkilerine bağlı gerçekleşir, tek başına ölüm-yaşam karşıtlığı ile değil. 

Karşıtlık ve çelişki karıştırıldığı anda karşıtlık çelişki, çelişki de karşıtlık olarak görünmeye başlar ki, ondan sonrasını çöz çözebilirsen! Akla çok mantıklı gözüken şeylerin bile aslında nasıl saçmalık olduğunu göstermek zorlaşır. 

Buna dair yığınla örnek verilebilir ama yer darlığı ile sadece Marx’tan bir örnek verelim: Marx’ın bir dönem hayranı hatta takipçisi olduğu Fransız devrimci Proudhon’la giriştiği teorik tartışma. Proudhon büyük bir şatafatla kapitalizmi çözdüğünü iddia ettiği kitabı Sefaletin Felsefesi’ni 1846 yılında yayınlar. Marx, Proudhon’un düşüncelerine itirazı ve reddiyesi olan kitabı Felsefenin Sefaleti’ni ise 1847’de yayınlar. Marx’ın kitabının isim seçimi sadece basit bir dil oyunu değildir. Marx, içeriğinde olduğu gibi kitabının başlığında da  doğrudan Proudhon’un yöntemine saldırır: 

Marx, Felsefenin Sefaleti’nin “Dördüncü Gözlem” alt başlığında şöyle der: 

“M. Proudhon için her ekonomik kategorinin iki yanı vardır. – biri iyi, öteki kötü. O, bu kategorilere, küçük-burjuvanın tarihteki büyük insanlara baktığı gibi bakar: Napoleon büyük adamdı; bir sürü iyi şey yaptı; ama bir sürü kötülük de yaptı…

[M. Proudhon] Hegel karşısında insanlığın yararına çözme hakkını elinde tuttuğu sorunları ortaya koyma üstünlüğüne sahipse de, diyalektik doğum sancılarıyla bir yeni kategori doğurma söz konusu olduğunda kısırlığa uğrama sakıncası vardır. Diyalektik hareketi oluşturan şey, iki çelişik yanın bir arada var olması, bunların çatışmaları ve yeni bir kategori içinde eriyip kaynaşmalarıdır. Sorunu kötü yanın atılması olarak koymak, diyalektik hareketi kısa kesmek demektir.” (Marx, 1979, 119-120, italik vurgu bana ait) 

Kısa Harekete Bir Örnek: Prekarya 

Sınıfa diyalektik bakamamakla ilgili Guy Standing’in “prekarya-güvencesiz çalışanlar” çalışmalarını örnek olarak verebiliriz. Prekarya mefhumu daha derinlemesine incelemeyi hak etse de Marksist bilimsel yöntem ve karşıtlarına dair temel noktaları ortaya koyabilme şansımız var. 

Guy Standing’in 2011’de yayınlanan Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf kitabı hem dünyada hem (2014’te yayınlandığında) Türkiye’de de hemen alıcısını buldu. Özü itibariyle Standing proletaryayı tarihin çöplüğüne atarak “yeni” bir sınıfın, ‘prekarya’nın ortaya çıktığı söylüyor. Standing’in proletarya tanımı şöyle:  “ …akla uzun dönemli, istikrarlı, sabit-zamanlı ve ileriye dönük olarak işçinin ne kadar ve nasıl ilerleyebileceği açıkça belli olan işlerin bulunduğu, sendikalaşmanın olduğu, kolektif sözleşmelerin yapıldığı, ebeveynlerin iş ünvanlarını anladığı, isimleri ve özellikleri bilinen yerel işverenlerin bulunduğu bir toplum gelir.” (2014, 20) 

Her bir satırı için sayfalarca itiraz yazılabilecek olan Standing’in proletarya tarifine ilk ve en temel itirazı, Marx’ın Proudhon’a yaptığı itirazla yapabiliriz: “Özetlersek: İşbölümü ve değişim üzerine dayanan belirli gereksinimlerim var. Bu gereksinimleri varsaymakla, M. Proudhon, değişimi, ‘yaratılışı üzerine öteki iktisatçılardan daha özenle durmaya’ kalktığı, o değişim değerini de birlikte varsayıyor”. (1979, 35, italik bana ait). Ama Marx bir sayfa sonra Proudhon’a karşı şu vurucu yöntem cümlesini kuruyor: “Değişimin kendi öz tarihi vardır. Bu tarih değişik evrelerden geçmiştir”. (age, 36)

Standing, o da Avrupa ve ABD ile sınırlı olarak, proletaryanın II. Paylaşım Savaşı sonrasındaki bir kesitini verili olarak alıyor, kabul ediyor. Bunun üzerine 2000’lerdeki küreselleşmeyi tarihin başlangıcı olarak kabul edip “proletarya bitti prekarya ortaya çıktı” diyor. (2014, s. 18-21 arası ve 51-59 arası)

Standing’in ve onun malının alıcılarında ne yok? Proletaryanın ekonomi-politik olarak ne olduğu bilgisi yok. 1900-1945 arası, 1945-2000’ler arası emperyalist kapitalizmin ne olduğu, proletaryanın bu dönemde nasıl var olduğu, kapitalistler ve proleterler arasındaki sınıf savaşımları, SSCB’nin varlığı vb. gibi tüm tarihsel süreçler ve kesitler yok oğlu yok. Örneğin Standing çalışma haklarının kapitalizm tarafından budandığını dile getirdiği her bir satırda proletaryanın 8 saatlik iş gününden sağlık hakkına kadar her birini kanlı mücadeleler ile elde ettiğine dair bir bilgi yok. Küreselleşme denilen süreçte emperyalist kapitalizmin proletaryanın elde ettiği tarihsel haklara saldırmakla işe başladığına dair tek bir bilgi ve yorum da yok. 

Hadi tüm bunları bir yana bırakalım, “proletarya kalmadı” türküsünü söyleyen Standing zahmet edip proleter teorinin kurucusu Marx’ı eleştirmeye dahi girişmemiş. Türkçesi 318 sayfa olan kitapta 64 defa “sınıf”, 19 defa “işçi sınıfı”, 17 defa “proletarya” terimleri geçerken Marx’ın ismi 1 (yazı ile bir) defa geçiyor. O da boş zamanla ilgili olarak Marx’ın dile getirdiği bir düşünce (2014, s.266)1

Her şey bir yana Standing, Marx’ın, Engels’in ve sonrasındaki Marksist düşünür ve devrimcilerin üzerinde çokça durduğu kapitalizmin yedek sanayi ordusuna duyduğu zorunlu ihtiyaçtan bihaber biçimde prekaryayı üretmiş. Elbette küreselleşme adı verilen emperyalist kapitalizmin yeni biçiminde sermeye nasıl değişti ise proletarya da değişti. Hatta Standing’in ve havarilerinin gözden kaçırdığı gibi güvencesizlik katmanına ilk sokulan bizatihi proletarya oldu. Neoliberal birikim modeli, başta emek olmak üzere sermayeye karşı olan her türden sınırlamanın ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle sermayenin ilk geniş kapsamlı saldırısı, iş güvencesinden sosyal sigortaya kadar proletaryanın tarihsel kazanımlarına yöneldi. Emperyalist kapitalizm, işçi sınıfına karşı saldırısında 1980-2000 arasında yeteri kadar yol aldıktan sonra bu süreçte elde ettiği sermaye birikiminin gücüyle saldırısının kapsamını bu sefer sermaye sınıfı dışındaki tüm sınıf ve katmanlara doğru genişletti. 

Bunu başardıktan sonra kapitalizm küçük burjuvazinin tüm hallerini güvencesiz hale getirirken mühendisinden doktoruna kadar beyaz yakalı tabir edilen küçük burjuvaziyi proletaryanın safına itti. Bu nedenle Standing’in “prekarya isyanı”, konumlarını kaybeden küçük burjuvazinin sınıf isyanının teorisidir en fazla. Tam da bu yüzden Standing 2014’de yayınlanan (Türkçesi 2017) kitabına “yeni ve tehlikeli” olan prekaryaya, kaybettikleri konumlarını kapitalizmden dilenme misyonunu yükleyerek şu ismi koydu: Prekarya Bildirgesi: Hakların Kısılmasından Yurttaşlığa

Standing, yöntemsel olarak Proudhon’u daha da incelten, materyalist görünümlü idealist yöntemin günümüz versiyonudur. Kitabı boyunca tarihsellik biçimi altında küreselleşme ile her şeyin nasıl metalaştığına, ücretlerin nasıl gerilediğine, güvencesizliğin nasıl mutlaklaştırıldığına dair materyalist görünümlü idealist tezler sunar. Konuyu tıpkı 177 yıl önce  Proudhon’un kapitalizmi iyilik ve kötülüğü üzerinden “kısır” biçimde analiz edişi gibi analiz ederek “neo faşizme” karşı bile “iyi kapitalizmi” yardıma çağırır: 

Buna karşın ‘kötü’ prekarya, hayal edilen bir altın çağa özlem duyuyor. Hükûmetlerin banka ve bankacıları iflastan kurtardığını, elitlere ve maaşlı kesimlere sübvansiyon sağladığını ve eşitsizliği giderek artırdığını gördüğü için çok öfkeli. Hükûmetler tarafından kayrıldığını düşündükleri grupları suçlayıp neofaşizme meylediyorlar. ‘İyi’ prekaryanın arzuları bir şekilde gündeme getirilmediği takdirde, daha fazla kişi ‘kötü’ prekaryanın içine çekilecek. İşte bu gerçekleşirse, toplum da tehdit altında olacak ve bunlar yavaş yavaş oluyor.” (2014, s.260) 

Standing ile onun hem dünyada hem de Türkiye’deki havarilerinin küçük burjuva sınıf bilincine sahip olarak nasıl dilenci durumuna düştüklerini yukarıdaki paragraftan başka hiçbir şey daha iyi anlatamazdı. 

1Terim saymak araştırmanın niteliğine göre kullanılan bir yöntemdir. Özellikle söylem analizi metodunda sıklıkla terim sayma tekniği uygulanır. Yukarıda bahsi geçen terimlere dair sayım Türkçe basımın 309-316. sayfalarında yer alan kitabın “dizin” bölümünde terimlerin karşısına yazılan sayfa sayılarının sayılması ile yapılmıştır.

Kaynakça

Marx, Karl, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol yayınları, 1976, Ankara

Engels, Friedrich, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri-1895 tarihli Almanca baskısına Giriş”, Fransız Üçlemesi içinde, Yordam Kitap, 2016, İstanbul. 

Marx, Karl, Kapital Cilt-1, Yordam yayıncılık, 2019, İstanbul

Engels, Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Sol Yayınları, 1992, Ankara

Marx, Karl, Felsefenin Sefaleti, Sol Yayınları, 1979, Ankara. 

Standing, Guy, Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf, İletişim Yayınları, 2014, İstanbul.

Standing, Guy, Prekarya Bildirgesi: Hakların Kısılmasından Yurttaşlığa, İletişim Yayınları, 2017, İstanbul.